• BIST 96.455
  • Altın 222,390
  • Dolar 5,6626
  • Euro 6,5275
  • Trabzon 20 °C

AMERİKA VE BİZ

Osman Necip SEVİNÇ

Biz, 1950’lerden beri ABD’ye yanaşmak için her şeyi yapmaya alıştığımız için, ilk defa kafa bile tutmayıp, onun yaptığına aynıyla mukabele etmemizi yadırgıyor, 'eyvah dibe vurduk' diyoruz!
Oysa dibe vurmak değil, yıllardan beri ilk defa Amerika ile aynı eşit zemine oturduğumuzu hem ABD yönetimine hem dünyaya gösterdik.
Yani Türk-Amerikan ilişkilerinde, ikiyüzlü Amerikan politikasına karşın dibe vurulmamış, tam tersine sağlam, eşit, özgür bir zemine oturulmuştur. Halide Edip Adıvar, Refik Halit Karay ve arkadaşları 10 Ağustos 1919’da Mustafa Kemal Paşaya mektup yollayarak tam da kongreler toplanırken 'Amerikan mandasını kabul edelim' dediler. Hatta İsmet Paşa bile Kazım Karabekir Paşaya yazdığı mektupta bu ifadeyi kullandı. Zaten çoğunluk Avrupa’nın tümüne karşı savaşmanın başarı şansının olmadığına inanmaktaydı ve ABD mandasını ehvenişer olarak görüyordu.
Atatürk, bu öneriyi anında reddetti. Çünkü Türkiye bir kabile devleti olmayı kabul edemezdi. Mustafa Kemal, Amerikan mandasını kabul etmedi. Tüm Avrupa’ya karşı tek başına savaşmayı göze aldı.
Sonuç: Dünya tarihine geçti.
Bu arada konjonktürü tam göremeyenler varsa, onlara da 1964 yılında ABD başkanı Johnson’un tehdit dolu mektubuna İsmet İnönü’nün verdiği cevabı hatırlatmakta yarar var… “O zaman yeni bir dünya kurulur, Türkiye de bu dünyada yerini alır…”
Atatürk, mandacılara şunu da söylemişti.
“Amerikalılar kendilerine hiçbir menfaat temin etmeden, böyle bir mandayı neden kabul etsinler. Ahmaklar; memleketi ABD mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacaklarını, rahatlarına devam edebileceklerini mi sanıyorlar? Biz başarılı olacağız, hiç şüphem yok. Amerikalılar bizim kara gözlerimize mi âşık olacaklar. Hayır paşalar, hanımefendiler. HAYIR, HAYIR… Manda yok. YA İSTİKLAL YA ÖLÜM VAR.”
Şahsen ben de diyorum ki; işte budur. ABD gizli açık, Avrupa ise açıktan üzerimize geliyor. Ama bilinmelidir ki; Türkiye Cumhuriyeti kimsenin rahatı için, kan ve gözyaşıyla aldığımız Türk istiklalini kimseye yedirmeyecektir. Bu konuda Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin millet olarak tartışmasız yanındayız. Vatan sağ olsun! Biz kelime-i şehadet getirip bu topraklar için bin yıldır şehit olan atalarımızın torunlarıyız. Bu millet Kurtuluş Savaşında bir avuç insan ile tüm dünyaya kafa tutmuş, en yüksek insan mertebesine ulaşan şehitlerimin kanları ile bu toprakları sulamıştır. Bu topraklar kutsaldır kutsal… Hiçbir namerdin çizmeleri ona basamayacaktır.

SAĞLIK MÜDÜRÜMÜZ

Lütfen, beni dinler misiniz?
Allah (CC) Kuran’da iman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlar için;
“Onlar cennetin dostlarıdırlar” diyor ve cennette sürekli kalacaklarına söz veriyor. Bugün ben de hayra yönelik bir iş yapayım, belki yetkililerin dikkatini çekerim, dedim. Sağlık müdürümüz, Tabipler odamız, Milli eğitim yetkililerimize seslenmek istiyorum. İki aydır soğuk algınlığı, nezle ve gripten muzdarip çocuklar nedeniyle özel ve devlet hastaneleri aksıran, hapşıran, öksüren, ateşli çocuk kaynıyor. Para kazananlar için sorun yok! İşler iyi. Ama analar, babalar, çocuklar perişan. Hani koruyucu hekimlik? Televizyona çıkan hekimler hep bunu savunuyor. Ama pratikte ortada yoklar… Bu çocukların okullarda, kreşlerde virüsü, mikrobu, bakteriyi birbirlerine bulaştırdıkları bir gerçek.
Ey milli eğitim bakanı, sağlık bakanı ve mümtaz idareciler. Biz Japonya’dan daha mı zenginiz. Daha medeni olmadığımız ise bir gerçek.
Biliyor musunuz? Japonya’da hasta olan çocuğu veya tüm çalışanları tıbbi maskesiz okula veya iş yerine almazlar. Alsalar bile Japon halkı, insanlığın ve medeniyetin gereği gripli veya nezle ise; tıbbi maskesiz metroya bile binmezler.
Biz ise başkasına zarar vermemek dinimizin gereği olmasına rağmen bulaşıcı hastalığımız ile camiye gider, öksürür, hapşırır, din kardeşlerimizi hasta ederiz, rahatsızlık veririz. Hiç umurumuzda da olmaz.
Biz; maske takmayı benliğimize yediremeyiz.!! Hatta ayıp sayarız.! Biz yine Trabzon’umuz bazına konumuza gelelim.
Sağlık müdürüm, milli eğitim müdürüm, tabipler odamız. Lütfen; sizi Salih amel işlemeye davet ediyorum. Tabii sayın Valimize de... Tıbbı maskenin tanesi toptan beş kuruş bile değil. Çocuklarımıza katkılı süt veriliyor, tıbbi maske de gripli çocuklara okula girerken veya sınıfta verilebilir. Hatta hastanelerde bile dağıtılabilir. Koruyucu hekimlik yapılarak büyük bir kaynak israfından (işgücü, eğitim, ilaç...) kurtulunabilir.
Bazı camilerimizde çıplak ve ıslak ayak ile gelen cemaate çorap dağıtılıyor, örnek alınız. Niye? Cemaati ve halıları korumak için.
Bu maskeler toptan alınıp okullara, hastanelere, hatta toplu taşıma yapan araçlara dağıtılabilir. Sevaptır sevap. Eğer maddi külfeti var diyorsanız, eğer kullandıracaksanız bu emekli kardeşiniz okullara dağıtılacak maskeleri temin etmeye hazırdır. Söz! Bir kerede rutinin dışına çıkın, lütfen…

İSLAMIN ŞARTLARI

İslam dininin şartları dediğimizde, geniş anlamda Kuran’ın bütün buyruklarını, kısa ifade ile Allah’a(CC) teslimiyeti anlamalıyız. Cenabı hak, dininin listesini kitabında vermiştir. Bu listedeki her değerin karşılığı aynıdır. Bunların bir kısmını önemli, diğerlerini daha az önemli kabul etmeye veya ilan etmeye kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur.
Allah’ın kitabına girmiş bütün emir ve yasaklar aynı derecede önemlidir. Kuran ayetlerinin üç veya dördünde geçen hac bir şarttır. Peki Kuran’da yüzlerce yerde emredilen YALAN SÖYLEMEMEK, HARAM YEMEMEK, İslam’ın şartlarından değil midir? Namaz kılmak bir şarttır. Peki Kuran’ın yüze yakın ayetinde doğrudan veya dolaylı emredilen namuslu çalışmak, iş üretmek şart değil midir?
Günde kıldığı kırk rekât namazda, Kuranın özeti olan Fatiha Suresini kırk defa okurken, altıncı ayetinde “Dosdoğru giden yola ilet bizi” deyip de bu yoldan sapan kimi aldatıyor? Haşa Allah’ı mı? Hayır hayır, kendini kendini…
Kuranı Kerimdeki bütün emirler İslam’ın şartıdır. İslam bütün insanlığın evrensel dini olduğuna göre? Şartlar listesinden en fazla buyruğa uyan, en çok takva sahibi kim ise, en iyi Müslümanlardan biri odur.
Cumanız hayırlı olsun…

İŞİN EHLİ

Ertuğrul Gazi, teslim aldığı Hristiyan Pazar halkına şöyle haykırıyor.
İLTİMAS BİTMİŞ, ADALET GELMİŞTİR. Tekrarlaya tekrarlaya ben bıktım, yapanlar bıkmadı. İş ehline verilmedikçe adalet sağlanamayacak, verimlilik olmayacak, kalkınma hamleleri atıl kalacak, performans düşecektir. Senin benim adamım olmamalı, vatan evlatlarının eşit olduğu unutulmamalıdır. Dinimizde insanın insandan üstünlüğü ancak TAKVA’sının büyüklüğüne göre ölçülendirilmiştir. Takva; korunma, sakınma demektir. Allah’a karşı sorumluluk duyarak, her türlü günahlardan kendini korumanın niyet ve gayreti içinde olmak, takva sahibi insanın tarifidir.
Bir işte de insanı dini, ırkı, siyaseti, rengi…vs. değil, o iş için farkı fark ettiren iyi eğitimi, vatanseverliği ve işin muhteviyatına olan bilgisi, yeteneği yani ehlidir. Bunu her işte öne alan devletlerin, kurumların önü açıktır. İltimas bir ülkeyi batırabilecek en önemli unsurların başında gelen bir illettir. İkinci illet ise zulüm ’dur. Hz. Allah’ın Kur’an da açık emri işi ehline verinizdir. Buna uymayan, İslam’ın şartlarından birine uymamış ve ayete aykırı davranmış olur. Bu işin bencesi, sencesi olmaz. Emirler bir bütündür ve Hz. Allah’ın kitabında toplanan tüm yasak ve emirlere uymak mümin kula farzdır.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.