• BIST 109.330
  • Altın 155,894
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • Trabzon 13 °C

Gerçek Sanatçı Böyledir İşte!

Turhan EYÜBOĞLU

Türkiye Cumhuriyeti, 94. kuruluş yıldönümünü bir süre önce geride bıraktı. Bu demektir ki 'Devrim Tarihi'ne konu olan dönemden günümüze kadar 94 yıllık bir süreç geçti. Pek yoksul, bir o kadar da görkemli kurtuluş ve kuruluş yıllarından sonra neler yaşadık, bugüne hangi aşamalardan geçerek geldik?

Bugün bu olaylar tarihine baktığımızda 94 yıl geriye uzanan dönemi, ne yazık ki, bir takım badireler atlatarak, pek çok sıkıntılara katlanarak geçirdiğimizi söyleyebilirim. Burada söz konusu olan siyasi tarihtir. Madalyonun diğer yüzünde toplumsal tarih var, edebiyat tarihi var. Aynı zamanda bir ülkenin önünün kesilmesi için eğitime, hükümetler eliyle vurulan darbenin şimdi gördüğümüz sonuçları...

O zaman oluşturulmak istenen eğitim sistemine büyük katkı sunan ve bu projenin kalbinde olan Sebahattin Eyüboğlu ile Aşık Veysel'in yüzlerce yaşanmışlıklarından sadece birini anlatacağım. İşte o zaman siz de bana başlık için hak vereceksiniz.

Sivrialan Köyü’nün aşığı Homiros yüzlü Veysel, Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde türkülerin usta öğreticisiydi bu dünyada. Yeni yetişecek aşıklara öğretmenlik yapıyor, Sebahattin Eyüboğlu ile yan yana çalışıyordu. Öğrencilerle çalışırken içinin aydınlığı yüzüne vuruyor, dünyaya binlerce gözle bakmanın mutluluğunu yaşıyordu Veysel! Bir başka coşkuyla sazının telinden dökülüyordu türküler! O türküler kanatlanıp Anadolu’nun can kulağına ulaşıyordu! Halkının yapıcı ve yaratıcı havasına koşulmuştu elindeki dut dalı! Sebahattin Eyüboğlu:

"Üstat, senin en çok neyini seviyorum biliyor musun?"

"Söylersen ben de öğreneceğim Sebahattin Bey!"

"Olgun insanlığını, sözünde ve işindeki dürüstlüğünü, her halinin yerindeliği ve anlayışlı inceliğini..."

"Sebahattin Bey, türkülerimi sevmiyor musun?"

"Üstadım, senin türkülerini, sazını, öğretmenliğini eleştirecek dünyada henüz birinin olduğunu düşünmüyorum!"

"Olmalı ama, olmalı ki türküler hep ileri gitsin!"

"Üstat, bu dünyada hem insan hem de toprak sevgisini en üst düzeye çıkarmamı sağlayan tek insansın!"

Artık kış bitmiş bahar gelmişti. Sivrialan kırlarının kokusu gelmeye başlamıştı Aşık Veysel'in burnuna; iyice depreşmişti yardımcısı küçük Veysel’le sıla özlemi.

"Ah Sivas dağları, Sivrialan köyü!" demeye başlamıştı Aşık Veysel.

"Sebahattin Bey, ben haftaya köyüme gitmek istiyorum; oraların en güzel günleridir. Ne dersin gidebilir miyim?"

"Tabii üstat, gidebilirsin. Artık sizin oraların en güzel günleridir!"

Aşık Veysel’in gitme zamanı gelmişti. Elbette eli boş gitmek olmazdı. Yardımcısına:

"Angara’nın çarşısına çıkıp bir şeyler alalım." deyip yola çıktılar. Sivas treni akşam üstü kalkacaktı. Zaman geçmiş, akşam olmuştu. Bu arada Eyüboğlu:

"Hadi Veysel’i yolcu edelim!" dedi arkadaşına. Ancak biraz geç kalmıştılar. Telaşla bir pastaneye uğradılar önce ve rastladıkları ilk arabaya atlayıp istasyonun yolunu tuttular.

Ana baba günüydü Ankara Garı. Yolcular, yolcu edenler... Kalabalığı yara yara bir başından öbür başına ulaştılar Sivas treninin. Ne küçük Veysel ne de koca Aşık ilişti gözlerine. Eyüboğlu:

"Acaba gelmediler mi? Hadi bir daha dikkatle bakarak yukarıdan aşağıya gidip gelelim."

Boşunaydı gidip gelmeler; yine görememişlerdi onları. Eyüboğlu:

"Eyvah, bunlar çarşıda çok oyanlandılar, yetişemediler trene!" derken tren ağır ağır hareketlendi. Bir tuhaf olmuş, dikilip kalmışlardı kenarda! Vagonlar geçiyordu önlerinden gözleri pencerelerde! Birinci mevki, ikinci mevki, üçüncü mevki vagonları... 'Küçük Veysel başını uzatamaz mıydı?' Yoktular, hiçbir mevkide yoktular!

Eyüboğlu üzgündü; derin bir nefes aldı ve derin bir soluk bıraktı trene doğru. Üzgün bir şekilde dönmeye hazırlanıyorlardı. Birden sesler geldi kulaklarına, bildik sesler! Dikkat kesildiler. Kapıları ardına kadar açık bir kara vagonda yaman bir topluluk gördüler. İzinli askerler, işçiler, gurbetçiler... Ortaya bağdaş kurmuş oturmuş, sazına yumulmuştu Veysel; pençe vurup sarı teli inletiyordu. Çarpıcı bir görünümdü; tüm uğurlamacıların gözleri o yana çevrilmişti.

Eyüboğlu elindekileri şaşkınlık içinde vagona uzattı ve elini ilk uzatana paketi verdi. Üzerindeki şaşkınlıktan dolayı ağzından cılız bir sesle 'Güle güle üstat!' diyebilmişti. Yanındakine döndü:

"Kitaplar dolusu laftan daha etkileyici bu. İstesek de böyle anlatamazdık Veysel’i. Yanılan, geciken bizmişiz; yanlış yerde aramışız onu! Meğer kendi mevkiinde, halkın yanında, halkın içindeymiş. Gerçek sanatçı böyledir işte." deyip yavaş yavaş istasyondan uzaklaştılar trenin dumanının görülmediği yerden.

Köy Ensititüsü okullarında çalışan, hayatta olanların ellerinden öper ölenlere Allah'tan rahmet dilerim. Şimdi o eğitimin gelişmişini yapanlara hayranlıkla bakıyor dünya!

Kaynak: Bir Mavi Yolcu. (Hatem Türk)

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.