• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • Trabzon 15 °C

OLMADIĞINDA NE AĞLARIZ NE DE GÜLERİZ

Ali Rıza Keskinalemdar

Sevgili okur, biliyorum sizden taraf olmanız isteniyor… “Taraf olmazsan bitaraf olursun” diyorlar size… Taraf tutmazsanız ortada kalırsınız, yanarsınız, kül olursunuz, bitersiniz demeye çalışıyorlar…

Hani “doğru zamanda, doğru yerde olmak gerekir” ya; sürekli sizi istim üstünde tutuyorlar… Savaşta ölüme gönderilen askerler gibi hissetmenizi istiyorlar sizden… Kafanız karmakarışık… Ne doğru zamanı kestirebiliyorsunuz… Ne de doğru yeri…

Hep yanlış yerdesiniz… Hep yanlış zamanda…

Birileri kazanmak, birileri kaybetmek zorunda; “kazan-kazan” onlara, “kaybet-kaybet” size… Dizge böyle; herkesin kazanma şansı yok! Ama sizi sürekli kaybedenlerin arasına yazıyorlar… Sesiniz çıkmadığı sürece, “ölmeyecek ama sürünmenizi sağlayacak” kadar da kazanmanıza izin veriyorlar…

Unutmayınız, piramitlerin, dağların tepesi her zaman daha sivridir, incedir; aşağıları, etekleri çok daha geniş, kalın.

Sürekli yukarıda olabilmeniz mümkün değil… Belki oraya tırmanabilirsiniz, bir süre orada kalmayı deneyebilirsiniz ama sürekli orada yer yok size; bunu biliyorsunuz…

Büyük hedefleri gösterip, küçük nimetlerle yetinmeyi ve sadece büyük hedeflerin peşinden yürürken tepelerden dönmeyi bilmeniz gerektiğini öğreneceksiniz.

Taraftar olmanız, hem de ateşli bir taraftar olmanız gerekiyor… Alanları doldurmanız, birilerini desteklemeniz ve omuzlara almanız isteniyor sizden. Gözü kapalı, her denilene kanan; “onunla ağladığınız, onunla güldüğünüz” sanal bir sevgiliniz olacak bir taraftarlık bekleniyor sizden.     

“Vur denilince vuracak, öl denilince ölecek” kadar gözü dönmüş taraftar olmanız…

Hani maçlarda “ölmeye ölmeye geldik” diye bağırırlar ya, işte onun gibi! Mutlaka birilerinin ölmesi gerekiyor… Sizin ölmeniz seçiliyor… Çünkü siz zaten ölmeyi seçiyorsunuz…

Yedirtmiyorsunuz… Çiğnetmiyorsunuz… Ezdirmiyorsunuz…

Sizi yiyorlar… Sizi çiğniyorlar… Sizi eziyorlar… Her defasında siz ölüyorsunuz!

Çimenlerin arasında kalan hep siz oluyorsunuz…

Kaynakların kıt, isteklerin sonsuz olduğu söylenmiyor size… Vaat edilen “sahte cennetler” gerçekleşmeyince bu dünyada, bu kez diğerine davet alıyorsunuz…

Gerçeğin ne olduğunu hiçbir zaman öğrenmeniz istenmiyor… Çünkü,  gerçeği öğrenmek demek, kuşku duymak, sorgulamak, araştırmak, gözünüzle gördüğünüze bile inanmamaktır.

Bakın ne diyor Brecht: “Gözünle gördüklerine / Kulağınla duyduklarına bile inanma. / İnanmaktır başka bir şeye / Bir şeye inanmamak!”

DİBİ ÇÖKMÜŞ KUYU

Geçmişte, bahçeli, bağımsız evlerde otururken her evin kuyusu vardı iyi kötü; tulumbalarınızla ya da bakraçlarınızla su çekilirdi. Yazın kavun, karpuz soğutulurdu.

Gel zaman git zaman kuyuda suyun azaldığını ve bir gün kuyunun tamamen su tutamaz olduğunu gördüğünüzde, kuyunuzun çöktüğünü anlamanız için kapağını açıp bakmanız yeterliydi. Gerçek, dibi çökmüş, artık su tutmayan bir kuyunuzun olduğuydu.

Olan, su eğer sizin için bir değer ise, elinizde bulunduğunu düşündüğünüz bir değerin bir sabah kalkıp baktığınızda avucunuzun içinden kayıp gittiğini görmeniz…

Öyle değil mi? Almak istediğiniz yepyeni geniş mi geniş bir evi, lüks bir otomobili, şık bir koltuk takımını, “akıllı” yeni bir cep telefonunu, “kablosuz” bir ev sinema sistemini, hedeflediğiniz birçok yurt dışı seyahatini bir kenara koyarak artık yeni dolu kuyular aramaya yönelik planlamalar yapmak zorundasınız demekti bu.

Dolu olan bu yeni kuyuların neler olabileceğini seçecek, yine sizsiniz. Hangisi kolay sizin için? Mesela cüzdanınız, banka hesaplarınız ve kasanız ne durumda? Kıyıda köşede para edebilecek ya da üzerine hallice bir yapıyla size rant sağlayacak bir arsanız var mı? Yani, paranın, toprağın bu kadar hareketli olduğu ve emek ile girişimci etmenlerine göre en büyük kazanç kapısı bulunduğu dönemin “bereketinden” pay almaya ne kadar yakın durduğunuzdur aslolan.

Yoksa bu kadar “hareketi” sadece dinlemek, okumak ve beyin jimnastiği ya da “gevezelik” yapmak adına mı izlemektesiniz?

Siz nerede olduğunuzu düşünüyorsunuz? Bir parti başkanını ya da bir spor kulüp başkanını omuzlarına alıp, her ne olursa olsun onun peşinde olmaktan dolayı bir gün “nemalanılacağı” düşüncesinden  vazgeçmeyenlerden misiniz? Yoksa omza alır gibi yapıp, omzunu hiç ağrıtmayıp “voliyi” vurmayı planlayan “cinler”den mi?

“Çalma çırpma ile zenginlik geçici, kanaatkâr da olunabilir; yeter ki yolsuzluk olmasın, kuruluş felsefemizdeki değerler aşınmasın” görüşleri atfedilen “ulusalcı, Kemalist, Cumhuriyetçi, dürüst, saf” kesim arasında yer alıyorsanız, “ekonomik hareketlenmelere” ne kadar burun kıvırdığınızı kimlerin merak ettiğini hiç düşünmüş müsünüzdür?

Samuel Beckett “Bir kişiye gerektiğinden fazla değer verirsen ya onu kaybedersin ya da kendini mahvedersin” der.

Sizin bir kez daha “sizi” ele geçirme şansınız yok. “Omuzlara almak için peşinden gittiğiniz kişinin” talibi çok olacağından ya sıranın size hiç gelmeyeceği, ya da "şansınız yaver gider" de bir gün sıra size gelirse işin cefasını çekebileceğiniz olasılıklarını aklınızdan çıkarmayacaksınız. Bu nedenle kendinizi mahvetmeniz gerekmiyor. Kuyularınıza sahip çıkın, onarabiliyorsanız onarın, onaramıyorsanız kuyularınızı yeniden inşa edin; bu kendinize verdiğiniz değeri artıracaktır.

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.