• BIST 89.744
  • Altın 193,389
  • Dolar 4,8352
  • Euro 5,6600
  • Trabzon 23 °C

ARALIK 1914

Turhan EYÜBOĞLU

103 yıl önce bu topraklarda geçen bir öyküyü anlatacağım sizlere. Tarihte eşi benzeri olmayan bir savaşın bilinmeyen, ürkütücü, hazin bir öyküsüdür bu!
Vatan toprağımızın karları altına ihtirasın ve yanlış hesabın sonucu gömülen doksan bin Osmanlı askerinin öyküsünü anlatırken amacım ne tarihi şahsiyetleri yargılamak ne de birilerini mahkum etmektir!
Ben savaşın ne anlama geldiğini ve bu ülke çocuklarının neler çektiğini hatırlatmak için yazıyorum. Umarım ki ders alınır ve tarih bir daha tekerrür etmez.
103 yıl önce çocukların oynadığı köye bir grup atlı yaklaşır. Atlılardan biri çocuklara seslenir:
"Çocuklar, çocuklar! Ahmet ağanın evi nerde?"
Fatma, kirece boyanmış bahçeli evi parmağı ile gösterir ve saklambaç oynamaya devam eder Musa, Salih ve Mehmet’le!
Atlılar eve doğru atlarını sürerler. Atların arkasında bir de yüklü katır vardır. Evin önüne geldiklerinde atlarından iner askerler ve evin bahçesine girerler. Gelenleri camdan gören ev sahibi Ahmet ağa onları kapıda karşılar ve eve buyur eder. Subay:
"Ahmet ağa, daha önce sana haber vermiştik. Köyün gençleriyle konuşabildin mi?"
"Bu akşam köyde bir toplantı yapacağız; orada konuşacağız! Ancak hazır siz gelmişken bunu siz daha iyi anlatırsınız köylüye ne dersiniz?"
"Olur! Bir iki gün de burda dinlenmiş oluruz."
"Tamam o zaman, anlaştık! Haydi, şimdi siz açsınızdır. Sofraya buyurun; yemeğimizi yiyelim ve köylünün toplanacağı yere gider konuşmanızı yaparsınız."
Hep beraber sofraya oturuldular. O zamana kadar aylardır ev yemeği yiyemeyen askerler için büyük bir değişiklik olmuştu. At üstünde ve çadırda geçen zamandan sonra ev yatağında da yatacakları için askerlerin yüzleri gülmeye başlamıştı. Yemekler yenmiş ve köylü toplanacağı yerde toplanmıştı.
Askerlerin başındaki subay uzun uzun konuştu. Konuşmanın özeti 'Rus’un önü kesilmezse vatan toprağının elden gideceğiydi. Komutan:
"Asker toplayıp cepheye gitmemiz gerekiyor! Yarın çocuklarınızla konuşun ve öbür gün burdan yola çıkalım. Asker kıyafeti ve silah getirdik!" dedikten sonra toplantı bitmişti. Toplantıda bulunan herkes evine gitmiş, konuşulanları çocuklarına, ailelerine anlatmıştı.
Fatma evde anlatılanları pür dikkat dinliyor ve bu olaya pek bir anlam da veremiyordu. Sokakta oynadığı arkadaşlarını bir gün sonra hayatında hiç görmediği kadar ciddi, hiç görmediği kadarıyla da gözü kara görmüştü. Sokakta beraber oynadığı çocuklar bir gecede yürekli ve kahraman asker olmuşlardı. Artık ellerinde tahtadan oyuncak tüfekler değil, çelikten tüfekler vardı.
"Mevzubahis vatan olunca gerisi teferruat!" derdi büyükleri ona. Doğrudur, teferruattır! O gün arkadaşlarının hiç görmediği gözlerini görmüştü. Hepsinin gözünde korkusuz bakışlar vardı. Çocukları aklıyla anlamaya çalıştı; ancak anlayamadı.
Arkadaşlarının akılları Sarıkamış'taydı. Salih, Musa, Mehmet sanki bir gecede yirmi yaş almışlardı. Hepsi bir gecede yürekli, korkusuz adam olmuştu. Fatma, öylece durdu ve uzaktan baktı onlara! Onlara son bir kez 'Elveda! demek istedi; ama yapamadı.
Fatma, Türk Milleti olarak vatanımıza, toprağımıza, bayrağımıza el uzatılırsa bir gecede büyüdüğümüzü, bir gecede aslan kesildiğimizi o zaman anladı. Çocukluk arkadaşlarının nasıl bir gecede kocaman yürekli birer delikanlı olduklarına şahit olmuştu!
Evinin penceresinden onlara bakıyor, yazlık askeri kıyafetlerle yola çıkmalarına bir anlam veremiyordu. Kalbinden onlara 'Elveda!' dedi. Çünkü geri gelmeyeceklerini hissediyordu. Birden toparlandı. Arkalarından el sallamaya başladı. Askerler ağır ağır çıktılar yola. Dünya dondu donacak ne bilsin arkadaşı Mehmet, Musa ve Salih’e Sarıkamış mezar olacak!

***
En büyük düşman Rus değildi; kara kıştı. Birbirlerine destek oldular, büyükler küçüklere sarıldı omuz omuza bir oldular. Uyumadılar, uyutmadılar. Geri dönüp bakmayacaklarına söz vermişlerdi! Geri dönüşü yoktu bu yolculuğun! Artık köyde hiçbir şey kalmamıştı onlardan yadigar. Sokaklarda yankılanan seslerden başka bir şey kalmamıştı.
Çıkılan yolculukta subay, askerler dönüyor "Geriye bakmak yok, hadi yiğitlerim!" diye haykırıyor, onların bir an önce yerlerine ulaşmasını sağlamaya çalışıyordu. Günlerce yürüdüler; açtılar ve yorgundular. Bir metreyi aşkın karda insanüstü güç gösterip karı yararak yürümeye çalışıyorlardı. Ölümüne yürüyüş sürüyordu. Sanki Ruslarla savaşa değil de doğayla savaşa gelmişlerdi.
Ölüm onları bir gece vakti köşeye sıkıştırıncaya kadar yürüdüler. Yürüdükçe terliyorlardı; terler sırtlarında donuyordu. Yırtık botları, donmanın tesiriyle kurt tuzağı gibi ayaklarını sıkıyordu. Önce ayaklarda bir sızı duyuluyor, daha sonra bir hissizlik başlıyordu! Bu parmakların donduğunu gösteriyordu! Sonra donma bileklere çıkıyor ve askerler birden yere seriliyordu. Buna bir de açlık da eklenince sürüne sürüne bir kenara geçip kıvrılıp uyuyordu; bu ölümün kapısından geçmenin bir şekliydi. Üstünü beyaz bir yorgan gibi kar kaplıyor ve vücut kaskatı kesiliyordu; ölüm de bir uykunun ardırdan böyle geliyordu.
Bütün köy, çocukları gittiğinden beri her gün, her gece dua ediyordu. Ama olmadı. Haber Rus radyosundan gelmişti. Düşmandan almışlardı haberi! O yiğitler sonunda donarak ruhlarını Allah'a teslim etmişlerdi.
Mehmet’in annesi haberi duyduğunda hala namaz kılmaktaydı. Namazı kıldı, sendeleyerek yırtık setin üstüne oturdu ve küçük çatlak camdan dışarıya baktı. Gözyaşı, gözün ucundan bir damla olarak doğdu! Sonra arkasında bir yol bırakarak şakağa doğru yuvarlandı! Sonra bir dağın tepesinden aşağıya akarcasına, yanağa doğru hızladı. İşte bu zaman içinde oğlu Mehmet’le geçirdiği hayatı tekrarladı. Bir mucize gibi bu kısacık süreye bir yaşamı sığdırdı.
Ayağa kalktı, evin kapısını açtı ve Mehmet’in oynadığı köy meydanına baktı, iki kelime döküldü dudaklarından:
"Vatan sağolsun.”
***

Rus radyosunun anlattıklarına göre güneş, Sarıkamış’a vurdukça karı eritiyor, karın altından on beş bine yakın asker gün ışığına çıkarıyordu. Bu sadece bir yolda bulunan askerlerdi. Sarıkamış'a giden yollarda güneşin karı eritmesiyle kardelen çicekleri gibi her yerde karın altından asker çıkıyordu.
İşte, binlerce yaşanmışlıktan sadece biri! BNU’nun düzenlediği 9 Aralık Cumartesi günü saat 17.30'da KTÜ A kapısının yanında bulunan Osman Turan Kültür Merkezi'ne gelirseniz 'Trabzon’dan Sarıkamış'a Gidip Dönmeyen Bizim Uşakların' gerçek hikayelerine şahit olursunuz.
Tüm okurlarımızı bekliyoruz.

 

 

ARALIK 1914

103 yıl önce bu topraklarda geçen bir öyküyü anlatacağım sizlere. Tarihte eşi benzeri olmayan bir savaşın bilinmeyen, ürkütücü, hazin bir öyküsüdür bu!
Vatan toprağımızın karları altına ihtirasın ve yanlış hesabın sonucu gömülen doksan bin Osmanlı askerinin öyküsünü anlatırken amacım ne tarihi şahsiyetleri yargılamak ne de birilerini mahkum etmektir!
Ben savaşın ne anlama geldiğini ve bu ülke çocuklarının neler çektiğini hatırlatmak için yazıyorum. Umarım ki ders alınır ve tarih bir daha tekerrür etmez.
103 yıl önce çocukların oynadığı köye bir grup atlı yaklaşır. Atlılardan biri çocuklara seslenir:
"Çocuklar, çocuklar! Ahmet ağanın evi nerde?"
Fatma, kirece boyanmış bahçeli evi parmağı ile gösterir ve saklambaç oynamaya devam eder Musa, Salih ve Mehmet’le!
Atlılar eve doğru atlarını sürerler. Atların arkasında bir de yüklü katır vardır. Evin önüne geldiklerinde atlarından iner askerler ve evin bahçesine girerler. Gelenleri camdan gören ev sahibi Ahmet ağa onları kapıda karşılar ve eve buyur eder. Subay:
"Ahmet ağa, daha önce sana haber vermiştik. Köyün gençleriyle konuşabildin mi?"
"Bu akşam köyde bir toplantı yapacağız; orada konuşacağız! Ancak hazır siz gelmişken bunu siz daha iyi anlatırsınız köylüye ne dersiniz?"
"Olur! Bir iki gün de burda dinlenmiş oluruz."
"Tamam o zaman, anlaştık! Haydi, şimdi siz açsınızdır. Sofraya buyurun; yemeğimizi yiyelim ve köylünün toplanacağı yere gider konuşmanızı yaparsınız."
Hep beraber sofraya oturuldular. O zamana kadar aylardır ev yemeği yiyemeyen askerler için büyük bir değişiklik olmuştu. At üstünde ve çadırda geçen zamandan sonra ev yatağında da yatacakları için askerlerin yüzleri gülmeye başlamıştı. Yemekler yenmiş ve köylü toplanacağı yerde toplanmıştı.
Askerlerin başındaki subay uzun uzun konuştu. Konuşmanın özeti 'Rus’un önü kesilmezse vatan toprağının elden gideceğiydi. Komutan:
"Asker toplayıp cepheye gitmemiz gerekiyor! Yarın çocuklarınızla konuşun ve öbür gün burdan yola çıkalım. Asker kıyafeti ve silah getirdik!" dedikten sonra toplantı bitmişti. Toplantıda bulunan herkes evine gitmiş, konuşulanları çocuklarına, ailelerine anlatmıştı.
Fatma evde anlatılanları pür dikkat dinliyor ve bu olaya pek bir anlam da veremiyordu. Sokakta oynadığı arkadaşlarını bir gün sonra hayatında hiç görmediği kadar ciddi, hiç görmediği kadarıyla da gözü kara görmüştü. Sokakta beraber oynadığı çocuklar bir gecede yürekli ve kahraman asker olmuşlardı. Artık ellerinde tahtadan oyuncak tüfekler değil, çelikten tüfekler vardı.
"Mevzubahis vatan olunca gerisi teferruat!" derdi büyükleri ona. Doğrudur, teferruattır! O gün arkadaşlarının hiç görmediği gözlerini görmüştü. Hepsinin gözünde korkusuz bakışlar vardı. Çocukları aklıyla anlamaya çalıştı; ancak anlayamadı.
Arkadaşlarının akılları Sarıkamış'taydı. Salih, Musa, Mehmet sanki bir gecede yirmi yaş almışlardı. Hepsi bir gecede yürekli, korkusuz adam olmuştu. Fatma, öylece durdu ve uzaktan baktı onlara! Onlara son bir kez 'Elveda! demek istedi; ama yapamadı.
Fatma, Türk Milleti olarak vatanımıza, toprağımıza, bayrağımıza el uzatılırsa bir gecede büyüdüğümüzü, bir gecede aslan kesildiğimizi o zaman anladı. Çocukluk arkadaşlarının nasıl bir gecede kocaman yürekli birer delikanlı olduklarına şahit olmuştu!
Evinin penceresinden onlara bakıyor, yazlık askeri kıyafetlerle yola çıkmalarına bir anlam veremiyordu. Kalbinden onlara 'Elveda!' dedi. Çünkü geri gelmeyeceklerini hissediyordu. Birden toparlandı. Arkalarından el sallamaya başladı. Askerler ağır ağır çıktılar yola. Dünya dondu donacak ne bilsin arkadaşı Mehmet, Musa ve Salih’e Sarıkamış mezar olacak!

***
En büyük düşman Rus değildi; kara kıştı. Birbirlerine destek oldular, büyükler küçüklere sarıldı omuz omuza bir oldular. Uyumadılar, uyutmadılar. Geri dönüp bakmayacaklarına söz vermişlerdi! Geri dönüşü yoktu bu yolculuğun! Artık köyde hiçbir şey kalmamıştı onlardan yadigar. Sokaklarda yankılanan seslerden başka bir şey kalmamıştı.
Çıkılan yolculukta subay, askerler dönüyor "Geriye bakmak yok, hadi yiğitlerim!" diye haykırıyor, onların bir an önce yerlerine ulaşmasını sağlamaya çalışıyordu. Günlerce yürüdüler; açtılar ve yorgundular. Bir metreyi aşkın karda insanüstü güç gösterip karı yararak yürümeye çalışıyorlardı. Ölümüne yürüyüş sürüyordu. Sanki Ruslarla savaşa değil de doğayla savaşa gelmişlerdi.
Ölüm onları bir gece vakti köşeye sıkıştırıncaya kadar yürüdüler. Yürüdükçe terliyorlardı; terler sırtlarında donuyordu. Yırtık botları, donmanın tesiriyle kurt tuzağı gibi ayaklarını sıkıyordu. Önce ayaklarda bir sızı duyuluyor, daha sonra bir hissizlik başlıyordu! Bu parmakların donduğunu gösteriyordu! Sonra donma bileklere çıkıyor ve askerler birden yere seriliyordu. Buna bir de açlık da eklenince sürüne sürüne bir kenara geçip kıvrılıp uyuyordu; bu ölümün kapısından geçmenin bir şekliydi. Üstünü beyaz bir yorgan gibi kar kaplıyor ve vücut kaskatı kesiliyordu; ölüm de bir uykunun ardırdan böyle geliyordu.
Bütün köy, çocukları gittiğinden beri her gün, her gece dua ediyordu. Ama olmadı. Haber Rus radyosundan gelmişti. Düşmandan almışlardı haberi! O yiğitler sonunda donarak ruhlarını Allah'a teslim etmişlerdi.
Mehmet’in annesi haberi duyduğunda hala namaz kılmaktaydı. Namazı kıldı, sendeleyerek yırtık setin üstüne oturdu ve küçük çatlak camdan dışarıya baktı. Gözyaşı, gözün ucundan bir damla olarak doğdu! Sonra arkasında bir yol bırakarak şakağa doğru yuvarlandı! Sonra bir dağın tepesinden aşağıya akarcasına, yanağa doğru hızladı. İşte bu zaman içinde oğlu Mehmet’le geçirdiği hayatı tekrarladı. Bir mucize gibi bu kısacık süreye bir yaşamı sığdırdı.
Ayağa kalktı, evin kapısını açtı ve Mehmet’in oynadığı köy meydanına baktı, iki kelime döküldü dudaklarından:
"Vatan sağolsun.”
***

Rus radyosunun anlattıklarına göre güneş, Sarıkamış’a vurdukça karı eritiyor, karın altından on beş bine yakın asker gün ışığına çıkarıyordu. Bu sadece bir yolda bulunan askerlerdi. Sarıkamış'a giden yollarda güneşin karı eritmesiyle kardelen çicekleri gibi her yerde karın altından asker çıkıyordu.
İşte, binlerce yaşanmışlıktan sadece biri! BNU’nun düzenlediği 9 Aralık Cumartesi günü saat 17.30'da KTÜ A kapısının yanında bulunan Osman Turan Kültür Merkezi'ne gelirseniz 'Trabzon’dan Sarıkamış'a Gidip Dönmeyen Bizim Uşakların' gerçek hikayelerine şahit olursunuz.
Tüm okurlarımızı bekliyoruz.

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.