• BIST 90.383
  • Altın 144,560
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • Trabzon 5 °C

BİRAZ KÜL BİRAZ DUMAN DAHA ÇOK BELÂGAT

Ali Rıza Keskinalemdar

Siyasal yaşamımızda artık daha çok konuşmaya başlayacağımız başlıktaki sözcüğün ilk iki hecesiyle oluşturulan sözcükle herhangi bir yakınlığı olmadığını belirterek başlayalım. Belâgat, belâ sözcüğü gibi olumsuz bir anlam taşımamaktadır en azından ancak başa belâ olabileceği de ayrı bir gerçek.

Belâgat sözcüğünü ilk iki hecesindeki vurgudan dolayı beğenmeyenlere İngilizce ve Fransızcada benzer şekilde kullanılan retorikin de olduğunu anımsatalım.

***

Belâgat sözcüğünün anlamlarını ve kullanımını, Türk Dil Kurumu Sözlüğü ile İlhan Ayverdi’nin Misâlli Büyük Türkçe Sözlük’ünden özetleyelim…

İsim şeklinde kullanıldığında; iyi konuşma, sözle inandırma yeteneği, sözün etkili, güzel ve hitap edilen kimseye, içinde bulunulan duruma uygun düşecek şekilde söylenmesi, duruma uygun söz söyleme, etkili, güzel yerinde söz söyleyebilme becerisi olarak açıklanır.

İkinci olarak, edebiyatta; konuyu bütün yönleriyle kavrayarak hiçbir yanlış ve eksik anlayışa yer bırakmayan, yorum gerektirmeyen, yapmacıktan uzak, düzgün anlatma ve yerinde söz söyleme yollarını gösteren bilim, retorik şeklinde vücut bulur.

Üçüncü olarak, mecazî anlamda; bir şeyde gizli olan derin anlam, bir şeyin kendi özelliğini ya da bir gerçeği sadece ifade etme gücü olarak da kullanılmaktadır.

Diğer yandan Farsçada, belâgat taslayan, güzel söz söyleme iddiasında olanlara belâgat-füruş dendiğini de not ederek geçelim.

***

Nerden çıktı şimdi bu belâgat lafı diye hemen kızmayın.

Biliyorsunuz ki, eski Başbakan prompter mrompter (yani karşıdan bakanların pek göremediği cam ekranlar) de kullansa, genel kabul olarak “belâgati yüksek bir kişi”ydi.

İlkin "eski Başbakan"ın 30 Mart Yerel Seçimleri sırasında yaşadığı ses kısıklığı nedeniyle Konya’daki mitingde konuşmak üzere görevlendirdiği “yeni Başbakan”ın hitabını görünce fark etmiştim. Kurulan cümleler, hareketler, mimikler, vs. aynı tornadan çıkmış gibiydi. Ses aynı olsa, “eski Başbakan” “montaj”lanmış diyecektim neredeyse…

O zaman prompter kullanmış mıydı, doğrusu bilemiyorum ama hem kendi yerine konuşma yapmaya göndermesi hem de tarzına bakarak “işte ‘eski Başbakan’ın yerine düşüneceği isim” demiştim.

Gerçi arada, uzunluk – kısalık, zayıflık – tombulluk, yüze yansıyan tereddüt – sürekli gülermişlik gibi bazı fiziksel farklar da yok değildi ama olsundu!

O zamanların “komşu sıfırlayıcı” Dış İşleri Bakanı’nın şimdinin “yeni Başbakanı” olarak, AKP’nin 1. Olağanüstü Kongresi’nde hem de (yemin billah) promptersiz yaptığı konuşma sonrası ulusal medyanın “köşebaşı” olmuş yazarlarının “Davutoğlu prompter kullanmadan yaptığı ilk konuşmasında belagati yüksek bir siyasetçi olacağının sinyalini verdi” şeklindeki ortak kanı, müjde gibi düşüverdi hayatımıza...    

Hamd-ü senalar olsundu, müjdeler olsundu ki, “yeni Başbakan” da “belâgati yüksek bir kişiydi”!

***

Bu arada “Cumhur-baş(ba)kan” olarak Cumhurbaşkanlığı koltuğuna “ilk kez halkın oylarıyla seçilen” ve “belâgati yüksek eski Başbakan” da “dostlar alışverişte görsün” misali, daha önce Cumhuriyet ile ilgili bayramlarda “sap gibi” durduğu için oraya gitmemek adına geziler, hastalık raporları uydurduğunu unutmadığımız Ata’nın huzuruna çıkıp, “Aziz Atatürk” diye başlayıp, birilerini ve birilerini birilerine şikayet ederken, yine akrebin dereyi geçerken “tabiatı, yaradılışı” dolayısıyla kurbağayı sokması gibi sözde “zehir zemberek” şeyler yazmış Anıtkabir Özel Defteri’ne.

Mesela, “Atatürk’ün 1938’de vefatı sonrası Cumhurbaşkanı makamı ile cumhur arasındaki bağ maalesef zayıflamış”… Yani, “Abdullah kardeşi” de bunlar arasında… Piyasada müthiş bir ucuzluk mu var yoksa henüz zekamızın kavrayamadığı bir pazarlık mıdır yaşadığımız?

Mesela, “10 Ağustos'ta bu büyük değişiklik hayata girdi. Bugün halkın oyları ile doğrudan seçilmiş ilk cumhurbaşkanı görevine başlarken aslında bir kez daha cumhur ve başkanının devlet ile milletin muhabbet ile kucaklaşmasına vesile olduğuna inanıyor"muş…

İlkin Atatürk’ün zamanında Cumhurbaşkanı (CB) makamı ile halk arasında çok samimi bağ kurulmuş olduğuna dair bir durum olduğunu düşünmek zor. Zira yıllarca cephelerde savaşıp en sonunda yüzyıllarca yaşadığı “ümmet” toplumunda kendilerine biçilen “kulluk” sırasında, padişah ve yanındakilere çok da yakın olma olasılığı bulunmayan, hatta konuştukları dili bile anlayamayan bir kitlenin yüzünü batıya çevirmeye çalışırken, Atatürk’ün çok şirin olabileceğini düşünemiyorum. Zaten O’nun halk içindeyken hep düşünceli, tedirgin ve asık bir yüz ifadesiyle görüntülenmesi, kafasındakilerin hızla hayata geçirilmesindeki yavaşlık ve halkın ekonomik gelişmişliğinin bir arada yürütülememesi kaygılarından kaynaklandığı söylenebilir.

İkincisi, Erdoğan’ın “CB makamı ile cumhur arasında zayıflayan bağı, doğrudan seçilmiş ilk CB olarak görevine başlarken bir kez daha cumhur ve  başkanının devlet ve milleti muhabbetle kucaklaşmasına vesile” olduğunu söylemesi, esasında (şimdi değilse bile ileride söylemesi muhtemel haliyle) Atatürk dahil daha önceki bütün cumhurbaşkanlarının “olması gereken bu özelliği taşımadığı ve dolayısıyla o makamı hak etmedikleri” şeklinde bir sonuca götürür bizi.

Darbe dönemlerinde CB koltuğuna oturanlar ve onlara bu yolu açan basiretsiz, demokrasi yoksunu siyasi iktidarlar elbette olmaması gerekendi. Ancak olanın olasılığı bulunmadığından bunları demokrasinin karşılıklı ayıpları arasında zaten yok saymaktayız.   

"Siz ve tüm silah arkadaşlarınız İstiklal Savaşı'nın ardından, istikbal mücadelesini başlatmış. Türkiye'yi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak için büyük gayretler göstermiştiniz. Sizin başlattığınız bu mücadele 10 Ağustos tarihinde cumhurbaşkanının da halk tarafından seçilmesi ile yeni bir zaferi tecrübe etmiş olduk. Halk oyları ile seçilmiş ilk cumhurbaşkanının göreve başladığı bugün Türkiye'nin küllerinden doğduğu, yeni Türkiye'nin inşa ve imar sürecinin güç kazandığı bir gündür. Hiç kuşkunuz olmasın ki bugün, 23 Nisan 1920'de ilk adımlarını attığınız büyük Türkiye ruhunun, özünün, hayal ve ideallerinin verildiği gündür" sözleri filmi 1920'ye geri sarmak ve "benden öncesi hikaye" demek isterken gelecek adına kimsenin aklına getiremeyeceği siyasi yatırımların peşinden koşmaktan başka bir şey değildir.

Aşağıdaki sözlerde de yine aynı tehlikeli kibir tatminini görmek mümkün: 

"Türkiye bugün kadim medeniyet kaynakları ile tekrar kucaklaşmış, özüyle ve ruhu ile tekrar buluşmuştur. Hakimiyet-i Milliye'ye her zamankinden çok daha fazla güç kazandırmıştır."

***

2002'den önce hele de önem atfederken bayağı ipin ucunu kaçırdığı 28 Ağustos 2014 tarihinden önce meğer kendimizi kandırmışız... Ne medeniyetler kadimmiş ne kucaklaşma koklaşma olmuşmuş ne özüyle ruhu birleşmişmiş ne de ulusal egemenlik bir yere benzermişmiş!

28 Ağustos 2014, dünyada yeni bir çağın başladığı bambaşka bir gündür! 

***

Neyse, sözleri Ümit Yaşar Oğuzcan'a, bestesi Avni Anıl'a ait, Düyek-Semâi usulündeki Nihavent makamı söylenmesi zor şarkıyı birlikte "okuyalım":       

 

Biraz kül, biraz duman o benim işte

Kerem misali yanan o benim işte

İnanma gözlerine ben ben değilim

Beni sevdiğin zaman o benim işte.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
YERİN KULAĞI
  • Birinci yalnız kaldı!
  • İnternet sitesinin anketi!!
  • K. Ersun Yanal  hayranı medya!
  • Futbol zirvesine Sümer neden gitmedi?
  • Evde yatıp para kazanacaklar!
  • Atatürk karşıtı tarihçiye ödül!
  • MHP’de iki çift bir tek!
  • TFF Trabzonspor’u haraca bağladı!
  • Fevzi Hoca’nın misafirleri!
  • ‘Evet’ platformu için işadamlarına baskı!
1/20
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.