• BIST 98.314
  • Altın 144,066
  • Dolar 3,5732
  • Euro 3,9941
  • Trabzon 11 °C

En iyi savunma saldırıdır

Ali Rıza Keskinalemdar

AKP iktidarı her alandaki başarı hikayelerine yenilerini eklemeye devam ediyor.  Hatta bu başarı hikayelerini okudukça, duydukça ısırılmadık parmağınızın kalmadığına eminim.

5 Mayıs pazartesi günü TBMM’nde “17 Aralık Büyük Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu” çerçevesinde haklarında fezleke düzenlenmiş 4 müstafi bakan için iktidar ve muhalefet partilerinin vermiş oldukları soruşturma önergelerinin görüşmelerinde, müstafi 3 bakan kendilerini “savundu”; dördüncü müstafi bakan ise kendini savunma gereği duymadı. Bu müstafi bakan, Erdoğan Bayraktar’dı.

İçlerinde Erdoğan Bayraktar’ın oğlunun da bulunduğu 60 kişinin suçlandığı TOKİ ağırlıklı soruşturmada, davayı açan savcının iktidar tarafından yapılan baskıyla değiştirilmesi sonucu göreve getirilen yeni savcının “elde edilen delillerin hukuka uygun olmadığı” gerekçesiyle “takipsizlik” kararı vermesi, hiç kuşku yok ki bir sürpriz içermiyor. Diğer müstafi bakanları ilgilendiren soruşturmalarda da benzer takipsizlik kararlarının çıkması beklenebilir elbette.

Ancak müstafi 3 bakanın kendilerini savunurken okudukları metnin üslubu, sanırım hiç kimseye yabancı gelmemiştir. Bu metni kaleme alanların ya da yazılmasına yol gösterenlerin Başbakanın miting metinlerini hazırlayanlardan en azından esinlendiğini söylemek hiç de zor değil. Bu metinleri hazırlayanların arkalarına aldıkları rüzgar da futboldaki “en iyi savunma saldırıdır” anlayışıyla oluşmaktadır.

Gerçi futbolda haldır haldır saldırıya geçtiğinizde alan bağlantılarınızı kurmakta karşılaşacağınız zorlukların sonucu saldırılarınızın bu kez kalenize gol tehlikesi olarak dönme olasılığı her zaman yüksektir ama konu iktidarın “algı yönetimi başarısı” olduğunda böyle bir tehlikeden söz etmek mümkün olmuyor.

ZEYTİNYAĞI GİBİ

Diğer 3 müstafi bakanın soruşturmaları duruyorken Erdoğan Bayraktar’ı zorda bırakan soruşturma için TBMM görüşmelerinden önce “takipsizlik” kararı verilmesi, moda deyimle tamamen “manidar” görünmektedir. Eğer bu “takipsizlik” kararı acilen çıkartılmamış olsaydı, Erdoğan Bayraktar’ın da kürsüye çıkıp yüksek hararetle kendini savunmasını bekliyor olacaktık.

Anımsayacağınız gibi 17 Aralık Operasyonu’ndan 8 gün sonra istifa ettirilen 4 bakan arasında yer alan Bayraktar, istifası sonrası kendisine Başbakan tarafından yapılan istifa baskısı karşısında isyan etmiş ve bir tv kanalındaki canlı yayında “Bakanlığım sırasında ne yaptıysam Başbakanın emirleriyle yaptım. Ben istifa ettiysem, benden önce ilk olarak Başbakanın da istifa etmesi gerekirdi” demişti.

Demek ki yapılan işlerde bazı dolaplar dönmekteydi. Yoksa kalkıp bu tip sözleri söylemek kolay olabilir miydi? Dahası eğer soruşturmanın Bayraktar tarafındaki bölümüne “takipsizlik” kararı verilmemiş olsaydı; Bayraktar kürsüye çıkıp diğerlerinin benzeri şekilde “zeytinyağı gibi su yüzüne çıkacak” saldırgan bir konuşma yapması durumunda, “o zaman hangi nedenle Başbakanın da istifa etmesi gerektiği” konusu kendine sorulmayacak mıydı? Tarihe geçen Bayraktar’ı Başbakansız, Bayraktar’sız da Başbakanı sorgulamak bu anlamda mümkün değildi.

E. Bayraktar’ın hangi nedenlerle “geceler boyu ağladığını” ya da olanın bitenin suç olduğuna karar verip Başbakanın da istifasını istediği açıklamalarından sonra, “özür dilettirilip” hizaya getirilirken Başbakan ile aralarında ne konuşulduğunu hatta hangi koşulla “af edildiğini” belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. 

‘ Mertliği, onurluluğu,  Trabzonluluğu” bir gün bile sürmeyen müstafi bakanın “geceler boyu ağlayıp” vicdan azabı çekmesine gerek yok… “Takipsizlik”ten yırtmak yerine gerçekten kendine atfedilmeye çalışılan değerlerin hakkını vererek bir kez “tekere çomak sokması”, “geceler boyu ağlamasından” daha iyi bir eylem olmayacak mıdır?

DOĞRUYU GÖSTERMEYEN SAAT

Zafer Çağlayan 5 Mayıs’ta TBMM’ndeki savunmasından önce AKP grubunda soruları yanıtlarken yaptığı konuşmada “Saati gazeteden beğendim, o sırada yanımda olan Reza Zarrab da bu saati beğendiğimi duyunca, yurt dışındaki adamlarıyla bana aldırdı” demiş…

Bitmedi. TBMM’ndeki önerge görüşmeleri sonrası kendini savunurken de son derece saldırgan tavırlar içinde, elindeki beyaz bir kağıdı sözde faturası diye yarım saniyelik sürede kaldırıp indirerek, “Saatin faturası Reza Zarrab’ın adına ama garantisi benim adıma. Parasını sonradan Reza Zarrab’a ödedim, garantisi de benim adıma çıkartıldı, mal beyanımda da gösterdim” dedi bu kez.

Oysa yerel seçimlere gidilirken seçim bölgesi olan Mersin’de “aklama paklama turları” sırasında çıkartıldığı seçim kürsüsünde “Reza Zarrab’tan böyle bir saat almadım. Bunu söyleyen kanıtlamak zorundadır. Kanıtlayamayan müfteridir, şerefsizdir, namussuzdur” sözlerini montajsız, dublajsız ve kumpassız söyleyen de müstafi bakan Çağlayan’ın ta kendisiydi!

Aynı kişinin çeşitli zaman diliminde birçok yerde yaptığı açıklamalardaki çelişkiye bakarak, saatin zembereğinden boşalan akrebiyle yelkovanının işlevsizliğinde başıboş hareket ederek hiçbir şekilde doğruyu göstermemesi gibi yaptığı açıklamaların içinde de  “doğrunun” varlığını aramanın nafile bir çaba olduğundan kuşkunuz kalmış mıdır acaba?

SAHİ, “DENİZ FENERİ DAVASI”NA NE OLDU?

Anımsayın; yıllar önce Almanya’da patlayan ve Alman yargıçların oradaki soruşturmaları tamamlayıp suçu sabit görmelerine karşın, “Asıl failler Türkiye’de diyerek” dosyaları ülkemize göndermeleri sonucu “nur topu gibi bir Deniz Feneri Davamız” olmuştu. Bunun üzerine Cumhuriyet savcıları harekete geçmiş ve iktidara yakınlığı ile de bilinen derneğin yetkilileri hakkında soruşturma başlatmış; çıkartıldıkları mahkemede de tutuklanmalarına karar verilmişti. 

Bunun üzerine iktidarın baskısıyla söz konusu savcılardan dosya alınarak başka savcılara vermiş, davanın içeriği sulandırılmış ve kulağının üzerine yatırılmış; tutuklananlar hemen serbest bırakılmış, üstüne üstlük davayı açan ilk savcılar hakkında da “resmi evrakta sahtecilik” ve “görevi kötüye kullanmak” suçlamalarından dolayı dava açılmıştı.

Davayı yürüten bu üç savcı yargılanmış ve beraat etmişlerdi. “Deniz Feneri Davası”nın ne aşamada olduğunu bilen ya da merak eden kaldı mı bilinmez ama  adı geçen davanın başına gelenleri görünce 17 ve 25 Aralık soruşturmalarının aynı akıbete uğraması olasılığını tartışmaya gerek de yok sanki.

LOKOMOTİF

“Bütün bu yazılanların, doğruyu bulmaya çalışmanın, yolsuzluğu ve rüşveti önlemenin bir anlamı var mı” diye düşünmeden edemiyor insan. Sahi, sonuca varsanız da bir süre sonra aynı noktaya dönülmesi, yeniden aynı olumsuzluklarla karşılaşılmasının mücadele gücünü ve azmini sekteye uğratarak karamsar havayı oluşturduğu dışında farklı bir düşünceye sahip misiniz?

Usulsüzlüklerin, yolsuzlukların, rüşvetlerin, zimmetin eğer siyasi bir payanda olmaktan öteye çoğunluğa en çok bunun kırıntıları reva görülse de, ekonomik gelişmenin, büyümenin ve zenginleşmenin bir lokomotifi, taşıyıcısı olduğu konusu, toplumun önemli bir kısmı tarafından kabullenilme ve biat pozisyonunda çakılıp kalınmasına neden olmuşsa, mücadelenin uzun bir süre daha beklemesi ya da daha çok sancılar yaşanması kaçınılmaz demektir.

Hani “Gezi Eylemleri” ile birlikte daha çok gündeme gelen “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” sloganındaki “mücadele”nin sürekli başlangıç noktasında patinaj çekmesinin en önemli nedeni de bu olsa gerek!

Sistemden beslenenlerin, peşlerine taktıklarına sopanın ucundaki muzu gösterip torbadaki yem kırıntılarıyla yetinmeleri gerektiğine koşullandırmaları ile sopanın ucundaki muza bir gün ulaşacaklarının hayalini kurarak, ömürlerini sistemden beslenenlere “bu uğurda feda edenlerin” aralarındaki çelişkinin biterek çatışmaya dönmesi sonrası “tekere çomak sokmalarını beklemek” dışında, ülkede temiz bir siyasi, ekonomik ve toplumsal gelecek çizmenin başka yol ve yöntemi yok mudur dersiniz?

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.