• BIST 98.314
  • Altın 144,066
  • Dolar 3,5732
  • Euro 3,9941
  • Trabzon 14 °C

BEŞYÜZELLİ YETMEYECEK

Ali Rıza Keskinalemdar

Hani derler ya “Bu sıcağa kar dayanmaz”; işte ülkede olan bitenlerin üzerine birkaç gündür kar yağmasından dolayı sanki nefes alır olduk; “hadi kar, beyaz örtüsüyle bütün pislikleri kapatır” diye umduk ama yine yok, yine yok! Gerçekten “bu sıcağa kar dayanmıyormuş”! (1985 ve 1987 kışlarını ayırarak) son yaşanan 2004 yılındaki “büyük kar felaketinden sonraki en büyük kar yağışı” sahil kesimlerinde bile 40 santimlere ulaşmasına rağmen, ülkedeki siyasi gerginliğe ve cinayet serilerine vızıltı gibi geldi. Yollarda kaldık, ağaçlar devrildi ama yine siyasetin boş gevezeliğini ve gerçek olan cinayetleri önlemeye yetmedi. Kadın cinayetlerine, kartopu cinayetleri eklendi. Yürekler yandı ve böyle giderse de yanmaya devam edecek.

Araya bir de TBMM’ndeki “kanlı kavga” girdi; “kanlı kavga”nın niye çıktığının "hiç önemi yok"… Önemli olan kimin kimi dövdüğü ya da ne ile dövdüğü… Yaralananlar ikisi kadın olmak üzere 3 HDP’li ve 4 CHP’li milletvekili… Yaralama aletleri arasında meclis tokmağı, gongu  ve çekiç (nereden çıktıysa) yanında elbette “kara dayağın vazgeçilmezi” yumruk da var.

Bir Meclis Başkan Vekilleri var ki, evlere şenlik! Güya muhalefet milletvekilleriyle dalga geçiyor; sonra yaptıkları ve tüzük suratına çarpıldığında da bu kez “şaka yaptım yahu, niye ciddiye aldınız ki” diyebiliyor…

Ya adı çok bilinen bir Grup Başkan Vekillerinin “dalga geçme” tarzına ne ad vermek lazım? Meclis’teki “kanlı kavgada” darp edilen HDP’li kadın milletvekilleri için “Kendi kendileri darp etmişlerdir” şeklindeki demeci ile herkesi “sersem” falan mı sanıyor acaba?

AKP’nin derdi biliyorsunuz “7 Haziran’da 400 milletvekiline ulaşıp, aslında bal gibi tek kişi diktatörlüğü demek olan “Erdoğan Tipi Başkanlık Sistemi”ne geçmek ve istediği gibi “at oynatmak”… Eğer 400’e 150’lilik bir Meclis oluşursa, 150’nin dayak yemekten her gün revir, her gün raporlu olmasının kaçınılmazlığını hiç düşündünüz mü? Her itirazda dayak, her muhalefet önergesinde hastanelik! İşte, bir türlü kendini sevdirip “Bakan” yaptırmayan ve “miadı dolduğundan” artık bırakmak zorunda kalacak kıdemli Anayasa Komisyonu Başkanları’na göre “Başkan’a bile zılgıt atacak Meclis”!

Boşuna değil bine yakın bürokratın, rektörün falan filanın “aday” olabilmek adına kendilerini tezgahlara seçilmek için bırakmaları… Ne dersiniz, “seçim kriterleri” arasında, iyi boksörlük, iyi çekiç sallama, iyi gonk atma, iyi tokmak sallama gibi dallardaki “sporculuk” yeteneklerine bakılır mı?

Gerçi bu “seçilme hevesi” karşısında 550 milletvekilliği de AKP’yi kesmez ya, şimdilik kapasite bu kadar! “İdare edin abilerim, ablalarım”!

KABATAŞ YALANINA SARILARAK HALA “SİYASET YAPABİLMEK”

VE “GAZETECİ” KALABİLMEK, NASIL BİR ŞEY?

Doğrusu adını da unutmuşum, şeklini şemalini de… Belki de hiç görmemiş, sadece adını ve “sorunlu” ya da bilerek “sorunlu hale getirilmiş” türbanlı bir kadının anlattıklarına, hiçbir sorgulama ve araştırma yapmadan balıklama atlamayı yeğleyip, bazı odaklardan “prim” sağlama çabasına tanık olmuşumdur…

Twitter da böyle hararetli bir tartışmadan bahsedildiği için ilgili televizyon kanalını açtığımda karşımdaki “türbanlı kadın yazar”ı görünce (asla başka bir şey aklıma geldiğinden değil) iki sözcük bir nida tümcesi oluşturacak biçimde,“Bu muymuş” diye  çıktı ağzımdan. “Kabataş yalanı” üzerinden hala top çevirip, nemalanma peşindeydi anlaşıldığı kadarıyla…

Mesela, “oradaki MOBESE kameralarının hepsinin aynı anda niye bozuk olduğu”na ve “bu kameraların işletmesinin kimin (Burada Gülen Cemaatini kastediyor) elinde bulunduğu” hususunu “bozuk plak” gibi yineliyordu.

Oysa, bir yaz günü, 19:30–20:00 saatleri arasında Kabataş’ı gözünüzün önüne getirdiğinizde, bu “türbanlı kadın yazarın yine AKP’li bir İl Başkanı’nın kızı olan “türbanlı bir kadın’ın başına gelenler”den hiç kimsenin haberdar olamayacağını ya da tanıklık etmeyeceğini düşünmenin mümkün olmadığını hemen anlarsınız.

Kabataş, Setüstü’ndeki iş yerlerinden tutun, Ayaspaşa’nın eteklerindeki yerleşim yerlerine; motor, vapur, deniz otobüsü ve tur teknelerinin yanaştığı iskelelerden tutun çeşitli lokanta, cafe ve çay bahçelerine kadar sahilde balık tutanlar, füniküler ve hafif metronun son durak yolcuları dahil sadece yerli halkın değil turistlerin de hiç eksik olmadığı canlı bir semttir.

Üstelik MOBESE kameralarının hepsinin bozuk olmadığı, birkaç açıdan “türbanlı kadın”ın hareketlerinin ve o bölgeden ayrılışı çok net görülebiliyorken, hala “Kabataş yalanı”ndan kendine bir “gazetecilik geleceği” yaratmaya çalışıyor olması, “yaptığı habere inanması ve arkasında durması”ndan çok “tükürdüğünü yalayamamaktan” başka bir şey değildir.

Söz konusu “röportaj” yayımlandığında ana akım medyada çalışan bazı “prim sever gazeteci” de olaya balıklama dalıp, “görüntülerin iğrenç”liğini dile getirmiş; bu görüşlerini köşelerine ve televizyon ekranlarına taşımışlardı. Sonra bu “gazeteciler”den bir kaçı özür dileyerek “gazeteciliğe” devam etme konusunda o olaydan sonra bir beis görmediklerini gözümüzün içine kadar sokmuşlardı! Nasıl bir “gazetecilik” ise idi bu artık!

Devrin Başbakanı da meydanlarda (elbette başörtüsü ile türban arasındaki siyasi anlam farkını hesaplayarak) “Benim başörtülü kızlarıma, bacılarıma saldırdılar” diyerek, “Ellerinde görüntülerin olduğunu ve çok yakında bunları ortaya koyacaklarını” ilan etmişti. Başbakan’ın fitillemesi sonucu olay AKP içinde büyümüş AKP İl Başkanları’ndan Kadın Kollarına kadar herkes “nümayiş”e başlamış, soruşturma ve dava açılması için girişimlerde bulunulmuş hatta zamanın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı da “Açılacak davada müdahil olacağını” açıklamıştı. Neredeyse iki yıl geçti; ne soruşturmadan ne davadan ne de filmden eser var!

Filmi unuttuysanız anımsatalım… Gezi Parkı Direnişi’nin yaşandığı günlerin birinde, iktidar partisinin İstanbul’daki bir İlçe Başkanı’nın “türbanlı kızı”, pusetteki bebeği ile birlikte Kabataş’ta hem yürümekte hem de kendisini gelip alacak olan eşini beklemektedir… O sırada birden peydahlanan “bacaklarında deri pantolon, ellerinde deri eldiven ve başlarında bandana olan bedenlerinin üst tarafı çıplak (en az) 70 erkek” (ki bunlar “Gezici”dir) “türbanlı kadına saldırır, döver, taciz eder, üzerine işerler; bebeğinin pusetini ise havaya fırlatır, bebeği de yerlerde sürüklerler. Bunu gören yaşlı bir amca ve torununu da ölesiye döverler”…

Soruşturma açılır; olay anında o bölgeden alınan sinyaller bile takip edilerek cep telefonu numaralarından ulaşılan kişilerin hiçbirinin olaydan haberdar olmadıkları anlaşılır. Sonra MOBESE kamera görüntülerinden, “yalan” ortaya “kabak” gibi çıkıverir.

Bir yalandan siyaseten nemalanmak mümkün olabildiğine göre, halkın bir kısmının da buna inanmaya şu ve ya bu şekilde yanında yer almasının hiç sürpriz görülmediği ülkede yalan üzerine kurulan siyasi tezgahların bacaklarının titremeye başladığına dair bir işaret  henüz ortada görünmüyor... Ne zaman titremeye başlayacak, o da bilinmez! Nasıl olsa her şeyi ”sineye çekmeye” hazır, ömrü leylek gibi “lak lak”a takılmakla geçen bir seçmen kitlesi varken… Gelenler de "fırsat bu fırsat" diyerek nemalanmaya devam mı edecek?

Bakalım ağızları kulaklarında “Allah, Allah” nidalarıyla seçilmek için tezgahlara kurulanların ne kadarı, aday listelerinin belirlenmesinden sonra geri dönerken, bu defa büzülmüş dudakları ve şaşkın bakışlarla “Allah, Allah” diyecekler?

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.