• BIST 98.314
  • Altın 144,066
  • Dolar 3,5732
  • Euro 3,9941
  • Trabzon 11 °C

SARI SARI KAMYONLAR

Ali Rıza Keskinalemdar

“Önüm, arkam, sağım, solum sobe” dendiğini bilirsiniz…

Çocukluğunda mahallesinin sokağında “toplu guggu” oynayanlar ya da en azından izleyenler yabancı değildir.

Şimdiki çocuklar hiç bilmeyebilirler, çok anlaşılır bir şey bu!

Çünkü onların oyunları sokaklardan,  bahçelerdeki topraktan, çimenden, ağaçtan evlerin içine, odalarındaki bilgisayar ve konsül oyunlarındaki ekranlara taşınmış durumda…

“Toplu guggu” oyununu oynayacak çocuklar toplanır, ilk ebenin kim olacağı, topa ilk kimin vuracağı, kaça kadar sayılacağı ve ebenin topa ne kadar uzaklıkta durabileceği gibi kurallar kararlaştırılır; top çizilen bir dairenin içine ya da iz diye konulan taşın yanına, caza bırakılırdı. Oyunu başlatan topa vurur, herkes saklanmak için kaçışır, ebe topu alıp gelir ve topun başında kafasını yere eğerek ya da bir duvara dayadığı koluyla gözlerini kapatarak belli bir sayıya kadar saymaya başlar; sayma işlemi tamamlandığında da çok yakınında bekleyebilecek bir “uyanık” arkadaşının azizliğine uğramamak adına da yüksek sesle “önüm, arkam, sağım, solum sobe; saklanmayan ebe” diyerek sobeleyeceği arkadaşlarını aramaya koyulurdu.

***

Geçenlerde, bir gece vakti saat 22:30 civarında, Sabiha Gökçen Havaalanı’na bir yakınımı karşılamaya gidiyordum. E-5’den Kaynarca sapağına dönüp Pendorya’nın önünden geçerken ilerideki sis tabakasını fark ettim. O sırada sağımdan solumdan aceleleri varmış gibi geçip giden kocaman kamyonların peydahlandığını gördüm. Az ileride sağda bir bankanın operasyon binası yapımı sürüyordu ama kamyonlar o inşaatla ilgili değildi. Bazıları sahil yolundan geliyordu ve muhtemelen Maltepe-Kartal arasında süren 3 kilometre uzunluğundaki dolgu alanından dönüyorlardı.

Daha dikkatli bakınca karşı yönden de aynı tipte kamyonların zincirlerinden boşalmış gibi çılgın bir hızla bu kez ters yöne doğru gittiklerini gördüm. Yolu tamamen sis kaplamıştı.

Sarı renkli, uzun ancak çok derin olmayan dorselerinin içi hafriyat toprağı ya da inşaat yıkıntı artığı ile doluydu. Normalde dorsenin üzeri branda ile kapatılarak yola çıkılması gerekirken, ortadaki toz bulutundan bu kurala tam uyulmadığını anlamak zor değildi.

Sanırım daha çok inşaat yıkıntı artığı taşınıyordu ve ya dorselerin üzeri de üstün körü kapatılmıştı ya da açıktı. Yapılan hızın da etkisiyle oluşan rüzgarın anaforu nedeniyle de, savrulan toz tanecikleri sis bulutlarını oluşturuyordu.   

Kurtköy’deki havaalanına giderken ve dönerken sarı dorseli kamyonların sıklığı, gecenin ilerleyen saatine rağmen, dikkat çekiciydi. Saat kavramı olmaksızın yıkımlar ve hafriyatlar sürüyor, kamyonlar bir yerlerden bir yerlere harıl harıl taşıma yapıyordu demek ki...

***

O gece kamyonların dorsesinde uzunca bir yazı gözüme ilişmişti; sözcüklerin bir kısmını görebilmiş ama yazıyı tam anlamıyla bütünleştirememiştim.

Aklıma takılan o yazıyı, izleyen günlerin birinde oturduğum yerin yakınlarında inşaat yıkıntısı yüklenilmesini bekleyen, park halindeki kamyonda gördüğümde, tam olarak okuma fırsatını eyakalayabildim. Dorsenin üzerinde büyük harflerle “Hafriyat Toprağı Ve İnşaat Yıkıntı Artığı Taşıma Aracı” diye yazıyordu.

Şimdiye kadar belki bu kamyonlardan gördüğüm olmuştu ama o gece hızlı, tehlikeli şekilde trafikte seyretmeleri ve yarattıkları toz bulutu olayını yaşamasam, çok da umursamayabilirdim doğrusu.

Dorsenin kenarında aracın plakası dışında yine diğer bir ucunda üç büyük harfle birlikte üç haneli sayı yan yana yazılmış, kod gibi bir işaret bulunuyordu . Bunun bir anlamı elbette vardı.

***

Bir hafta geçmediğinizde, biraz dikkatli bakışla dolaşma mekanlarınızdaki değişikliği hemen fark edebilirdiniz… Ya eski apartmanların bahçelerinde falanca firmanın “proje alanıdır” tabelasını okuyordunuz ya eski apartmanların çevresinin paravanlarla çevrilip falanca inşaat firmasının tabelasıyla karşılaşıyordunuz ya da yıkılmaya başlanmasıyla…

Her yer yıkım, her yer inşaat alanıydı… Her yer daha çok betonlaşıyor;  bina yükseklikleri, bazı yerlerde kalan ağaçların yüksekliklerinin iki-üç katına çıkıyor, bazı yerlerde ise neredeyse gökyüzüne değiyordu!

Yağma, talan ve vurgunsal iştah bir yandan kuzeye yayılıp, kuzey rüzgarlarının önünü kesip, şehri karabasanlara doğru taşırken, aynı doyumsuzluk güneyde eskinin yerine yeniyi yapmaya çalışırken, yabancılaşmayı da beraberinde getiriyordu hiç kuşkusuz…

Kimilerine göre moda, kimilerine göre olması gereken, kimilerine göre de gıpta edilecek bir durumdu bu yıkımlar… İnsanlar eski evlerinden kurtulup yeni evlere sahip olacaktı. Bunun için gerçi biraz zahmet çekecek, iki kere taşınma durumunda kalacaklardı!

Ama olsundu, değerdi! Önleri, arkaları, sağları, solları sobe, evini müteahhite verip yeniden yaptıramayan ebeydi!

***        

Kapitalizm, yarı-feodal düzeni tırmalıyordu… 1960’larda köylerden kentlere, küçük kentlerden başta İstanbul olmak üzere büyük kentlere ve yurt dışına işçi olarak insan akını başlamışken aynı zamanda varoşlarda gecekondulaşma ile birlikte daha “nezih” semtlerde ise apartmanlaşma yaygınlaşıyordu. Önce az katlı “müstakil evler” zamanla da köşkler yerlerini apartmanlara bırakacaktı.

Elli yıl önce başlayan furyaya şimdi yeni bir furya eklendi: Eski apartmanların yıkılıp yerine yenilerinin yapılması furyası! Elli yıl sonrasının 30 milyonluk İstanbul’unda kim bilir hangi furya yaşanacaktı?

***

45-50 yıl önce, etrafında henüz daha "kuş uçmaz, kervan geçmez" iken, birileri çıkıp Anadolu tarafında E-5’in kenarında Marriot, Divan, Hilton, Dedeman gibi oteller kurulacağını, diğer zincir otellerin de sıraya gireceğini söylese, kim inanırdı ki? Ama işin içinde iş ofislerini taşıyan “rezidans”lar, üniversiteler, hastaneler, havaalanı ve 50 bin kişiye istihdam yaratacak en az 5 milyar TL’lık yatırım yapılacak İstanbul Finans Merkezi’nin adı girdi mi, hava hemen değişiveriyordu.

Merdivenköy’ün arkasında kirada ikamet ettiği tamirhanesini otel projesine kaptırmak üzere olan Cevdet Usta’nın dediği gibi, “Beş para etmeyen Fikirtepesi’ne tam piyango”ydu!

***

Önünüzde arkanızda, sağınızda solunuzda olup biteni iyi analiz edemeyen, uzaktaki hamleleri göremeyen, fırsat yaratan yolları araştıramayan, fırsat kollamayı beceremeyen, fırsat yaratacak kişi ve koşulları ayarlayamayan “uyanık” bir tip değilseniz; bu, ömür boyu ebe olmaya tutsaksınız anlamı taşımaktaydı.

Çünkü, ekonomisinin ağırlığını inşaat sektörünün oluşturduğu toplumda, ne yazık ki “piyango” herkese vurmuyordu!

  

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.