• BIST 87.478
  • Altın 146,701
  • Dolar 3,6295
  • Euro 3,8534
  • Trabzon 8 °C

Kelimeler tükendiğinde

Ali Rıza Keskinalemdar

33. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Marcus Zusak’ın romanından yönetmen Brian Percival tarafından sinemaya aktarılan, Kitap Hırsızı (Die Bücherdiebin / The Book Thief) filmini izlerken, 75-76 yıl önce Almanya’da yaşananları, ırkçılığı, bir ülkenin savaşa sürüklenmesini, yıkımını  ve acılarını yaşarken, sanki günümüz Türkiyesi’ne de hızla dalıp çıkıyormuş gibi oluyorsunuz.

Esasında filmi, insanların üzerinde gezinen “ölüm”ün anlatıcılığıyla birlikte izliyoruz… Hızla savaşa doğru yol alan Almanya’da Komünistler ve Yahudiler “cadı avı”na karşı hayatta kalmaya çalışırken, bir yandan da “üstün ırkın” nasıl Hitler’e tapındırıldığına tanık oluyoruz…  

Kitap yakma törenlerine zorunlu olarak katılan halkı, hep birlikte “Hitler’e bağlılıklarını” haykırırken görürüz. “Deutschland, Deutschland uber alles” korolarına sanki aşinaymışız gibi hissedersiniz sonra. “Bütün entelektüel pisliklerden arınmak için toplandık; Almanya’ya musallat olan bu hastalıklardan kurtulmak için” derken ağzından tükürükler saçan bir SS subayını izlerken aklınıza sizi de “bazı hastalıklardan, bazı entelektüel pisliklerden kurtarmak için” bir alana toplayanlar geliyor mudur acaba?

KIRIK CAMLAR GECESİ

Atatürk’ün ölümünün bir gün öncesinin gecesinde 9 Kasım 1938’de, Almanya’nın Stuttgart kentinde başlayan ve Almanya’nın hemen her yerinde görülen, Yahudilere karşı yaşanan vahşetin bir benzerinin yıllar sonra Atatürk’ün hayata gözlerini yumduğu kentte “6-7 eylül (1955) olayları”yla ortaya çıkacağını kim bilebilirdi?

SS Generali Heydrich’in talimatıyla, o gece Suttgart’ta daha önceden işaretlenmiş Yahudilere ait iş yerleri, ev ve ibadethane gibi yerlerin camları kırılarak tahrip edilmiş; bir sonraki gece de kundaklamalar yapılmıştı.

Kundaklama sonrası 91 Yahudi öldürülürken, çok sayıda Yahudi genci ve yaşlı olmayan zengin işadamı hapishanelere doldurulmuş ve daha sonra çalışma kamplarına gönderilmişti.

Bu Almanya’da Yahudilere karşı yapılan ilk planlı en büyük soykırım girişimiydi. 9-10 Kasım 1938'de Almanya ve Avusturya'da patlak veren, devlet eliyle düzenlenmiş bir pogromdu. Bu pogrom sözde “Herscel Grynszpan isimli genç bir Yahudinin, ailesini resmi işlem yapılmadan Almanya'dan Polonya'ya gönderdiği için Alman bir diplomatı öldürmesi nedeniyle, halkın gösterdiği anlık bir tepki” ile başlamıştı.

Almanya’daki ırkçı katliamların sorumluları toplumsal bilincin gücüyle tarihe lanetlenerek geçtiler. Peki Kahramanmaraş, Sivas, Çorum katliamlarıyla 6-7 Eylül Olayları’nın hangi eller tarafından düzenlendiğini, planlandığını, uygulamaya koyulduğunu şimdiye kadar kesin olarak bilen oldu mu?

 

HER KAPI ÇALINDIĞINDA

Film, Leisel Meminger adlı küçük bir kızın etrafında olan biteni anlatırken aynı zamanda da  ırkçılığın, faşizmin ve savaşın yıkımlarıyla karşı karşıya getirir izleyiciyi. Bir anda salondan çıkar o döneme gidersiniz ve acıyı iliklerinizde hissedersiniz.

Komünist olan annesinden ayrılmak zorunda kalan ve bir aile yanına evlatlık olarak verilen Leisel, okul çağında olmasına karşılık okuma yazmayı bile yeni ailesinin yanında ve “yeni babası” Hans Hubermann’ın desteği ile öğrenecek; bu sayede müthiş bir kitap kurdu olacaktı. Kitapların bir “entelektüel pislik” görülerek yakıldığı, tek bir kişinin sözlerinin ve yazdıklarının okunabildiği, tek bir kişinin söylediklerinin uygulandığı Nazi Almanya’sında, ya yakılan kitaplardan gizlice kurtarabildiği ya da  “yeni annesi”nin yıkadığı çamaşırları bıraktığı Vali’nin evinden “çaldığı” kendisine göre ise “ödünç aldığı” kitapları okuyarak dünyayı anlamaya çalışacaktı.

Savaşta Hans Hubermann’ın hayatını kurtarırken ölen ve akordeonu kendisine kalan Yahudi arkadaşının oğlu Max Vandenburg’u, arkadaşına verdiği bir sözden dolayı evinin bodrumunda saklamaya başladıktan sonra evinin kapısının her çalınışında irkilme yaşanmakta ve korkulu gözlerle herkes birbirine bakmaktadır artık.

Peki, siz muhalifseniz ve kapınız münasebetsiz bir saatte çalınıyorsa aynı kaygıları taşımıyor musunuz?

TAVSİYELERİ DİNLEMEK

Hubermannlar ile tanışıklığı olan SS Subayı Edel Wolfang,  hava saldırıları için uygun ev sığınaklarını araştırdığı bir gün Hubermannların evine geldiğinde, bodrumda yaşayan Yahudi genç Max’i ele geçirilmesini engelleyen Hans Hubermann’a “işinin olup olmadığını” sorar ve “pek olmadığı” yanıtını alır; “Zamanında tavsiyemi dinleyip partiye üye olmuş olsaydın, karnınızı doyurmak için karın elalemin çamaşırını yıkamak zorunda kalmayacaktı” diyen Wolfang  “Katılmak için hala geç değil Hans” diye de ekler.

11,5 milyon kişinin sosyal yardım aldığı ve iktidar partisinin üye sayısının 9 milyon olduğu bir ülkede, acaba iktidar partisine “üye yazılmak için hala geç olmadığını” düşünenlerden misiniz?

ÖLMEDEN ÖNCE BÜYÜMEK

Mahalleye ilk geldiğinde Liesel ile hemen ilgilenen ve iyi arkadaş olan Rudy Steiner futbol oynamakta, iyi bir atlet olmak için çabalamaktadır. Bu nedenle Rudy, Jesse Owens gibi hızlı koşabilmek amacıyla vücudunun her yerini kömürle siyaha boyayıp öyle antrenman yapmaktadır. Böyle bir şey Nazi Almanya’sında elbette mümkün olamaz ve yakınları tarafından Rudy’nin kulağı çekilir.(*)

Ancak, Rudy’nin koşularda birinci gelmesi SS Subaylarının dikkatini çeker ve “limon sarısı saçlı” bu çocuğun “özel askeri eğitim” için seçilmesine yol açar.

Oysa Rudy, askeri eğitime ve asker olmaya karşıdır. Yaşlı babasını da “Hitler askere alıp, götürmüştür”. Evden kaçmayı planlar, Liesel’i de yanına alarak bir göl kenarına giderler. Rudy, Liesel’e “ölmeden önce büyümek istediğini” söyler. Liesel de Rudy’e “Annemi benden Hitler aldı” der. Öyleyse ayağa kalkıp haykırmalıydılar göle ve ormana karşı: “Hitler’den nefret ediyorum. Canın cehenneme Hitler!”

Büyümeden önce ölenlerin ülkesinde, büyümeden önce öldürülenlerin ya da yakınlarının haykırışlarını kulaklarınızda hissedebilenlerden misiniz?

YAŞADIKLARIMIZIN ANLAMI NE?

Max “insanların hayatlarını tehlikeye sokmamak için” günün birinde Hubermannların evinden ayrılır. Max’in gidişine çok üzülen Liesel’i teskin etmeye çalışan Hans Hubermann yaşadıkları acıların nedenine takılır kalır: “Bu yaşadıklarımızın anlamı neydi? Max’in başından geçenler? Bizim yaşadıklarımız?”  

Sahi, hiç kimse sonsuza dek yaşayamayacağına göre, bu yaşadıklarımızın anlamı neydi? Bu kinin, bu öfkenin, bu ihtirasın, bu intikam duygusunun, bu  “diğerini” ortadan kaldırma çabasının, Bu birilerine birisini “yedirmeme” efelenmelerinin?

Film, Ölüm’ün sesiyle sona doğru yaklaşır: “Bir şeyi yaparken insanların hem güzelliklerini görüyorum hem de çirkinliklerini. Bir şey nasıl hem güzel hem de çirkin olabiliyor, doğrusu bilemiyorum. Bu noktada artık kelimeler yoktu.”

Peki siz, bir şeyin hem güzel hem de çirkin olabileceğini hiç düşündünüz mü? Yoksa bir şeyi açıklamakta zorlandığınızda “artık kelimeler yoktu” deme kolaycılığını mı seçiyordunuz?

______________

(*)1936 Berlin Olimpiyatlarında 100 m, 200 metre 4x100 metre ve uzun atlamada 4 altın madalya kazanan Owens, Adolf Hitler'i stadyumdan kaçıran atlet olarak ün yapmıştı. Çünkü Hitler yarışı 1. bitiren zenci bir atlet olduğu için stadı terk etmişti.

Yazarın Diğer Yazıları
YERİN KULAĞI
  • AB’nin yardımına sevinen siyaset!
  • Kazım Yanal ve bel altı atmak!
  • Trabzon’da ‘hayır’ mı, ‘evet’ mi önde?
  • Bakan Soylu’nun kahvaltısı!
  • Fabrikaya yol sürgünü mü?
  • ‘Salih bey çok çalışıyor!’
  • Oltan Vakfı ve Şehir Müzesi!
  • Sinan Zengin’e Çubukçu freni!
  • Ülkücüler fire vermez!
  • 400 milyonluk hayal!
1/20
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.