• BIST 106.926
  • Altın 151,429
  • Dolar 3,6718
  • Euro 4,3287
  • Trabzon 17 °C

DÜN DÜNDÜR BUGÜN BUGÜNDÜR

Ali Rıza Keskinalemdar

Anımsamışsınızdır mutlaka; “nasıl unuturuz ki” de demiş olabilirsiniz. Eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in veciz sözlerinden biridir “Dün dündür, bugün bugündür” sözü.

Siyasiler, siyaset yaptıkları sürece birçok veciz söz söyleyebildikleri halde, söylediklerinden ses getirenlerin, geleceğe taşınıp unutulmayanlarının sayıları o kadar da fazla olmuyor elbette. İşte bu unutulmayıp anımsananlara “popüler söz yığınları” adı veriliyor.

Bu veciz sözlerin içinde; “Küçük Amerika olacağız”dan “100 milyonluk, bastığı yeri titreten bir Türkiye”ye, “Kadayıfın altının kızardığı”ndan “Tüpgaz vardı da biz mi içtik”e kadar ne ararsanız vardır.

Bu anlamda ülkemiz siyasetçileri yokluk içinde çok renkli olabilmeyi, mizah yapıp “ekmek parası kazanmaya” çalışanları sürekli “grogi” durumda bırakmayı ihmal etmemişlerdir.

Siyasetçilere çok güvenip onlara gönül ya da çıkar bağlılığı gösteren gazeteciler de hiç kuşkusuz onları savuran rüzgarlara karşı arkalarında durarak değil, yeni gelenlere “gelen ağam, giden paşam” edebiyatıyla çok çabuk uyum gösterebilme konusunda bayağı deneyim kazanmışlardır bunca gel-git antrenmanı sırasında.

Mesela 12 Eylül darbesinde anında “demokrasiyi askıya alan” askerlerin arkasında hizalanan ve “akan kardeş kanını durdurduğu için” darbeye övgüler yağdıran bir çok gazetecinin yıllar sonra sözde bu darbeye karşı çıkan “En Kahraman Rıdvan” rolünü kimseye kaptırmamaları amacıyla televizyon kanallarında bacak bacak üstüne atıp endamlarını sergilemeleri acınası bir zavallılıktır esasında.

Onlar aynı zamanda 12 Eylül darbesinin halka damardan şırınga etmeye çalıştığı 1982 anayasasının % 92.5’luk “evet”çileri ve 1987 yılındaki “Siyasi Yasakların Kaldırılması”na yönelik yapılan halk oylamasının da % 49.85’lik “no, no”cularıydı. Belki de geçen 31 yılda orasından burasından çekiştirilmesine rağmen hala çağdaş, özgürlükçü bir anayasa yapılamamasının da gölgeleriydiler…

***

Anımsayın.

1997 yılı eylül ayı ortalarında Trabzon Limanı’na Yunan bandıralı bir gemi yanaşır: El Venizelos. Amaç, “Karadeniz'deki kirliliğin artması üzerine, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi ile Avrupa Komisyonu himayesinde organize edilen, (hatta o zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de bu iş için Rahmi Koç’u yüreklendiren kişi olduğu söylenen) ‘Din, Bilim ve Barış Sempozyumu’nu” Trabzon’dan başlayarak yapmaktı. Sempozyum delegeleri, Eylül ayının sonuna kadar sırasıyla Batum, Novorossiysk, Yalta, Odessa, Köstence, Varna, İstanbul ve Selanik'i gezecek, gezilen her kentte sempozyumun bir oturumu yapılacaktı.  

Geminin salonunda yapılacak sempozyum için, Yunanistan, Gürcistan, Rusya, Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan'dan 200'e yakın bilim, din ve devlet adamı uçakla Trabzon'a gelir. Yabancı konuklar havaalanında bir grup ülkücü tarafından "Çıkın gidin buradan" sloganlarıyla karşılanır. "Geri dönün" sloganlarına kimi göstericilerin fırlattığı taş parçaları da eşlik eder. Bir başka grup ise büyük boy Türk Bayrağı açarak sempozyumun yapılacağı geminin demirli olduğu limana doğru yürüyüşe geçer. Sempozyuma katılan Fener Patriği Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeus'un “Trabzon'u Bizans kenti ilan etmeye” çalıştığını ileri süren göstericiler; "Patrik halkı kışkırtmaya geldi" yazan bültenler dağıtırlar.

Katılımcıları arasında, Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, işadamları Rahmi Koç ve Ağa Han, Ürdün Prensi Hasan bin Tallah, Dünya Bankası yetkilileri ve din adamlarının da yer aldığı sempozyum başlar başlamasına, Sempozyum’un açılışında söz alan konuşmacılar, "giderek kirlenen ve canlı hayatı yok olmaya başlayan Karadeniz için herkesin ve her kesimin el ele vermesi gerektiğini" ifade eder ve "bunun için, bilim adamları kadar din ve devlet adamlarına da görevler düştüğünü" söylerler söylemesine ama iş Trabzon’un gezilmesine geldiğinde film kopar. 

Havaalanından itibaren başlayan ve limanı kaplayan gösteriler, katılımcıları korkutur; Şehirdeki güvenlik önlemlerinin de yetersiz olduğu duygusuna kapılan yabancılar, Trabzon'daki şehir turunu iptal ederler. Böylece Trabzon, "Karadeniz'i kurtarmak" isteyen yerli ve yabancı delegelerin ziyaret edemeyeceği tek Karadeniz kenti olur. İşadamı Rahmi Koç, “Birçok ülkeden tanınmış insanların Trabzon'a gelip de bu şehri ziyaret edememelerini üzüntüyle karşıladığını” belirterek, “bunun, tanıtım açısından büyük bir olumsuzluk olduğunu” belirtir.

Sempozyuma karşı çıkan göstericilere göre gemidekiler “Trabzon’u Pontuslaştıracak misyonerler”dir. Hatta bu iddialarının kanıtı olarak yandaş bazı gazetelerde, El Venizelos adlı gemide Karadeniz’i bir “Pontus Gölü“ olarak ve Karadeniz’deki her şehrin adını Rumca adlarla gösteren bir haritanın dağıtıldığını da yazacaklardı.

***

Aradan 13 yıl geçer. Bu kez Sümela Manastırı’nın Ortodoks ayinine açılması gündemdedir. 88 yıl sonraki bu ayin 15.08.2010 tarihinde gerçekleştirilecektir.

13 yıl önce geldiği gemiden, aleyhte gösteriler nedeniyle şehre inemeyen Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos uçakla Trabzon’a iner. Bu kez Trabzon’un ileri gelenleri tarafından coşkuyla karşılanır. Havalimanında gazetecilere açıklama yapan Patrik, Sümela’da ayin iznini veren AKP hükümetine övgüler yağdırarak, “Bugünü, sayın hükümetimizin bize lütfettiği izne borçluyuz. Müteşekkiriz ve yalnız Karadenizli müminler için değil, bütün Ortodokslar ve Hıristiyan alemi için yarın, Meryem Ana’nın göğe yükseliş günü olması hasebiyle, kutsal bir gündür. Bugünü tarihi Sümela Manastırı’nda kutlayabilmemiz bir lütuftur. İlk önce yüce Allah’ın, sonra hükümetimizin bir lütfudur. Özellikle Kültür ve Turizm Bakanımız Ertuğrul Günay’a müteşekkiriz. Karadenizlilerin mert olduklarını, misafirperver olduklarını biliyoruz, onun için her şeyin güzel geçeceğinden eminiz” der. 

Bartholomeos, bir restoranda düzenlenen ve Trabzon Valisi Recep Kızılcık, Belediye Başkanı Orhan Fevzi Gümrükçüoğlu ve İl Müftü Yardımcısı Zeki Aksoy’un da hazır bulunduğu iftar yemeğinde “baş köşeye oturtulur”. İftar yemeğinde Bartholomeos,  Müftü yardımcısı Zeki Aksoy’a Kur’an-ı Kerim hediye eder.

“Sapına kadar milliyetçilik” efelenmesi olarak, cezaevlerindeki ölüm oruçlarına destek amaçlı bildiri dağıtmaya kalkan TAYAD’lıları “Trabzon’da PKK propagandası yapılıyor” denilerek iki kez lince yeltenilmesinin üzerinden 5, Trabzon’daki Santa Maria Kilisesi Rahibi Santoro’nun öldürülmesinin üzerinden 4, Agos Gazetesi sahibi Hrant Dink’in Trabzonlu kişi ya da kişilerce öldürülmesi üzerinden de 3 yıl geçmişti. Bazı kesimler ayin karşıtlığı altında eski bilindik senaryoları ısıtıp yenilsin diye masaya koymaya çalışıyor, bir anlamda gerginlik yaratıyordu. Ancak buna rağmen, din istismarcılığıyla soslanmış milliyetçiliğin “gardının düşmesi” dolayısıyla ortamda “nötr” bir havanın esmesi engellenemiyordu.

Daha önce El Venizelos adlı gemiye karşı eylemlerde bulunanların içinde yer alan bir yerel gazete sahibi ve baş yazarı, gazetesindeki köşesinde, “1997 yılında Venizelos gemisiyle Trabzon’a gelen Fener Ortodoks Rum Patriğini kente sokmayan eylem grubunun içindeydik. Başında bulunduğumuz yerel tv kanalı bu eyleme geniş yer vermişti. Biz o dönemlerde Pontus tehdidi altında olduğumuza inanıyorduk. Ancak bugün Pontus tehdidinin sanal olduğuna ve derin devletin kendi bekası için oluşturduğu hayali bir dış tehdit olduğuna inanıyoruz” ifadelerini kullanacak ve Ancak yasal olmayan her eylem, daha önce iki kez eylem travması yaşayan (Rahip Santoro ve Hrant cinayetleri) Trabzon'umuza çok şey kaybettirir. Trabzon'un üçüncü bir travmayı kaldıracak gücü kalmadı" diye de ekleyecekti. Gazete sahibi, 1997 ve 2005 yılındaki olayları, içinde ölüm olmadığından “travma”dan saymıyordu anlaşıldığı kadarıyla…

Yeni bir travma yaşanmamış, artırılan güvenlik önlemlerinin de etkisiyle, Yunanistan, Rusya, Gürcistan gibi ülkelerden Trabzon’a gelen 2,500 kadar Ortodoks ile Sümela Manastırı’nda ayin gerçekleştirilmişti. Ayin günü Sümela Manastırı’na giden yol Jandarma tarafından kesilmiş, bizim gibi doğrudan ayin ile ilgisi olmayanlar, ayin sonuna kadar Maçka çıkışında bekletilmişti.

Ayin sonrası herkes memnundu. Hatta Sanayi ve Ticaret Odaları, gelen turistin bıraktığı “1 milyon Euro” dövizden keyifle bahsetmekteydi.

İzleyen yıllarda aynı ayin tekrarlanmasına rağmen, ilk yılın tantanasından uzak bir görüntü çizilmişti. Marjinal etki eşiği aşılmıştı demek ki!

***

Dün “travma”nın nedeni olanlar, o gün de “haklıydı”lar; bugün de… Yarın da hiç kuşkusuz “haklı” olmaya devam edeceklerdi!

Dün iktidarda Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığında ANAP-DSP-DTP koalisyonu vardı; o gün ise Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığında AKP’nin tek parti iktidarı… Dün “tek devlet, tek millet, tek dil, tek bayrak, tek din yoktu” ama o gün “var”dı; bugün de “var”...

 

Ne de olsa “dün dündü, bugün de bugündü”! Dün “Milliyetçilik” olmazsa, olmazdı; bugün olmasa da olurdu! Aslolan “Med’deniyyetler ittifakı”nı mutlu ve mesut edebilmekti!

***

Türkiye, her zaman “güçlü” olan ve hiçbir zaman “suçlu” bulunmayanların ortama hızla uyum gösterme yetenekleri sayesinde ayakta kalmaktaydı! Tıpkı, tıkanan yolda arıza şeridini kullanıp, trafiğin açılmasını bekleyenlere bakarken, bıyık altı gülüp, “hayatta ne kadar çok enayi var” diyen “akıl küpü” sürücüler gibi! 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.