• BIST 99.475
  • Altın 238,178
  • Dolar 6,1538
  • Euro 7,2521
  • Trabzon 24 °C

Fahrettin Paşa’dan Mektup

Turhan EYÜBOĞLU

 

Bana asılsız ithamlarda bulunan BAE Dışişleri Bakanı Abdullah Bin Zayed'in çıkışıyla gündeme gelen ben, o zamanlar onların dedelerinin iftiralarıyla da karşı karşıyaydım! Her zaman Türklere ihanet içinde olmalarından dolayı bu yeni çıkışlarına hiç şaşırmadım! Siz de şaşırmayın!

 Tarih boyunca bize ihanet içinde oldukları için şimdi de ihanet içinde olacaklardır. Halbuki buna, sizin hazırlıklı olmanız gerekiyordu. Tarihi okursanız bunların ihanetlerinin her dönem olduğunu ve olacağını bilirdiniz. İngilizlerle bir olup bizi arkadan vurduklarını şimdi de Amerikalılarla aynı işi yapacaklarını bilmelisiniz.

 Ha unutmadan, yarın bir başkasıyla işbirliği yapıp aynı oyunu oynayacaklardır. Asla bizim dostumuz olmayacaklardır. Bunu, içimizde Arap hayranlığı olanlar kulağına küpe yapsın. 'İnanmıyorum!' diyenler ise bir zahmet bizim tarihimizi okuma zahmetine girsinler.

 *** 

Şimdi size kendimden bahsetmek istiyorum. Benim adım Ömer Fahrettin Türkkan'dır.

 Tuna Nehri kenarındaki küçük bir kasaba olan Rusçuk'ta 4 Şubat 1868'de doğdum. Babam

Nizam-ı Cedid Topçubaşısı Ömer Ağa'dır. Annem Mohaç kahramanı Akıncı Beyi Bali Bey'in soyundan gelen Fatma Adile Hanım'dır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) olduğunda, henüz on yaşındaydım. Bu savaşta binlerce Müslüman hayatını kaybetmiş, binlercesi de göçe zorlanmıştı. İşte tam o zaman asker olmaya karar verdim.

 

Osmanlı Devleti'nin, Balkanları İslamla tanıştırma ideali doğrultusunda 14. yüzyıldan itibaren bölgeye yerleştirilen Türkler, 19. yüzyıldan itibaren bölgenin kaybedilmesi üzerine 'tersine göç' ile karşı karşıya kalmışlardı. Sahip olunan pek çok kıymetin terk edilmesi anlamına gelen bu hüzünlü vedayı yaşayanlardan biri de bendim. İstanbul'a geldikten sonra Harp Okulu'na yazıldım ve Harp Akademisi'ni başarıyla bitirdikten sonra 1891'de kurmay yüzbaşı olarak Osmanlı ordusuna katıldım.

 1908'e kadar merkezi Erzincan'da bulunan 4. Kolordu'da görev yaptım. Meşrutiyet'in ilanından sonra yarbaylığa terfi edip İstanbul Selimiye 1. Nizamiye Tümeni Kurmay Başkanı olarak atandım. Balkan Savaşları'ndaki başarılı hizmetlerimin ardından 1. Dünya Savaşı'nda 4. Ordu Komutanlığı'na bağlı 12. Kolordu Komutanlığı'na atandım. Musul ve çevresindeki bölgede çalıştım. 1915'te 4. Kolordu Komutanlığı Vekilliğine tayin edildim; bölgedeki Ermeni isyanları ile uğraştım. Medine'yi ele geçirmek isteyen İngilizlere karşı 23 Mayıs 1916'da Medine'ye gönderildim.

 İngiltere, bölgedeki petrol kaynaklarını kullanabilmek için gözünü Osmanlı Devleti'nin Arap topraklarına çevirmişti ve bunun için de her türlü oyuna başvurmaktaydı. Bu arada İngiliz ajanı olan Lawrence 'Osmanlı, Müslüman olmayan Almanya ile ittifak yapıyor; yakında Almanlar Mekke ve Medine'ye de girecektir.' diyerek Arapları, Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtıyordu.

 ***

 Bilindiği üzere Osmanlı Devleti, Fransız İhtilali'nin bir sonucu olarak ortaya çıkan milliyetçilik isyanları ve emperyalist devletlerin kışkırtmaları neticesinde 19. yüzyılda büyük toprak kayıplarına uğramıştı. 20. yüzyıl başlarında Bulgaristan bağımsızlığını ilan etmiş, Trablusgarp'ın İtalya tarafından işgali ile Kuzey Afrika'daki Osmanlı varlığı son bulmuştu.

 Ardından gelen Balkan Savaşları, Osmanlı Devleti'nin Batı Trakya topraklarını kaybetmesine neden olduğu gibi fırsattan istifade eden Arnavutluk da bağımsızlığını ilan etmişti. Netice itibariyle 1. Dünya Savaşı başlarında Osmanlı Devleti, yüzyıllardır adalet ve hoşgörü ile hâkim olduğu Balkanlar ve Afrika'daki topraklarını yitirmişti. Arap memleketlerinde de durum, hiç iç açıcı değildi.

 Mekke Şerifi Hüseyin'in sadakatten ihanete geçmiş mücahitleri alıp Medine'den kaçarak, Türk Ordusu'nun karakollarına ve ulaşım yollarına saldırıya başlamışlardı. Mekke Şerifi Hüseyin'in oğulları Medine'ye saldırırken, kendisi de Mekke, Taif ve Cidde'yi ele geçirmeye çabalıyor, İngilizlerle ortak işler yaparak kutsal emanetleri alıp İngiltere'ye göndermeye kadar varan planların içinde oldukları istihbaratını aldım. Bunun için şehri yağmalamaya kalkmalarını bir iki kere püskürttükten sonra kararımı verdim.

 İleride kutsal emanetlerimizin bir hristiyan ülkesi olan İngiltere'de olması ihtimaline karşı kutsal emanetlerimizin British Museum'da sergilenmesindense yüz parçaya yakın kutsal emaneti İstanbul'a naklederek güvence altına aldım. Medine'yi savunmak için askerlerimle tek vücut olmuştum. İlk orada askerlerime 'Mehmetçik' diye hitap ettim. Onlar, peygamberin askerleriydi.

 İngiliz oyunlarıyla, Bedevilerin isyanlarıyla, açlıkla susuzlukla, elli dereceyi aşan kavurucu sıcakla, başta İspanyol nezlesi ve askerin dişlerini ve çenesini düşüren İskorpit olmak üzere türlü hastalıklarla ve ağır çöl koşullarıyla canla başla mücadele ederek Hz. Muhammed'in kabrini son ana kadar savunduk.

 Medine'de isyanların arttığı bir dönemde Cemal Paşa'nın 'İstersen tecrübeli Alman pilotlardan gönderelim.' teklifini geri çevirdim. Çünkü bir İslam beldesi olan Medine'yi savunurken yalnızca Müslüman askerlerle bu işi yapmamız gerektiğine inanıyordum.

 ***

 Lawrence ve Şerif'in adamları tarafından su kaynakları zehirlendi. Medine'ye gelen trenlere saldırarak hem askeri hem de halkı yiyecek sıkıntısı ile karşı karşıya getirdiler. Halkın önemli bir kısmı şehri terk etmek zorunda kaldı. Bütün bunlara rağmen Hz. Peygamber'in kabrini düşmana bırakmamakta kararlıydık ve bunun için dimdik ayaktaydık. Hiçbir güçlük bizi görevimizden alıkoyamazdı.

 Medine'de açlıkla boğuşuyorduk. Şehir, düşman tarafından değil; ama çekirgeler tarafından istila edilmişti. Herkes durumu endişe ile karşıladı. Ben askerlerimi toplayarak Peygamber Efendimiz döneminde de Hicaz'da çekirge istilasının yaşandığını ve sahabenin çekirge yediğini söyleyerek durumu bir fırsata dönüştürmek istedim.

 Askerlerime, Hz. Peygamber'in 'İki ölünün ve iki kanlının yenmesi bize helal oldu.' şeklindeki hadisini hatırlattım. 'İki ölü, balık ve çekirge; iki kanlı, dalak ve karaciğerdir.' diyerek çekirge yemenin sünnet olduğunu, askerleri buna alıştırmak için şu bildiriyi yayınlattım:

 'Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Uçar, yeşilliklerle beslenir, temiz ve taze olan yiyecekleri yer. Hicaz, Yemen, Asir Araplarının başlıca gıdası çekirgedir. Bedeviler sağlamlık ve çevikliklerini çekirgelere borçludurlar. Hekimlerimiz de çekirgenin şifa verici ve besleyici olduğundan bahsediyorlar.' diyerek Peygamber Efendimiz'in kabrini düşmana teslim etmemek için yaşadığımız bu sıkıntı karşısında Allah’ın kendilerine bir lütufta bulunduğunu ifade ettim. Bir süre bu şekilde beslenmeye devam ettik.

 

Yüzyıllardır İslam'ın bayraktarlığını yapan, İslam düşmanlarına karşı canını ortaya koyan bir milletin evladı olarak, yaşanan tüm bu sıkıntılara rağmen askerlerimizle birlikte Hz. Peygamber'in kabrinin önünden ayrılmıyorduk. Son ere, son mermiye ve de son damla kana dek mücadeleye devam edecektik.

 ***

 Ben ve askerlerim böyle bir ruh hali içerisinde iken Osmanlı Devleti, İtilaf devletleriyle 30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalamış ve 1. Dünya Savaşı'nda yenilgiyi kabul etmişti. Bu antlaşma uyarınca benim, en yakın İtilaf Kuvvetleri komutanlarından birine teslim olarak Medine'den çekilmem gerekiyordu. Bunu asla kabul edemezdim. Cuma günü Harem-i Şerif'in minberinden askerime seslendim:

 

'Ey Nas! Malumunuz olsun ki kahraman askerlerim bütün İslam'ın sırtını dayadığı yer, manevi gücünün desteği, Hilafetin göz bebeği olan Medine'yi son fişeğine, son damla kanına ve son nefesine dek muhafazaya ve müdafaaya memurdur. Buna Müslümanca, askerce azmetmiştir. Bu asker Medine'nin enkazı ve nihayet Ravza-ı Mutahhara'nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır! Allahu Teala bizimle beraberdir. Şefaatçiniz O'nun Resulü Peygamber Efendimizdir.'

 

Hükümet'in ve Harbiye Nezareti'nin 'direnişe son verme ve teslim olma' yönündeki emirlerini dinlemedim. Hükümet, 'Medine'nin anahtarlarını bir İngiliz yüzbaşısına teslim et!' diyordu. Böyle bir şey yapmaktansa silahlarımızla dövüşerek ölürdük. 'Buranın teslimi için yalnız harbiye nazırının ve hükümetin emri yetmez, mutlaka Hilafet ve Padişahın bir iradesi olmalıdır.' diyerek direnişe devam ettik.

 

Bu arada başta İngilizler olmak üzere İtilaf Devletleri Mondros Ateşkes Antlaşması'nı bahane ederek Osmanlı topraklarını işgal ettiler. İstanbul da İngiliz işgali altına girmişti. Padişah, İngiliz baskısıyla, Medine'nin Osmanlı askerleri tarafından boşaltılmasını öngören bir irade yayınlayarak bana gönderdi. Ancak Medine'yi bırakmamakta kararlıydım. 'Halifenin padişahın baskısı altında kaldığı için böyle bir irade yayınladığını söyleyerek' bu emri de yerine getirmedim.

 

Bunun sonunda Medine'nin Osmanlı Devleti ile kara ve demiryolu ulaşımı kesilmiş, askerin cephanesi ve erzağı tükenmişti. Bununla beraber Osmanlı toprakları da İtilaf Devletleri'nce işgal edilmeye başlanmıştı; öyle haber alıyordum. Bu nazik durum karşısında, 'Eğer Medine boşaltılmazsa İstanbul'un da İtilaf Devletleri tarafından işgal edileceği' söylenerek bu direnişten vaz geçmem için baskıları arttırmışlardı.

 

Yani devletin elde kalan menfaatleri göz önünde bulundurularak Medine'deki direnişe son verdim. İslam toplumu için son derece büyük bir öneme haiz olan Medine'yi İngilizlere bırakmamak için her türlü sıkıntıya katlandık. Hastalıktan pek çok askerimi kaybettim. Şimdi bir de kılıcımı teslim etmem benden isteniyordu. Bunu asla kabul etmedim ve son kez Peygamberimiz'in kabrini ziyaret ederek dua ettim. Kılıcını İngilizlere teslim etmeyip Peygamber Efendimiz'in kabrinin başına bıraktım.

 

***

 

'Bayrağımı burçlardan indirtmem! Efendimiz'i bırakmam!' diye haykırıyordum. O kutsal mekanda sonunda ne oldu biliyor musunuz? Kendi subaylarımın ani bir baskınıyla Hz. Peygamber'in kabrinden cebren çıkarıldım. Temmuz 1916'da başlayan savunmamız Ocak 1919'da bitmişti.'

 

'Bu beklenmedik durum karşısında ilk önce İngiliz kontrolündeki Mısır'a götürüldüm. Daha sonra savaş esiri olarak Malta'ya sevk edildim. Burada Mustafa Kemal Paşa'nın sayesinde esaret hayatından 30 Nisan 1921'de kurtularak Milli Mücadeleye katılmak üzere Ankara'ya geldim. Bu uzun bir hikaye; size bunu bir başka zaman anlatırım.'

 

Kabil Büyükelçiliği'ne atandım. Afganistan ve havalisinden Milli Mücadele için toplanan yardımların Ankara'ya gönderilmesinde çalıştım. 1926'da İstanbul'a dönüp sonra çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 5 Şubat 1936'da tümgeneral rütbesiyle TSK'den emekliye ayrıldım. 22 Kasım 1948'de bir Ankara seyahati sırasında Eskişehir yakınlarında kalp krizi geçirerek vefat ettim. İstanbul'da Rumelihisarı kabristanında toprağa verildim.

 

Fahrettin Paşa!

Nam-ı diğer; Çöl Kaplanı!

Toprağı bol, makamı cennet olsun!

 

Kaynak: Türk Tarihi, Türk Tarihi araştırmaları.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.