• BIST 90.122
  • Altın 145,975
  • Dolar 3,6213
  • Euro 3,9326
  • Trabzon 10 °C

ALTTA KALIP CANI ÇIKAN ALT YAPI

Ali Rıza Keskinalemdar

Geçen hafta Pazar günü akşama doğru başlayan ve 15 dakika kadar süren sağanak yağış ile birlikte Trabzon, deyim yerindeyse “sele boğulmuş”… Sosyal medyanın gücü burada ortaya çıkıyor ve çevresindeki olumsuzlukları sadece eleştirel anlamda değil gerçekten halkın yararına düzeltilmesi amacıyla sergileyip bu yolda çaba gösterenler devreye girerek hemen olayı görüntüleyip paylaşıyor, insanlar da nerede olurlarsa olsunlar, en kısa sürede olayı öğreniyorlardı.

Ancak haberi anında öğrenmek ile bir hafta, bir ay, bir yıl hatta yıllar sonra öğrenmek arasında çok büyük bir fark yok; çünkü ülkenin her yerinde “aynı tas aynı hamam” hikayesi geçerliliğini korumakta…

Mesela, bu hafta başında, ne yazalım, içinde çok güncel siyaset olmasın diye kafa yorarken, pazartesi günü 10 dakikalık yağmur ile sele teslim olan Kartal’ı bir hafta önce de yine “sel götürürken” yayımlanan görüntülerinde hiçbir değişiklik olmadığını görünce; muhabirlerin zahmet edip “sel götürme” görüntülerinin yenisini elde etmek için kendilerini tehlikeye atmalarının gereği olmadığını düşünmeye başladım.

Ondandır bu “sel götürme” muhabbetleri yapıldığında aklıma iş hayatıma başladığım yıllardaki anılarım takıldı kaldı; yıllardır değişen bir şey yoktu aslında!

***

1980’li yılların ortalarından 1990’lı yıllara doğru ivmelendiğimiz yıllarda çok yağmurlu havalarda kendimi “tam donanımlı kameraman Cevat Kelle” tipine benzetirdim. Kabataş Deniz Otobüsü İskelesi'nden karşı kaldırıma geçip Fındıklı’daki işyerine gitmek için yanımda büyük naylon torbalar ve yedek çoraplar taşır, işte de yedek ayakkabı bulundururdum.

Fındıklı'daki Meclisi Mebusan Caddesi’nin Fındıklı Parkı’ndan denize olan uzaklığı 35-40 metre, bilemediniz 50 metredir.

Orta halli bir sağanakta bile, Taksim’den sahile inen bütün dik yolların, özellikle de Kazancı ve Mebusan Yokuşları’nın yağmur suları sokaklarda dereler oluşturarak Meclisi Mebusan Caddesi’nde buluşur ve caddeyi göle dönüştürürdü. Pantolon paçalarını sıyırabildiğim kadar sıyırır, uzun naylon torbaları ayaklarıma geçirir bağlar, “göl”den ve “dereden” karşıya geçerdim. Hiç kuşkusuz çıkardığı çoraplarını ayakkabılarının içine onları da bir naylon torbaya koyduktan sonra pantolon paçalarını sıvayıp “dere”yi geçme denemeleri de yapanlar vardı.

Bahsi geçen bölge Fındıklı’da Mimar Sinan Üniversitesi ile Molla Çelebi Camii arasındaki bölgeydi ve diğer ucu da Kabataş İskele Meydanı’nın başlangıcındaki ─I. Mahmut döneminde yapılan─ (Sadrazam) Hekimoğlu Ali Paşa (Meydan) Çeşmesi’ne kadar Fındıklı Parkı boyunca uzanmaktaydı.

1970 yılına ait aynı mekanı görüntüleyen fotoğrafta da 2015 yılında da durumun aynı olduğunu görmek, sorunun "21 yıldır İstanbul'un hangi kafalarca yönetildiği"nden çok farklı olduğunu düşündürtüyor insana... 1970 yılına ait o fotoğrafta, Mebusan Yokuşu’nun dibinde yağmur nedeniyle karşıya geçemeyen, yüksek bir yerde sırtındaki kefeli el terazisine benzeyen, sırığa takılı sağlı sollu tepsiler ve elindeki çıngırağı ile beklemekteydi.

Belki kaldırımlar, refüjdeki çiçekler birçok kez yenilenmiş, belki “alt yapı” diye onlarca kez kazılmıştı asfalt, belki de her yer trafik ışıklarıyla donatılmıştı; teknoloji çok büyük yenilikler sunmuştu insanlara ama 45 yıl sonunda bile en ufak bir yağmurda ortalığı “sel götürmesi”ne engel olunamamıştı.

***

Çocukluğumuzda, Trabzon’da bir hafta boyunca “gök delinmişcesine” yağan yağmurları anımsarım; onun o zamanki adı “rahmet”ti, şimdilerdeki adı ise “eziyet”, anlaşıldığı kadarıyla. Neredeyse insanlar “aman yağmur yağıp bizi rezil etmesin” diyecek duruma geldi.

Galiba şehirleşmeyi yanlış anladık; “köylülükten” kurtulalım, bir anlamda yağmurdan kaçalım derken doluya tutulduk ve arsa vurgunsallarıyla birlikte sahte cennetlerde “kentçilik” oynamayı, kentlerde yaşamak, kendimizi de “kentli” diye algılamak yanılgısıyla baş başa bırakıldık.

Bütün bunların bir sonucu olarak, gerek sosyal medyada (Trabzon sevdalısı Teoman Yılmaz’ın çabalarında) gerekse de yerel basında (Kuzey Ekspres’in başlıklarında) “Sahipsiz Trabzon” ya da “Kasabalaşan / Varoşlaşan Trabzon” en çok kullanılan Trabzon tanımlaması olarak yerini alıyordu.

***

Geriye dönüp baktığınızda mesela Zağnos ve Tabakhane dere vadileriyle Sur içlerine yerleşim ve iş yerlerini kurdurmak bir “belediyecilik başarısı” mıydı yoksa fukaralığın getirdiği “köyden indim şehire”nin zorunluluğu mu?

Elbette katma değeri düşük köylülük ile “ben yaptım oldu”cu, oy fırsatçısı belediyeciliğin buluşmasından bundan başka bir “kentleşme” çıkması mümkün değildi. Ondandır, “Hisar” surlarının denizle birleştiği “kayıkhane” denilen yerlerin doldurulması, önünden yol geçirilmesi ve hemen bir yanına tamirhaneler diğer yanına benzin istasyonları kurulmasında hiçbir beis görülmemiş; surların içeriden ve dışarıdan evlerle kuşatılmasına “hoşluk” olarak bakılması sağlanmıştır.

Bunda hiç kuşku yok ki katma değeri düşük ürünlerle hayatlarını idame edenlerin nüfus çoğaldıkça doğan gereksinimleri karşılamada zorlanmalarıyla birlikte “bir hırka bir lokma” düşüncesi ile karılan “başımızı sokacağımız bir dam” anlayışı da büyük bir etken olmuştur.

İşin garibi, daha sonra söz konusu alanlar “temizlendiğinde” de bu alanları ne yapacağımız, nasıl değerlendireceğimiz konusu başka bir baş ağrısı nedeni şeklinde ortaya çıkmıştı.

***

Çoğu zaman bu ülkenin, kendileri belli bir eğitim düzeyinden gelmelerine rağmen daha çok eğitimsiz, din istismarına açık, lümpen eğilimleri üst düzeyde, özellikle milliyetçi duygularıyla oynandığında kolayca galeyana gelebilecek, sopaya bağlanmış muzun peşinden koşmayı marifet sayan, çıkar ilişkilerinde aza da kanaat getirebilen, “ideolojiler öldü” denilerek en karanlık ideolojilerinin kurbanlığına gözü kapalı sokulabilen bir seçmen tabanına seslenen, oportünizmin şahikalarında dolanan “sağ siyasetçiler” ile kafadan din istismarcılığına uzak duran, yüzünü genelde batıya çeviren, ancak batıda ne varsa ülkede de olsun derken kopyacılık kolaycılığına kaçan, sağ siyasetçiler ne diyorsa önce mutlaka tersini söyleyerek işe başlamayı ilke sanan, dünyayı kurtarmayı hedefine alıp kendi küçük rüyalarından sık sık uyanmak zorunda kalan,  ayrıntılarla uğraşıp işin özüne gelememeyi mazeret sayan, laiklikten yana olmasına rağmen “laikçilik”ten vazgeçemeyerek anti-laiklerin değirmenine su taşıyan, askeri darbelerden en çok sol kesim mağdur olmasına rağmen demokrasi adına en büyük devrimciliği “askercilikte” arayan, hedef kitlesine hep hatalı yaklaşıp saha çalışmasında sürekli yanılan, bütün toplum katmanlarına kucaklamaya çalışırken “hin oğlu hin” rakipleri tarafından sürekli “suya götürülüp, susuz geri getirilen”, açılıp saçılmalarına rağmen bir türlü pasta dilimlerini büyütemeyen “sol siyasetçiler” arasında sıkışıp kalmasını anlamlandıran ilk ve en önemli şeyin, demokrasiden sürekli çakanların, kitlelerin önünde koşarak siyasetin içinde var olmalarıdır, diye düşünürüm.

***

Galiba demokrasinin geliştiği ölçüde ülkenin her bölgesine çevreyi harap etmeyen yatırımlar eşliğinde altyapı yatırımları da daha düzgün ve daha çevresel etkiler gözetilerek yapılır hale gelebilecektir.

Yazarın Diğer Yazıları
YERİN KULAĞI
  • Meral Akşener’in 17 Nisan iddiası!
  • Trabzon futbolu bitmiş!
  • Koray Aydın’ın ekibi!
  • Evetçi 100 MHP’li bulamazlar!
  • Birinci yalnız kaldı!
  • İnternet sitesinin anketi!!
  • K. Ersun Yanal  hayranı medya!
  • Futbol zirvesine Sümer neden gitmedi?
  • Evde yatıp para kazanacaklar!
  • Atatürk karşıtı tarihçiye ödül!
1/20
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.