• BIST 87.478
  • Altın 146,701
  • Dolar 3,6295
  • Euro 3,8534
  • Trabzon 8 °C

İSTİKLAL ya da İSTİKBAL(2)

Ö. Faruk Altuntaş

        Geçen haftaki yazımızda, AKP ile koalisyon ortağı Cemaat arasındaki kavganın sonucunda su yüzüne çıkan 17 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonuna değinerek çözüm üzerine konuşacağımızı belirtmiştik.

         Burası Türkiye! Aradan birkaç gün geçmedi ki, ana muhalefet partisi CHP ve Türkiye Barolar Birliğinin katılım ve önerileri dahil, çok farklı yaklaşım ve çözüm önerileri dolaşıma girdi bile.

         Kuşkusuz iktidar ve muhalefet partilerinin uzlaşması önemli. Bu uzlaşmaya bazı sivil toplum örgütlerinin ve meslek kuruluşların katılımı da önemli ve yararlı.

         Ancak ehemmi mühimden ayırmak ve işin esasına yönelmek gerekli. Eğer bir ötelemeden ve zaman kazanmaktan değil de çözümden söz edilecekse, tekrar ve tekrar evrensel demokratik ilkelere yönelmek, çözümü demokratik ve eşitlikçi ilkelerde aramak gerekir.

         Eğer kitleleri maniple etmek için “İstiklal” naraları atarak belli kesimlerin ve yandaşların “İstikbali” kurtarılmak ve ortaya çıkan yolsuzluğun örtbas edilmesi isteniyorsa, bilinmeli ki sadece bataklık büyütülmüş olacak. Ve çırpınmalar çare olmayacak.

                                                           ***

         Türkiye’de her iktidar değişikliğinde, devlet kadrolarının “ele geçirilmesi” önemli olmuştur. Bu geçmiş iktidar dönemlerinde de böyleydi, şimdi de böyle. Hükümetlerin demokratik değerlerden uzaklıklarına göre arada sadece derece farkı olurdu.

60-70’li yıllardan itibaren, başta bakanlıkların personel daireleri ve güvenlik birimleri olmak üzere devlet kadrolarının “Ülkücü” olarak bilinen kişilerle kontrol altına alınması devlet politikası idi. Daha sonra siyasal gelişmelere bağlı olarak devlet kadrolarının fethinde(!) “Dinci” olarak bilinen personel öne geçmeye başladı.

 Memurların liyakatleri, kariyerleri, kıdemleri… ikinci plana atıldı; ideolojik ve düşünsel yakınlık esas alındı. Bu süreç olumsuz seleksiyona yol açtı. İşini bilen, işinden ödün vermeyen, yan tutmayan, mesleğinin gereklerini yapanlar… elendi; meslek dışı özel taleplere açık olanlar, özel hizmet verenler terfi etti…vb. Belli memuriyet görevleri, belli inanç ve görüşteki personelle doldurularak bugünlere gelindi.

Bu tutum ve düşünce hızla terk edilmeli. Her düşünceden, inançtan insanlar memur olabilir, olmalı da; görevlerinde yükselebilirler, yükselebilmeli de. Bu farklılıklar, yanlışların erkenden görülmesi ve düzeltilmesi olanağını da getirir. Kişilerin memuriyete alınma ve görevlerinde yükselmelerinde, yandaşlık ve ideolojik tercihler değil, bilgi, kıdem, kariyer ve liyakat ölçü olarak alınmalıdır.

O zaman kimse hırsızlık ve yolsuzluk yapamaz, hırsızlık ve yolsuzluğun açığa çıkarılmasını uluslararası komplo olarak açıklayamaz.

                                               ***

Krizden çıkış demokratikleşmenin önünün açılması ile olur.

Yetkilerin bir elde toplanması değil, dağıtılması gerekir. Tarihsel deney,  dünya genelinde göstermiştir ki, yetkiler bir elde toplandıkça otoriterleşme ve istibdat artar, haksızlıklar ve yolsuzluklar artar, zulüm artar.

Bu nedenle insanoğlunun geliştirebildiği en iyi yönetim, eksikleri ile birlikte demokratik yönetimlerdir.

Demokrasilerde üç esas vardır. Birincisi, kuvvetler ayrılığıdır. Devletin üç temel kuvveti olan Yasama, Yürütme ve Yargı güçleri birbirinden ayrılmış ve birbirine denk kuvvetler haline getirilmiştir. Bu kuvvetlerin hiçbirisi diğerinden daha üstün değildir; hiçbirisi diğerine bağlı değildir.

Bu nedenle örneğin, yürütme gücünü ifade eden hükümet ve bakanlıklar,  yargıya emir veremezler, yargının görevine karışamazlar. Karışabildikleri durumda ise hırsızlık ve yolsuzlukların önü alınamaz olur.

Demokrasilerde ikinci esas, yetkilerin merkezi hükümetle yerel yönetimler arasında paylaşılmasıdır. Bütün yetkiler merkezde toplanırsa hem otoriterleşme, hem de hantallaşma ve bürokrasi artar. Ancak yetkiler yerel idarelerle paylaşılırsa, sınırsız güç ve yetki kullanımı olamayacağından demokratik işleyiş gelişir, hantallaşma ve bürokrasi azalır. Halkın yönetim ve denetim mekanizmalarına katılımı artar.

Bu iki ilke ile aynı zamanda, güçler arasında karşılıklı kontrol ve denge mekanizmaları da oluşturulmuş olunur.

Bu ilke aynı zamanda Kürt sorununun çözüm olanağını da sunmaktadır.

Üçüncü esas ise sandıktır. Çoğunluğun yönetme hakkının kabulüdür. Ancak çoğunluğun yönetim hakkı da mutlak değildir. Anayasalar, evrensel hukuk ilkeleri ve insan hakları ile sınırlanmış olarak çoğunluğun yönetme hakkı vardır.  

Bu tür kaotik ortamlar doğru kullanılırsa çözüm olanaklarını da yaratır. Başbakan Erdoğan’ın, ben bilirim / ben yaparım tavrı ve yetkileri kendi elinde toplama isteği, çözümün önündeki en büyük engel durumunda. Çözüm daha fazla demokratikleşme ve daha fazla özgürlükten geçiyor.

                                                                      

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
YERİN KULAĞI
  • AB’nin yardımına sevinen siyaset!
  • Kazım Yanal ve bel altı atmak!
  • Trabzon’da ‘hayır’ mı, ‘evet’ mi önde?
  • Bakan Soylu’nun kahvaltısı!
  • Fabrikaya yol sürgünü mü?
  • ‘Salih bey çok çalışıyor!’
  • Oltan Vakfı ve Şehir Müzesi!
  • Sinan Zengin’e Çubukçu freni!
  • Ülkücüler fire vermez!
  • 400 milyonluk hayal!
1/20
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.