• BIST 98.314
  • Altın 144,066
  • Dolar 3,5732
  • Euro 3,9941
  • Trabzon 11 °C

BIDEN, "BOŞBOĞAZLILIK" İLE NİYE BAYDIN

Ali Rıza Keskinalemdar

Sen tut, IŞİD mışıd, kart kürt derken kapağı Ortadoğu’ya atacağın hamleleri yapabileceğin/yaptırabileceğin tezkere tam istediğin gibi çıkmışken “müttefiğinin ipliğini pazara çıkart”!

“Müttefiğin” de “Eğer bu sözleri söyledi ise benim için tarih olmuştur” diyerek seni sözüm ona defterden silmeye kalksın!

Oysa her ikiniz de çok iyi biliyorsunuz ki, ne siz “müttefiğinizi” “deliğe süpürebilirsiniz” ne de “müttefiğiniz” sizi “defterden silebilir”…

Yoksa siz de “müttefiğiniz”den çok fena “ilham” mı aldınız?

Onların, sayenizde ülkede çok iyi iş çıkartan “Algı Mühendisliği” ve “Toplum Mühendisliği” uygulamalarının “protokoldeki” yansımalarının başkalarınca kullanılmasına bu kadar alınganlık göstermesi neyin nesi acaba?

Siz “müttefiğinizin”, “müttefiğinizin” de sizin nelerinizi ne kadar bilebildiğini, doğrusu çok net bilebilmemiz mümkün değil… Ama aranızda neler konuşulduğunu genel olarak basına yansıdığı kadarıyla bilmekteyiz.

Sizin iç politikada ikinci, üçüncü, dördüncü, vs. adamlarınıza yaptırdığınız bir takım işleri onlar da size özenerek esasında ikinci, üçüncü adamlarına yaptırıyorlardı; işin doğrusu nasıl tepkiyi azaltmak ve / veya bölmek amacıyla toplumda “infial yaratabilecek” şeyleri önce basına sızdırıp sonradan yalanlamaya kadar vardıracak açıklamaları yaptırıp “gazı alınca” tokadı patlatıyordunuz ya, “müttefikleriniz” de size aynısını yapıyordu işte!

İkinci, üçüncü adamlarına “gerçeği” ya da söylemek istediklerini söyletip sonra iş ota bulaşıp “politik gaf mertebesinde” görülünce bu sefer yarım ağız “özürle” işi kurtarıp, hiçbir şey olmamış gibi “enseye tokat” muhabbetlerine devam etmekte bir tuhaflık görmüyorlardı.

İç politikada da yolsuzluk ve rüşvetten tutun her türlü skandala her türlü gafa rağmen yaprak kımıldadığı olmuyordu; herkes aynı pişkinlik ile durduğu yerde daha da güçlenerek kalıyordu!

ABD’nin ikinci adamı Biden, Harvard’da yaptığı konuşmada "Esad'ı devirme ve bir Sünni-Şii vekalet savaşı çıkarmada çok kararlıydılar. Esad'la savaşacak herkese yüz milyonlarca dolar para ve on binlerce ton silah akıttılar, El Nusra, El Kaide için destek olacak, dünyanın diğer yerlerinden gelen cihadistlerin aşırı unsurlarını kabul ettiler." derken Türkiye’yi işaret ediyor ve o zamanlar başbakan olan Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olarak BM toplantısı için geldiği New York’ta kendisiyle yaptığı görüşmede “hatasını itiraf ettiğini” belirterek şunları söylüyordu:“Ve Türkler de, eski dostum Cumhurbaşkanı Erdoğan bana ‘Siz haklıydınız. Biz çok kimsenin geçişine (Suriye’ye) izin verdik’ dedi ve şimdi sınırlarını kapatmaya çalışıyorlar. Yani bu fikir, bir şekilde ABD’nin daha erken şekilde harekete geçebileceği ve ılımlılara yardım edebileceğimiz konusu hayali. Eğer şimdi füzesavar vermiş olsaydık ne olurdu hayal edebiliyor musunuz? El Nusra, El Kaide, Horasan ve IŞİD gruplarının eline geçebilirdi.”

Ortada bir “özür” var ama işin ve söylenenin özüne ilişkin bir özür değil bu. Daha çok ABD’nin ikinci adamının aralarında geçen bir konuşmayı belki de siyaset protokolü gereğince “hiç söylenmemesi gerekirken”, üstelik “tezkere ile ilgili işler çok yolunda gidiyorken” pattadanak açıklamasından kaynaklanıyordu. Bu tip “boşboğazlıklardan" başka anlamlar çıkartmak gerekir mi dersiniz?

Baksanıza adam çıkmış “şimdi füzesavar verseydik, El Nusra, El Kaide, IŞİD gruplarının eline geçebilirdi” derken neyi ima ediyordu sizce? Şeytan nasıl da kuşkuları insanın kafasına dolduruyor, değil mi? Yani diğer silahları birilerine vermişler, onlar da silahları “bu gruplara” mı nakletmişlerdi? Şimdi kalkmışlar iyi ki silahların daha ağırlarını vermemişiz mi demeye getiriyorlar?

Birbirlerinden haberdar olmadıklarını düşünmek zor elbette; ne yemeği pişiriyorlarsa artık, kotarırken de hepsi oradalar!

Biden’ın durup dururken “boşboğazlılık” etmediği bir gerçek de, bakalım altından başka “çapanoğulları” çıkacak mı?

 

KİMDİR BU HAİNLER?

Futbol kritiği yazmama kararım vardı; bir anlamda buna uymaya çalışarak son Karabükspor yenilgisiyle Trabzonspor’da alevlenen tartışmalarda sadece bir iki soru sorup çekileceğim.

Ülkemizde bütün kurumlar vesayet altında iken spor kulüplerinde de vesayetsiz yöneticilik yapmanın zorluğunu tartışmaya gerek yok sanırım. Trabzonspor bu vesayeti ağırlıklı 2008’lerden beri taşıyan bir kulüp olarak bugünkü kriz günlerine geldi. Aşamaları özetle geçelim…

İlkin Ersun Yanal’ın “nokta atışı” transferleriyle 2008-2009 sezonu için önemli ölçüde kadrosu yenilenen Trabzonspor’un, gerek ara transferde yine bizzat Yanal’ın ısrarla alınmasını istediği Yusuf Şimşek’i anlamsızca Beşiktaş’a kaptırılması gerekse de “derin Trabzonsporluların içeriden çalışması” sonucu siyasetin kulübün duşlarına kadar sokulmasına içerleyen Yanal’ın “iki kez havaalanından geri döndürülmesi” ve son beş haftaya girilirken de istifa etmesi gibi olumsuz etkenler sonucu şampiyonluğu rakibine altın tas içinde sunuşunu bir kenara not edelim.

İkinci olarak Yanal’ın 2008-2009 sezonunun bitimine 5 hafta kala istifa etmesinden sonra yönetimin teknik kadro seçiminde dik duruş sergileyememesinin ardından Aralık 2009’da Şenol Güneş’in apar topar Kore’den takımın başına getirilmesi, Jaja ve Burak gibi katkı yapabilen oyuncuların 6 ay arayla takıma katılması sonucu 2010-2011 sezonunda yeniden şampiyonluk potasına girilmesiyle birlikte zaman zaman “imalı, serzenişli ve rahatsızlık dolu” olsa da Güneş ile yaklaşık  3 yıllık bir “stabilizasyon dönemi” yaşandığını belirtelim.

Sonrasında eski ile yeni yönetimin yaptığı seçim ve duruş hataları hem transferde hem de teknik direktörlerde verimin yükselmemesinin nedenleriydi.

Mustafa Reşit Akçay’ın istifasıyla birlikte yardımcısı Hami Mandıralı başa geçecek ve takımı 10. iken alıp ilk üç için yarışacak hale getirecek, ligi kıl payı dördüncü bitirecek ancak şu veya bu nedenle beğenilmeyecekti. Uzun süredir yönetimin dillendirdiği ve biraz da “Dünya Kupası başarısından” sonra nazlanarak, “rica minnet” ve kerhen “evet” diyerek gelen Halilhodziç ise sürekli negatif tavır takınarak, takımdaki başarısızlığın da perçinleyicisi olacaktı!

Trabzonspor Karabükspor’a 3-0 yenilerek 5. hafta sonunda puan cetvelinde kırmızı bölgeye yani düşecek takımlar grubu arasına demir attı. Bu karşılaşma bittiğinde Halilhodziç uzun süre yedek kulübesinde oturdu; yardımcısı ile “istişare” ettikten sonra maç boyu takımı desteklemekten bıkmayan taraftarın önüne giderek “özür diledi”. Maç sonu Ligtv’ye yaptığı açıklamada kullandığı "Kelimeleri bulmak zor, bu utanç verici,  bu ihanet" sözleri ise ilginçti.

Sahi kimdi bu hainler? Kimdi bu “utanç” tablosunun sahipleri?

Ana oyuncu grubunun yaklaşık % 90’ını değiştiren, takımı neredeyse tamamen dağıtan transferleri yapma kararını alanlar (başkan, yönetim, ceo, transfer komitesi, vs.) mı?

Yeni gelen ve daha hazırlık maçları sonrasında teknik direktörleri tarafından beğenilmeyerek “bana 9-10 iyi oyuncu lazım” denmesine yol açan futbolcular mı?

Aylar öncesinden geleceği belli olup Trabzonspor’un eski maçlarını izlediği söylenen ama geldiğinden beri başka gezegende yaşadığı hatta verdiği demeçlerde sürekli çelişik ve melankolik takılan, “transfere doymayan” Vahid Halilhodziç mi?

Yoksa adını hep duyduğunuz “derin (ya da moda deyişle ispiyoncu) Trabzonsporlular” mı?

Kim?

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.