• BIST 89.809
  • Altın 145,306
  • Dolar 3,6167
  • Euro 3,9083
  • Trabzon 5 °C

BEDELİ ÖDENEREK YAŞANDI ZATEN

Ali Rıza Keskinalemdar

Şimdiye kadar…

Bedelini ödeyerek yaşadık zaten…

Geçtiğimiz yolun, içtiğimiz suyun, aldığımız havanın, girdiğimiz hastanenin, okuduğumuz okulların, kullandığımız elektriğin, kazandığımız her kuruşun, aldığımız her şeyin bedelini ve vergisini ödeyerek yaşadık.

Muhalif olmanın, siyasetten nemalanmamanın, namuslu kalmaya çalışmanın, çalmadan, çırpmadan, bizim olmayan hiçbir şeye el uzatmadan yaşamanın bedelini ödedik.

Bize öyle öğretti ebeveynlerimiz… “Evinin bahçesinde olan meyve ağaçlarıyla yetin, komşunun bahçesindekilerde gözün olmasın” diye tembihleyip durduklarından, komşu bahçelerindeki bir incir dalına bile “uzanmadan” büyüttüler bizi…

Şehrin en düzgün, en okkalı arsası devlet tarafından zor alım ile değerinin çok altında kamulaştırıldığında bedelini ödedik zaten.

Hazineden arsa kapma, devletle ortak “lüpleme” becerisi içinde olmadığımız için bedelini kat be kat ödeyerek yaşadık.

Akla, bilime, vicdanımıza uymayan hiçbir şeye evet demediğimiz için hiç düşünmediğimiz kadar bedel ödeyerek hayatta kalmayı sürdürdük.

Ömrümüz boyunca büyüklerimizden dinlemediğimiz kadar masal dinlediğimiz siyasileri yeteri kadar finanse ederek ve onlara can suyu vererek hayatiyet sağlarken, akıl almaz bedeller ödemek durumunda kaldık.

Çevreye verdikleri zararları gizlemek için, yatmadan önce pışpışlanan bebekler gibi koca koca adamların, koskocaman insanlar olarak bize, göz göre göre anlattıkları yalanları dinlerken ödediğimiz bedellerin sağlığımızdan neler götürdüğünü doğru dürüst ölçemedik bile.

Herkesin kazanabileceği yalanını bıkmadan anlatırlarken, “başka bir dünya mümkün” demeye kalkanların zulme uğradığını gördüğümüzde ödediğimiz bedelin haddi hesabı olmadı.

Dosdoğrusu, post moderni, dost moderni derken darbelerin mengene etkisiyle sivil vesayetin kırbacı arasında bitmek bilmeyen bedeller ödeyerek yaşadık.

“100 milyon olup komşusunu tükürükle boğma” düşüncesindeki ile “en az üç çocuk doğurun, üç de yetmez beş tane doğurun” talimatlarını ayet gibi beyinlere çakan “devlet büyükleri”nin arasında gaza gelenlerle uğraşırken bitmeyen çileler gibi bitmeyen bedeller de üstümüze yapışıp kaldı.

Birileri devleşirken elbette birilerin cüce kalması gerekiyordu… Herkesin aynı anda palazlanma olanağı yoktu… Size ölümü gösterip sıtmaya razı ettiklerinde “çok şükür”cü kesilerek bedelinizi misliyle ödemiş olacaktınız zaten. “Ne uzayıp ne kısalma”yı hayatınızın odağına aldığınızda, esasında  kısalmanıza rağmen kısalmadığınızı sanarak ya da böyle hissetmeniz sağlanarak “dualarınız”ı esirgememeniz istenirken yeteri kadar bedeli ödemiş olacaktınız haliyle.

“Gençler dışarı” diye bağırılarak otobüslerden indirilip ellerinizi duvarlara dayatılıp ayaklarınızı bir adım açtırarak her gün arandığınızda, defterlerinizin her sayfası didik didik edildiğinde, arkadaşlarınızı zindanlarda işkencelere tabi tuttuklarında, “mavi berelilerin” süngülerini sırtımızda parlattıklarında, “başımızdan gitsinler” diye “sevgili halkımız”ca bütün özgürlükleri ve hakları çiğneyen faşist darbecilerin anayasasına % 92,5 ile “evet” dendiğinde de bedeli fazlasıyla ödemiştik zaten.

BİRAZ DA İĞNEYİ KENDİMİZE BATIRIRSAK

Yine de her şeye rağmen “kaderimizi” kendi ellerimizle belirlemeliydik; bunca bedel ödemenin ardından…

Nazım Hikmet’in 1947 yılında Bursa Cezaevi’nde yazdığı “Dünyanın En Tuhaf Mahluku” şiiri, esasında  bizi çok güzel anlatıyor, değil mi? Bazen iğneyi kendimize batırdığımızda acı duyulmaması bundan mıdır dersiniz?

Akrep gibisin kardeşim, 
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi... 
Serçe gibisin kardeşim, 
serçenin telaşı içindesin. 
Midye gibisin kardeşim, 
midye gibi kapalı, rahat 
ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. 
Bir değil, 
           beş değil, 
                   milyonlarcasın maalesef. 
Koyun gibisin kardeşim, 
gocuklu celep kaldırınca sopasını 
sürüye katılıverirsin  
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. 
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, 
hani şu derya içinde olup, 
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf. 
Ve bu dünyada, bu zulüm 
                                  senin sayende. 
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek  
ve hâlâ şarabımızı vermek için

                 üzüm gibi eziliyorsak, 
kabahat senin, 
          — demeğe de dilim varmıyor ama — 

 kabahatin çoğu senin, canım kardeşim! 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
YERİN KULAĞI
  • K. Ersun Yanal  hayranı medya!
  • Futbol zirvesine Sümer neden gitmedi?
  • Evde yatıp para kazanacaklar!
  • Atatürk karşıtı tarihçiye ödül!
  • MHP’de iki çift bir tek!
  • TFF Trabzonspor’u haraca bağladı!
  • Fevzi Hoca’nın misafirleri!
  • ‘Evet’ platformu için işadamlarına baskı!
  • ‘Kapı kapı dolaşacağım!’
  • Bordo-Mavi basılan ve iptal edilen banknotlar!
1/20
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.