• BIST 109.330
  • Altın 155,894
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • Trabzon 14 °C

Ali Rıza KESKİNALEMDAR

Ali Rıza KESKİNALEMDAR
PROVA

Saatlerin 1 saat geri alındığı günün sabahıydı. Güneş daha erken doğmuş, pırıl pırıl parlıyordu.

Bu güzel ve güneşli tatil sabahını değerlendirmeli, diye düşündüm. Sahilde uzun bir yürüyüş için yola çıktım. Saat 7:30 civarıydı. Yaz aylarındaki yürüyüşler için çok geç bir zamandı bu saat ama kışa doğru koşar adım gidilen bir mevsimde bu durum hiç de sırıtmıyordu.

Bağdat Caddesi boştu. Hem sabah erken hem de tatil, diye geçirdim içimden. Köşebaşlarını tutan polis araçları dikkat çekiciydi.

Güneşi arkama alarak Sahil Yolu Çetin Emeç Bulvarı’ndan Caddebostan’a doğru sıkı adımlarla yürümeye başladım. Sahil yollarının her yerdeki görüntüsü burada da vardı: Kimi eşofmanlı, kimi şortlu, kimi normal giysileriyle yürüyor ya da koşuyordu; bisikletiyle sabah sporu yapanlar da azımsanmayacak kadardı. Yürüyen ya da koşanlar, yürüme alanına sığmıyor, dikkatli olunmadığında tehlikeye yol açsa da zaman zaman bisiklet yoluna geçildiği de oluyordu.

Burası Bedrettin Dalan’ın belediye başkanlığı döneminde dolgusu yapılan alandı ve ilk zamanlar kaçak göçek yapılmaya çalışılan “cafe” tarzı yerlere izin verilmezken, şimdi bizzat büyükşehir belediyesinin işletmesi olan Beltur’un birkaç kilometre arayla kondurduğu adalar manzaralı “cafe”lerle dolmaya başlamıştı.

Yine bu dolgu alandaki mendireklerde ruhsatlı olup olmadıklarını bilmediğim deniz kenarı “cafe”leri yıllardır faaliyetteydi. Bu “cafe”ler yazın aynı zamanda insanların güneşlenme, kitap ve gazete okuma yerleriydi.

“Cafe”lerdeki masalar henüz dolmamıştı; orta yaş üstü üç beş kişi çaylarını yudumlarken bir yandan da gazetelerini okuyordu. Birkaç saat sonra buralarının yaş ortalamasını biraz daha düşürecek insanlarla dolacağı kesindi.

Ortalıkta pek araba yoktu. Sahil Yolu’ndan Bağdat Caddesi’ne dönen sokakların devamına baktığımda, yolun sonunda belli belirsiz yanan ışıklar gördüğümde ilkin bunların çöp arabaları olacağını düşünmüştüm. Ancak, Marmara Yelken Kulübü’nün sokağından yukarı Erenköy'e dönüp yürüyüşüme Bağdat Caddesi’nde devam ettiğimde, gördüğüm ışıkların çöp kamyonlarından değil, Trafik Vakfı’nın park etmiş araçları çektiği vinçli kamyonlardan kaynaklandığını fark ettim. Ara sokaklardan Cadde’ye dönülmemesi için hemen hemen bütün çıkışlar, çaprazlama olarak kapatılmıştı.

Önce bir anlam veremedim ve boş caddeyi süzerek yürüdüm. Saat 8:00 civarında Bostancı tarafından yoğun bir araç trafiğinin geldiğini gördüm. Sarı sarı belediye otobüsleriydi bunlar. Bu kadar çok belediye otobüsünün arka arkaya dizilmesi hayra alamet değildi. Belediye otobüslerinin önünde de birkaç polis arabası refakatçi durumundaydı.

Otobüsler yanımdan geçtiğinde içlerinin silahlı ve tam teçhizatlı askerlerle dolu olduğunu gördüm. Onlarca otobüs tek sıra halinde yol alıyordu. Onlarcaydı ve bitmek bilmiyordu! Belediye otobüslerinden sonra askeri araçlar ve kamyonların geçişi başlamıştı ki, bu kez durup izlemeye başladığımda, yol kenarında da yürüyüşe çıkanların şaşkın gözlerle, ‘ne oluyor’ gibisinden birbirlerine baktıklarına tanık oldum.

Darbe olmuştu da, haberimiz mi yoktu acaba? Şimdilerde darbe böyle oluyordu belki de, sessiz, fazla gürültü çıkartmadan, yavaş yavaş, beyinlere nakış işler gibi!      

Gerçekten ne oluyordu? Sürekli yürüyüşe çıktığım bu güzergahta ilk kez böyle bir şey yaşıyordum. Yoksa böyle işler oluyordu da ben mi rastlamıyordum?

Askeri araçları bu kez tankların ve topların geçişi izledi.

Ne yalan söyleyeyim, aklımdan ilkin, askeri sevkiyat mı var, diye geçirdim. Birden,  Denizli’de kısa dönem askerliğimi yaparken, Yunanistan ile yaşanan kriz nedeniyle neredeyse “savaş” durumu ortaya çıktığında, bulunduğumuz yerdeki muharip sınıfların sabahın erken saatlerinde apar topar Söke’ye sevki geçti gözlerimin önünden.   

Az sonra, bisikletiyle sahil yoluna inmeye çalışan orta yaşlardaki birinin, aracını çapraz çekerek yolu kapatan Trafik Vakfı’nın görevlisine merakını gidermek için sorduğu soruya aldığı yanıta  kulak misafiri olurken olanı biteni, öğrenecektim: Cumhuriyet Bayramı için “resmigeçit tören provası” yapılıyordu ve “üç saatten önce açılmazdı yol”.

Statlarda yapılan 23 Nisan ve 19 Mayıs gösterilerine, 30 Ağustos ve 29 Ekim günlerinde yapılan “resmigeçit törenleri”ne karşıydılar… Peki nereden icap etmişti bu kadar askerin ve silahın halkın içine sokulması? Kimin aklına gelmişti bu hareket?

Yoksa “post modern darbe” olarak görülen 28 Şubat 1997’de Sincan’da tankların yürütülmesinin rövanşı bir kez daha mı alınmak isteniliyordu, çaktırmadan? Şeytan, bu ülkede bile farklı çalışıyordu!

Öyle ya, İstanbul’un hemen hemen her alanı, her caddesi Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla eylem ve yürüyüş yeriydi! Artık asker yoktu kimsenin yaptığı kutlamalarda; siviller “nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu.”

Öyle ya, bütün kurumlarla birlikte Askeriye de “dizayn” edilmiş, “dişleri sökülmüş, kışlasına kilitlenmişti bir daha sivil hayata dokunmamak üzere”!

“Şizofrenik” bir toplum haline mi getirilmiştik yoksa? Her şeyden “komplo teorileri” üretmekte üzerimize yok muydu? Sahi, nasıl bir ülkeydik böyle?

En önemlisi, halkın önemli bir bölümü de “dizayn” edilmişti, bir daha değişmemek adına mumyalanmıştı!

***

İçinde eksiklikleri barındırsa da, kuruluş aşamasının doğası gereği otoriterlikler taşısa da Cumhuriyet’in ilanı; esasında toplumun ileri doğru evrilmesi, feodal yapının, monarşinin ve dine dayalı hukukun değiştirilmesi çabalarıyla, “muasır medeniyetler”i yakalama, çağdaş dünyaya doğru kapılarını açacak yönde bir gelişmeydi.

Şimdilerde rahat koltuklarında oturup, 90-100 yıl öncesinin koşullarını görmezden gelip, şöyle olsaydı, böyle olsaydı, demek elbette çok kolay. Herhangi bir kimsenin 1923’ün ekonomik koşullarına özlem duyduğu söylenebilir mi? Kim ister o koşullara geri dönmeyi? Özlenen, toplumun evriliş ruhunadır olsa olsa; alt ve üst yapıdaki devrimlerin geleceğe taşıyacağı çağdaş toplum düzeyinin dinamiğinedir. Cumhuriyet’in topluma nakşettiği kazanımların geriye doğru değil ileriye doğru götürülüp götürülememesinden duyduğu kaygılardır, olsa olsa çağdaşlık sevdalılarının yaşadığı.

***

Darbeler kötüydü, tamam da; darbelerin yollarına güller döken sağ iktidarlar ile 1946’dan beri kısa süreli gecekondu koalisyonlar dışında muhalefette kalmak durumda olan ve sağ iktidarların söylemlerinin tersini söylemeyi politika diye yutturmaya çalışan sözde sol partilerin kadrolarının düzeyi nasıldı dersiniz?

Cumhuriyet’in kazanımlarını “asgari müşterek” bile görmeyerek, laik, demokratik düzeyde bir düzen kurulmasını içine sindiremeyip, laikliği ve demokrasiyi kendilerine göre “dizayn” ederek, “asgari müşterek”te bile ortak yaşamayı kabul edemeyenlerin iktidarda olduğu bir ülkede huzur bulmak kolay iş olmaz.

Cumhuriyet’in kuruluşunun 90. yılında özgür, çağdaş, laik ve demokratik bir Türkiye’de yaşamak dileğiyle…

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.