• BIST 88.830
  • Altın 144,433
  • Dolar 3,6361
  • Euro 3,8595
  • Trabzon 7 °C

FREEDOM HOUSE’DAN AŞAĞI

Ali Rıza Keskinalemdar

1979’da İstanbul’da sıkıyönetim vardı ve Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 1 Mayıs gösterilerini yasaklamasına gerek kalmamıştı; çünkü zaten sokağa çıkma yasağı getirilmişti o gün.

1980’den sonra da devam etti yasaklar… 1980’den önce “resmi tatil”di 1 Mayıs Emeğin Bayramı. 12 Eylül darbecileri emeğin örgütlü gücüne karşı yürüttüğü mücadelenin doğal sonucu olarak 1 Mayıs’ın “resmi tatil”ine de saldırarak, kaldıracaktı. 1 Mayıs’ın “tatil olması”, “ülke ekonomisinin 2 milyar dolar zarar etmesi” demekti.

AKP hükümeti de 1 Mayıs yasaklarına 2010 yılına kadar sımsıkı sarılıyordu; emek tabanının ve biraz da “Avrupa müktesebatına uyum yasaları” çerçevesinin zorlamalarının etkisiyle göz bağcılığı sonucu 2010 yılında çok istemese de yeniden 1 Mayıs Emeğin Bayramı günü tatil ilan ediyor, üstelik bunu reklam aracı haline getiriyordu.

2013 yılında “inşaat var”, 2014’de ise “trafiği aksatıyor” ve “terör tehdidi” bahanesiyle kapatıldı emeğin simgesel alanı olan Taksim Cumhuriyet Alanı. Oysa  Alan neredeyse tamamen araç trafiğinden arındırılmıştı ve sanırım 39 bin polisle Alanı kahramanca koruyan polis insanları mı koruyamayacaktı?

Siz ne diyorsanız doğruydu, geri kalanınkiler yalan! Su sıktınız, gazladınız, gaz fişekleriyle, copla, tekmeyle yaraladınız, berelediniz, hırpaladınız insanları; ne kazandınız? Kel – kör bir yer haline getirdiğiniz bir alanı iyice soysuzlaştırdınız, anlamsızlaştırdınız, içini boşalttınız.

“BAŞI ÖRTÜLÜ BACILARINIZI” DA GAZLATTIĞINIZA GÖRE

Onların dini inançları ve kutsalları vardı. Başları örtülüydü ve “anti-kapitalist Müslüman”dılar… Ama kahretsin ki, onlar “Geziciler” ile saf tutmuşlar ve “lanetli” olmuşlardı!

Ve üstelik 1 Mayıs’ı kutlamak için önlerinde “Mülk Allahın, Emek İşçinin, Kahrolsun Küresel Kapitalizm” yazılı pankartla Taksim’e yürüyorlardı… Taksim’de ve Kabataş’ta sözde “yüzyılın en vahşi saldırısına uğrayan” uslu “başı örtülü bacılarımızdan” değillerdi! Onlar kapitalizmin nimetlerini “iç ederken” bunlar inançları gereği “bu sistemin getirilerini” reddediyordu.

“Geziciler” asla fiske bile vurmazken, onlar “kahraman polisleri” aracılığıyla “başı örtülü bacılarını” yolda sıkıştırıp gazlayıp, fişekleyerek, tekme ve tokatlarla yerlerde sürüklüyorlardı.

Demek ki, bütün “başı örtülü bacılarınız” sizin “bacılarınız” değildi ya da onları da böldünüz; “bizden, bizden değil” diye!

“FREEDOM HOUSE DA KİM LA ?”

Bütün bunlar olurken, aynı gün, 1941 yılında kurulan ancak 1980 yılından bu yana da ülkeler bazında basın özgürlüğünü araştıran ve her yıl bir rapor yayımlayan ABD orjinli sivil toplum örgütü Freedom House, 2014 Raporu’nda Türkiye’yi “özgür olmayan ülkeler” sınıflamasına alıyordu.

“Dünya Basın Özgürlüğü Haritası”na bakıldığında açıklayıcı üç renkten biri olan mor renk, 15 yıldır üzerimizdeki sarı rengin (kısmen özgür) şeklini şemalini de değiştiriyor; doğrusu “basın özgürlüğünü” morartıyordu.  Avrupa ülkeleri arasında en kötü moraran ülke olarak 134. sıraya düşerek, en hızlı irtifa kaybeden ülke  olarak kayda geçiyorduk.

1982 Anayasası Oylamasında % 92.5 oranında “evet”, 1987 Siyasi yasakların kaldırılması oylamasında % 49.9 “hayır”, işin 5N 1K’sini hesaplamadan, işin alt yapısının neyi hedeflediğini kestiremeyenlerin Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi ile ilgili oylamada % 69 “evet”, sonradan sıkı savunucularına “pardon” dedirten torbada çorba olan 2010 Anayasa değişiklik (HSYK tandanslı) oylamasında % 58 “evet” diyenlerin egemen güçlerin ayartısına çok kolay kapılabildikleri ve nereye gittiği belli olmayan trene bir vagon olarak eklemlenerek, kafalarına göre kendilerine bir toplumsal statü sağlayarak eğlenmeye devam ettiği ülkede, başka bir sonuç beklenebilir miydi dersiniz?

Konu özgürlük ve demokrasi olduğunda, “devlet büyüklerimizin” dünyada fırça atmadığı ülke ve kurum kalmadığına göre, bu kadar “cengaver” bir ülkenin “yiğit evlatlarının” da olana bitene bakıp “Yerim demokrasinizi, özgürlüğünüzü, morunuzu, sarınızı… Freedom House da kim la? Freedom House’dan aşağı Kasımpaşa” derse, sürpriz olur mu?     

HAYALDİ GERÇEK OLDU: ÇELİK DUVARLAR…

Bunlardan dünyada 8 tane varmış; 4’ü ülkemizdeymiş… Sanırım diğer 4’ü de ülkemizde üretilip kim bilir hangi “özgürlük diyarı” ülkeye satılmıştı?

Seyyar çelik duvarlar söz konusu olan… İyi güzel de “bu çelik duvarlar, arkasındaki göstericilerin ne halt ettiğini göstermiyor ki” diyebilirsiniz… Haklısınız, göstermiyor ancak üzerinde mutlaka bir kamera koyulması akıl edilmiştir, sanırım olanı biteni kaydediyordur. Bu kameralar çalışıyor mu, canlı izleme olanağı var mı, yoksa kaydedip sonradan iz sürmek amaçlı bilinmez ama sonuçlarının bayağı eğlenceli olacağı açık.

Bundan sonra artık yeni savaş oyuncakları da stoklara katılmalı… Mesela, tekerlekli ama hızla yere de sabitlenebilen, üzerindeki çapraz profiller jiletli tellerle kuşaklanmış, arasında gaz fişeğini hareket eden nesneye kilitleyen % 100 isabet garantili silah düzeneği bulunan ince kafesli barikatlara ne dersiniz?  

KİMİN UMURUNDA 1 MAYIS?

O gün, yerine göre kurulan semt pazarları varken, Paşaköy’ün, Ömerli’nin, Kandıra’nın, Şile’nin, Beykoz’un ya da Çatalca’nın köyünden şehre indirdiği sebze ve meyvelerini satmaya getiren köylü kadın ile “açık büfe”yi andıran envayi çeşit yiyeceklerin yanına “gözleme barı”nı kuran şehirli kadın ve diğer tezgah sahibi pazarcılar, pazarı bırakıp 1 Mayıs’ı kutlamak için Taksim Alanı’na gitmeyi mi denerlerdi acaba?

Gelişen teknoloji ve bilgi birikimi “işçi sınıfı (proletarya)” kavramını kapitalist sistem potasının içinde eritip yeniden şekillendirirken 150 yıl kadar önce dillendirilmeye başlanılan “zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri”nin bulunup bulunmadığını daha rahat tartışılabilir hale de getirmiş oluyordu esasında.

Çok üretim, çok tüketmeden ayakta kalamayacağından, proletaryayı “öldürmektense süründürmenin” bir yolunu bulmalıydı sistem. Proletarya, sadece sistemin tüketim sarmalında takılı kalırken, bir türlü tam talep ile hak etme aşamasına gelemedikleri “kentsoyluluk” erişimleri, sopanın önünde asılı, asla yetişemeyeceği muzu yakalama gayretindeki figüranlığı ile yetinmek durumunda bulunmaktaydı.

Böyle bir ortamda 39 bin polisi çelik duvarlarıyla, çelik kafesleriyle, gazlarıyla, gaz fişekli silahlarıyla, TOMA’larıyla, kasklarıyla, coplarıyla, robocop kıyafetleriyle bomboş caddelerde, sokaklarda inler ve cinlerle çift kale maç yapacak şekilde, üretimden gelen güçleri kullandırılmıyorken bu kez tüketimden gelen güçlerini kullanıp evde kalmak suretiyle elleri böğürlerinde bırakarak “naniklemek”, nasıl olurdu?

Yazarın Diğer Yazıları
YERİN KULAĞI
  • 400 milyonluk hayal!
  • Hayır ve eveti neye göre vereceğiz!
  • Sağıroğlu neden cevap vermedi?
  • Yarı Maraton’u kim düzenliyor?
  • 1.5 milyon kişiye iş!
  • Tren yolu Hayal yolu!
  • Başkan da ‘pranga’ dedi!
  • Ahmet Metin Genç’in toplantısı!
  • Trabzon’da Hayır platformu!
  • TAV’dan Katar’a Türk okulu!
1/20
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.