• BIST 97.894
  • Altın 145,758
  • Dolar 3,5755
  • Euro 3,9991
  • Trabzon 18 °C

DENİZ GİBİDİR GÖKYÜZÜ

Ali Rıza Keskinalemdar

Yorgun olduğunu düşünenlerden misiniz?

Siyasetten, miyasetten… Densizliklerden, dengesizliklerden… “Yaptım oldu”culuklardan, yapmacıklardan… İllegalteden, legalize edilmiş illegaliteden… Yorumlamadan, yorumlayamamaktan… Gelmekten, gitmekten… Kovalamaktan, kovalanmaktan… Yetişmeye çalışmaktan, yetiştirmemekten … Yeltenmekten, yeltenir gibi yapmaktan…

Trafikten… Trafikte işlenen cinayetlerden… Çevrenizdeki inşaat gürültü patırtısından… Damperli kamyonların çıkarttığı depreme benzeyen sarsıntılardan… Delme, biçme, yıkma, kırma seslerinden… Bitmek bilmeyen araç kornalarından… Sokaklara atılan çerden, çöpten… Kaldırımları parçalayan, ortalığı toza, dumana ve çamura bulayan inşaatlardan… “Yenilenme” adı altında toprağın ve yeşilliğin yerini “cascavlak” betonlaşmaya bırakmasına yol açan “Kentsel Dönüşüm”den… Sanki “Mısır’daki sağır Sultan”a duyuracakmış gibi gereğinden çok fazla ses yayan cami hoparlörlerinden…

 

YİNE, YENİDEN BAŞLAYACAKLAR

Yine, yeniden başlayacaklar… Seçim bahanesiyle ortalıkta dolaşıp ne dediği asla anlaşılmayan bangır bangır müzik sesi ya da böğürtülerle geçen parti propaganda araçlarından… Sözde propaganda yapıyoruz diyerek bastırdıkları broşürlerle yerleri kirletmelerinden, billboardlara astırdıkları afişlerle göz zevkimizi bozmalarından, bağırış ve çağırışlar arasında, orada burada, vara yoğa konuşurken, televizyon kanallarında, gazetelerde karşımıza çıkıp “zekamızla alay etmeye kalkmaları”ndan… Yine partilerin propaganda diye ağaçlar ve direkler arasına flamalarını, bayraklarını, afişlerini, dövizlerini asarak gökyüzünü kapatmalarından…

Zaten hızla yükselen betonlar arasında kaybolurken deniz, yalnızca “bir avuç gökyüzü” ferahlığında Sabahattin Ali’nin dizeleriyle özlem gidermek kalır bize: “Görmesen bile denizi, / Yukarıya çevir gözü / Deniz gibidir gökyüzü; / Aldırma gönül, aldırma.”

 

SONRASI KALIR

Her şey bitiyor, bitecek… Sonrası kalır, kalacak… Edip Cansever’in “ne kalır benden geriye, benden sonrası kalır / asıl bu kalır” demesi gibi, göçülüp gidilir…  Sonrası kalır… Sonrası merak da edilemezdir artık… “Asıl bu kalır” işte!

Biter… Her şey orada biter…

Bir futbol takımı için heyecanlanılır mesela… O futbol takımından hiçbir kimse tanıdık değildir… “Ölmeye ölmeye” bile gidersiniz… Kesseniz damarlarınızı, aynı renkteki kanın akacak olduğunu düşündüğünüz taraftarı olduğunuz takım için “Vur, kır, parçala” diye haykırırsınız… Taraftarı olduğunuz takım iyi “vurup kırıp parçalayamadığı” için maçı kazanamadığında bu kez; ya karşı takım ve taraftarlarını “vurup kırıp parçalamak” geçer içinizden ya da bulunduğunuz ortama zarar vermek… Hız alınmadıysa ve hırs yenilmediyse, bu kez kendi takım oyuncularına dönenler de bulunur mutlaka; yumurta atanlar, taş atanlar yanında dövmeye kalkanlar kadar “milyonluk eşekler” ile hakaret etmeye çalışanlar da…

Bazıları ise içine atar üzüntüsünü, kahrını, hırsını… O kadar çok özdeşleşmiştir ki “canı kadar sevdiği takımı” ile artık başarı yoksa hayat da yoktur; “nasıl bakacaktır birilerinin yüzüne”? Sonuçta bir oyunda başaramamanın üzüntüsünü kendine zarar vererek, canına kıyarak giderebileceğini düşünür.

 

HER ŞEY BİTER

Her şey biter… Artık acı çekmeyecektir. Sonuçta “kamyon yüküyle paraları götürenler” sözde kendileri için acı çeken ya da canlarına kıyanları çok anımsamayacaktır. Çünkü hayat hızla profesyonelleşip ticari bir meta haline gelirken, bazıları hala amatör kalmayı ya da “amatör ruhla” hayata bakmayı bir “marifet” saymaktadır. Onların başarısızlıklarını kendileri için de başarısızlık sayıp “bu hayat artık çekilmez” diyenler, sonrasında,  o takım oyuncularından bazılarının rakiplerine transfer olduğunda yeni takım formasındaki armayı öperken “hayallerimin takımına geldim” demelerini de göremeyeceklerdir kuşkusuz.

Sonrası kalır… Sonrası kimi zaman bir hiçtir… Kendi gerçeğinizle baş başa kalırsınız… Biter…

 

DİĞERLERİNİN “BAŞARISIZLIK HİKAYELERİ” ÜZERİNE KURULAN BİRİLERİNİN “BAŞARI HİKAYELERİ”

Diyelim ki kurumsal bir kuruluşta çalışıyorsunuz… “Genel Müdürlük”ten son derece şık giysiler içindeki (özellikle) prezentabl kadın satış denetimcileri gülümseyerek “başarı hikayelerinizi dinlemeye geldik” diyerek odanıza girdiğinde, mutlaka anlatacak başarı hikayelerinizin olması gerekir. Sizin “başarı hikayeleriniz” onların “başarı hikayesi” olacaktır zira.

Gerçekleşmiş bir “başarınız” varsa ne âlâ, “bire bin katarak” anlatırsınız ve karşınızdakinin gülümsemesi hiç eksilmez.

“Gülümsemelerini” yere düşürtmemektir sizin göreviniz. Henüz daha oluşmamış bir “başarınızı” yakın bir zamanda gerçekleşecekmiş bir başarı gibi sunarak, gülümsemelerdeki yay çizgisini asla kısaltmamalısınız.  Çizgi uzun, yay olabildiğince geniş kalmalı!

Karşılıklı yağlama / ballama da hiç eksik olmamalı tabii ki… Mesela “domestic” takılmayı bile kabullenilmeye hazırken, “international”e yelken açmak; sizi dinleyenleri nasıl da mutlu eder, değil mi?

Hayallerinizin örtüştüğü bir gerçek vardır mutlaka. Ancak gerçeklerinizin hayallerinize yetişebilme durumu ancak destekli atış yeteneğinize bağlıdır. Mesela dünya ile komşularınızla kavga dövüş birbirinize girmişken, alt yapınız ve sosyo-kültürel bünyenizi dünyaya eklemleyememişseniz bile yine oturup  “international”e yönelik yatırım yaparsanız, bazı şeyler elinizde patlamaya hazır demektir.

 

NE YAPARSAN YAPIN, AMA MUTLAKA “WIN WIN”LEYİN

Oysa icra makamında değilseniz ya da eşit koşullarda icracı olamıyorsanız ve “başarı(sızlık) hikayeniz” varsa mutlaka bazılarının “başarı hikayeleri”nden geriye başka bir şey kalmadığındandır. O nedenledir “onların konuşmaları”… Onların “kurduğu hayaller”in hep gözlerini ışık ışık yapması…

Bütün “başarı hikayeleri” birilerinin sırtında, çokça da onları ezerek yazılır. Yani herkes için “win win” yoktur! Birileri kaybederken, birileri “win win”leyecektir. Sermayenin kaybetme, incilerini feda etme hoşgörüsü olmamıştır hiç; şimdi niye olsun ki!

Her ihtişamın altında; milyonların / milyarların gasp edilmiş ya da sömürülmüş emekleri, hakları, uyutulmuşlukları, enselerine patlatılıp ellerinden alınmış lokmaları yatar. Saraylarda, dini tapınaklarda, kalelerde, kulelerde, köprülerde, yollarda, gökdelenlerde, orada, burada…

Size çoğu zaman “beyaz bir sofrada bir kere bile yemek / yemeden doyasıya / bu her dalı yemiş dolu dünyadan” göçüp gitmek kalabilir, ne yazık ki!

 

OY VERİN, SORGULAYIN, KATILIN; “TAVŞAN OLUP KAÇMAYIN”

Olsun. Her ne kadar her zaman “adam yerine konulduğunuzu” düşünüyorsanız da çok kale almayın bunu. Siz yine de elinizde kalan tek “demokratik hakkınızı” kullanın, oy verin. Oy verdiğinizde başınıza getirdiklerinizin size ne kadar “muhtaç” olduğunu, siz olmadığınızda onların da olamayacağını düşünün; gerisine koyverin gitsin.

Çünkü, gerisi şimdilik yok. Bu nedenle “1 Kasım çıtasını” çok yükseğe koymayın. İster geçmiş iktidar partisinden yana olun isterseniz muhalefetin herhangi bir renginden…

“Şapkadan nasıl tavşan çıkarıldığına” dikkat ama birilerinin “tavşana kaç, tazıya tut” tuzağına da yakalanmayın derim.

En önemlisi de, durduğunuz yerde nasıl durabildiğinizi, öz gücünüzden çok başka güçlerin payandasına ne kadar gereksinim duyduğunuzu, gerçekten çözümleyebilme yeteneğinizin olup olmadığını ciddi ciddi sorgulayabilmenizdir… Tıpkı Albert Einstein’ın şu sözlerini sorgulayabildiğiniz kadar: “Dünya; kötülük yapanlar yüzünden değil, asıl seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir”.

 

Ali Rıza Keskinalemdar’ın notu: 7 Haziran Milletvekili Seçimi sırasında yazdığım ama yayımlamadığım bir yazı. Değişen sadece gün ve ay...

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.