• BIST 97.533
  • Altın 145,761
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • Trabzon 16 °C

GIRTLAKLANMAK İSTER MİSİNİZ?

Ali Rıza Keskinalemdar

Eğer “gırtlaklanmadıysanız” hala… “Gırtlanlanmak” ister misiniz?

O zaman 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’nde gideceksiniz iktidar partisi dışında bir partiye oyunuzu atacaksınız, iktidarın el değiştirmesini sağlayacaksınız ve boğazınızı birilerine uzatacaksınız…

Kime mi?

Mesela, üç dönemdir AKP milletvekili olmasına rağmen “bakanlıkla taltif edilmeyi beklese de bir türlü bakan yapılmamasına, hatta bakanlık istedi diye ayıplanan, kırgın olan ama asla küslük dozunda da bulunmayan” Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Burhan Kuzu’ya…

Peki niye sizi “gırtlayacak”, biliyor musunuz: AKP’ye oy atmayıp dolaylı olarak “Başkanlık Sistemi”ne yol vermeyerek “Başkanlık diktatörlük getirir” demeye getirdiğiniz için.

***

Biliyorsunuz, AKP iktidara geldiğinden beri 12-13 yıldır “Anayasa”yı orasından burasından değiştirdi, eğdi, büktü. Hatta yine AKP’lilerin “akıl hocalarının” deyimiyle “Anayasa’nın değişmeyen yeri kalmadı, yamalı bohça oldu; tamamıyla yeni bir anayasa yapmak şart oldu”!

4 Şubat 2015 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Ahmet Hakan’ın Prof. Dr. Burhan Kuzu ile yaptığı söyleşinin içeriğini okuyunca, ister istemez kendinizi bir garip hissediyorsunuz; yoksa “bizim yaşadığımız yer başka bir ülke mi” diye sormadan edemiyorsunuz.

Acaba hafiften dalgasını mı geçiyor Prof. Dr. Kuzu, hani “küs” ya, bir nevi “intikam” olabilir…

Prof. Dr. Kuzu’ya göre “Başkanlık Sistemi’ne geçmenin gereğinin” en önemli nedeni, “Meclis’in denetim, kanun ve bütçe yapamamasından” kaynaklanıyor.

Bunun gerekçesinde ne gösteriyor, bir bakalım: “Hükümet, parlamentodan çıkıyor… Parlamentodan çıkınca da… Bakanlar ile milletvekillerinin kankalığı söz konusu oluyor. Bu nedenle milletvekilleri, kendi partilerinden olan bakanların aleyhinde oy kullanamıyorlar. Bir denetim olmuyor yani. Evet, şeklen gensoru müessesesi var ama bu müessese çalışmıyor”.

Meclis’in niye denetim yapamadığı anlaşıldı değil mi?

Peki Meclis’in niye kanun yapamadığını biliyor musunuz? Buyurun: “Kanun yapma yetkisi şeklen Meclis’te. Hazırlığında yok. Müzakeresinden yok. Arka planda ne olmuş, haberi yok.(…) Aslında (kanun tekliflerinin)yüzde yüzü hükümetten geliyor. Milletvekilleri ne yapıyor? Grup başkan vekillerine bakıyor. Grup başkan vekilleri parmağını kaldırıyorsa kaldırıyor, indiriyorsa indiriyor”.

Şaka değil bu parlamenter sistemin kabahati oluyormuş Kuzu’ya göre… Söylediği doğru da acaba yıllardır şimdi “tu kaka” ilan ettikleri sistemi bu haliyle kim yarattı?

Gelelim Meclis’in bütçe yapamaması meselesine… Kuzu şöyle diyor: “Para musluklarının milli irade adına Meclis’ten geçmesi gerekir. Şu anda öyle oluyor ama ne önerge vererek azaltmak mümkündür bütçeyi ne de çoğaltmak… Bütçe konusunda da hükümetin dediği olur. Bütçe görüşmeleri aslında bir seremonidir”.

Yok, yok bayağı bayağı dalgasını geçiyor Prof. Dr. Burhan bey, artık kim alınganlık gösterirse göstersin! Bunda artık bakan bile olamadan milletvekili defterini kapatacak olmasının “küslük dozunda değilse bile kırgınlığının bulunması”nın etkisi midir nedir bilemeyiz ancak söylediklerinin “Başkanlık Sistemi”nin gerekçeleri sayılması çok komik kaçmıyor mu?

***

Bu ülkede esasında bağımsız olması ve bağımsız karar alması gereken kurumların tamamını ilginç bir şekilde “haklarıymış” gibi kendilerine bağladılar, 12 Eylül faşizminin yasalarına bel bağladılar, seçim ve siyasi partiler yasalarında hiçbir demokratikleşme sağlamadılar, kusursuz biat koşuluyla milletvekili seçtirdiler sonra kalktılar “parlamenter sistemin ne kadar kötü bir şey” olduğunu ispatlamaya soyundular.

Kısaca minareyi çaldılar, kılıfı da çok önceden hazırladılar…

***

Prof. Dr. Kuzu, kafasında (ya da onların kafası hep o yönde mi çalışıyor desek) gerçekleri o kadar ters yüz etmiş ki, kendi / kendileri de acaba söylediklerine inanıyor mu / inanıyorlar mı diye insanın sorası geliyor.  

“Başkanlık Sistemi”ndeki “güçler ayrılığını” nasıl tanımladığına gelin bir bakalım: “Başkanı ve Meclis’i doğrudan halk seçer. Böylece halkın oylarıyla seçilen iki güç oluşur: Yürütme ve yasama… Milletvekillerinin bakan olma beklentisinin olmayacağı ve Hükümet de Meclis’ten çıkmayacağı için yürütmenin yasamayı hegemonya altına alması mümkün olamaz. Bakanlar Meclis dışından başkan tarafından getirilir. Dar bölge sistemiyle seçilen milletvekillerinin yeniden seçilmek için genel başkanlarına ihtiyaçları yok. Parlamentonun görevi yasa yapmak, başkanın görevi yapılan yasaları uygulamak… Başkan yasa yapamaz, yasa tasarısı getiremez”.

Ya “karşılıklı fesih” işine ne dersiniz?: “Eğer Meclis kanun çıkarmazsa ve işleri tıkarsa, başkanın seçim kararı alma hakkı var. Bu durumda kendisi için de seçim yapılıyor. Yani hem Meclis hem başkanlık seçimi yapılıyor… Aynı zamanda Meclis de Başkanı görevden alabiliyor. Parlamento ‘Bu başkan biraz deli galiba, ne yaptığı belli olmuyor, abuk sabuk şeyler yapıyor’ diyebilir ve başkanlık seçimine gidebilir. Ama tabii Meclis de seçime gitmek zorunda”.

Sevdiniz mi “Başkanlık Sistemi”ni? Ne “şeker”, ne “eğlenceli” değil mi? "Deli deli kulakları küpeli" şarkısını da söylerler artık.

***

12 Eylül 2010’daki “Referandum”un niye  yapıldığını anımsayan var mı? Peki niye “evet” ya da “hayır” dendiğini bilen? Ya bu referandumda değişiklik yapılan 25 anayasa maddesinden birini aklında tutan?

Bakın, 2002’den bu yana Anayasa Komisyonu Başkanlığı’nı yürüten Prof. Dr. Kuzu, 2010 Referandumu eğer kabul edilmezse, ne olacağını şöyle açıklamıştı 2010 yılı temmuzunda: “Türkiye'de sivil kıyafetli görünmez rütbeli orgeneraller bulunuyor, bu nedenle sivilleşmenin önünün açılması gerekiyor.  Anayasa değişikliği geçmezse Türkiye'de Ergenekon türü yapılanmaların hızla artacak ve çeteler daha da gün yüzüne çıkacaktır. Anayasa değişikliği konusunda bilgi kirliliği oluşturulmaktadır. Hukukçuların doğru bilgiyi kamuoyuna aktarması gerekmektedir”.

O zamanlar da “ağızlarından bal damlıyordu”; HSYK ve Anayasa Mahkemesi’ni sözde “sivil kıyafetli görünmez rütbeli orgeneraller”den temizleyecekler, “yeni demokrasi”yle birlikte “yeni Türkiye’ye” geçeceklerdi! % 58 ile halkı “evet”lendirdiler ama iki yıl kadar sonra zurna “zırt” dedi. Bu kez “aldatıldıklarını” söyleyiverip, “sıyrıldılar” güya işin içinden… “Çetelerle, sivil kıyafetli görünmez rütbeli orgeneraller ile savaşırlarken”, bu kez başka “çeteler, alçaklar, namussuzlar, haşhaşiler, vatan hainleri, darbecilerle” koyun koyuna aynı naneli çorbayı pişiriyorlarmış da meğer “saflıklarından” anlayamamışlar… Tabii ki, hakkında ayet yok ya, HSYK da Anayasa Mahkemesi de “paralel yapılanma” oluverdi ve yeniden “sil baştan” yaptılar ama “hep doğrucu Davut” kalmayı başardılar. Bu da olsa olsa “Türk tipi” ile açıklanabilirdi zaten!

***

Şimdiye kadar iktidarın her “torbalı” yasasına “körün ezberlediği taş” gibi yapışan halkımızın bu kez haziranda yapılacak seçimlerde ne kadar “gırtlaklanmaktan” korktuğunu da anlamış olacağız. Muhalefete kendi yaptıklarını onaylatabildiklerinde “eyvallah” diyen ama her karşı görüşte ya da  kendi yasalarını dikte edemedikleri sürece de“yasa yapacaktık ama masadan kaçtılar” diyerek “gırtlaklamaya” kalkan bir iktidarın biçeceği “demokrasi elbisesi” de ancak birine uygun olacaktır.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.