• BIST 106.825
  • Altın 146,023
  • Dolar 3,5179
  • Euro 4,1308
  • Trabzon 26 °C

GÜNAŞIRI NÖBETLER; GÜNLÜK DÜNYADAN KOPUŞ!

Prof.Dr. Ayşenur ÖKTEN

Günaşırı asistanıydım, 48 saatin 38 saatini hastanede, kalan 10 saati de uyuyarak geçiriyordum. Hafta sonlarında ise eğer Cuma-Pazar nöbetçiysem, cumartesi günü öğleden Pazar sabahı 10’a kadar boş zamanım oluyordu. Cumartesi günü nöbetçiysem sadece Pazar öğleden sonrası boştu!

Bir hafta sonu, bu yarım pazarlardan birinde Olcay ve kardeşi Yavuz Aktan’ın evlerine gittim. Ben gideceğim diye kahvaltıyı geciktirmiş ve beni beklemişlerdi. Öğleden sonra sanırım saat 18 civarında bir tiyatro oyunu için üçümüze de bilet almışlardı. Ben kahvaltıyı yaptıktan sonra ‘biraz uyuyayım, yoksa tiyatroya gidecek takati bulamayacağım’ diyerek yattım. Bana yarım saat gibi gelen bir zamandan sonra Olcay beni uyandırmaya çalıştı, ben ise ‘çok uykum var, siz gidin tiyatroya gelemeyeceğim’ dedim, cevap ‘yok, tiyatro dündü, şimdi pazartesi sabahı ve kalkıp işe gitme zamanın’ oldu.

Yani Pazar günü öğlen kafayı vurup uyumuş ve pazartesi sabahı zorla yataktan çıkmıştım. Olcay da beni uyandırmaya kıyamadığı için biletlerimiz yanmıştı. Ben de bu şekilde sözüm ona sosyalleştim, arkadaşlarımla hafta sonu geçirmiş oldum.

***

 

Günaşırı nöbet senesi bitince yıllık iznimin bir kısmında memlekete gittim. Evde televizyon sürekli açık, ama sadece görsel olarak var, sesi hane halkının sesinden hiç duyulmuyor. Haberlerde devamlı olarak daha önce hiç görmediğim bir adamı gösterdikleri dikkatimi çekti ve Sermin’e ‘bu adam da kim, neden devamlı onu gösteriyorlar’ diye sordum. Sermin resmen aklımı kaçırmışım gibi yüzüme baktı ve inanamayarak ‘başbakan’ dedi. Bu sefer de ben inanamadım, adam meğer 10 aydır Türkiye Cumhuriyetinin başbakanı imiş, ben ise bir öncekinde kalmışım. Bir yıl boyunca hiç televizyon ya da haber izlememiştim. Hayat hastanedeki hastalarımdan ve çalışma arkadaşlarımdan ibaretti. İş zamanı çalışıyorduk. İki günde bir öğlen arasında yarım saat, hem yemek yiyip hem de arkadaşlarla konuşabileceğimiz tek zamandı. Sadece biraz gülüp söyleşirdik, politika ya da günlük haberler hiç konuşulmazdı, ya da herkes benim gibi zombi haldeydi.

İşte bu günaşırı yılında, ben gene her zamanki gibi servis 35’teydim (o serviste benim kadar uzun süre çalışan başka bir asistan oldu mu bilmem).

Servisin ortasındaki hemşire deskinin arkasındaki tekli odalardan birinde Hicran adında minik bir kız yatıyordu. Bu kızcağız sanırım en çok 4 yaşında filandı, ama o kadar hasta idi, o kadar içe dokunan bir hali vardı ki anlatamam.

Çocuğun yüzünün yarısında karnabahar gibi fışkıran ve üzerinden sürekli kanlı sıvılar sızan devasa bir tümörü vardı. Ailesi de hiç yanına uğramıyordu. Çocuk bu ağır hastalığının yanı sıra ağır bir depresyon yaşıyordu, hiç sesi soluğu çıkmıyor, kimsenin yüzüne bakmıyordu. Otuz beş yıllık meslek hayatım boyunca bu kadar küçük bir çocukta bu kadar ağır bir depresyona çok nadiren rastladım.

***

 

Artık hiçbir kemoterapiye yanıt vermediği için ilaçları kesilmiş, sadece radyoterapi alıyordu. Tedavi ekibi olarak bizler de çocuğun gidişatından, günden güne erimesinden sonunun hızla yaklaştığını anlıyor ve büyük bir çaresizlik duyuyorduk.

Öyle ki Şinasi Hoca her gün çocuğun başına gelir, hastalığı ile ilgili yeni bir şey söyleyemeden çaresizlikle iç çeker ve ağzının içinde bir dize tekrarlar ve odadan çıkardı.

 

‘Sonunda hicranı öğrettin bana,

ben sana sevmeyi öğretemedim’

 

Bizim asistanlık zamanımızda Alman usulü vardı, anneler servislere alınmaz, çocukların bakımları hemşireler tarafından yapılırdı. Bu serviste çocuklar okul öncesi yaşta olduğundan hemşirelerin yedirmesi gereken birçok çocuk olurdu. Ben de birkaç çocuğu besleyerek yardım ederdim. Daha servisteki ilk günümde Hicran’ı ben yedirmek istedim, ama zavallı çocuğun bir kaşık çorbayı yutmak için bile enerjisi yok gibiydi. Onunla konuşmaya çalıştım, neden sonra, sağlam kalmış tek gözünü de sıkıca kapatıp,  minik elini bana doğru uzattı. Belli ki benden ilgi bekliyordu, ama nasıl tepki alacağını kestiremiyordu.

Çünkü kimse çocuğun yüzüne uzun süre ile bakamıyordu, Hicran’cık da bunu hissediyordu. Çocuğun yüzüne bakamayanlardan biri de bendim. Hasta sözüm ona tecritte idi ama artık enfeksiyon nedeni ile değil, diğer çocuklar onu görüp de korkmasınlar diye tecritte olduğunu sanıyordum.

***

 

Tecrit filan boş verip, omzumu akıntıdan korumak için kalın bir sargı bezi ile destekledim ve Hicran’ı kucağıma alıp, yaralı başını da omuzuma yasladım (Başını sadece sol omzuma yaslayabiliyordu, çünkü diğer omzuma yaslanmak için yarasının üzerine yatması lazımdı).

Böylece hem çocuğun yarasını görmüyor, hem de ona bir kucak sunabiliyordum.  Hicran’cık, kucağımda kağıt gibi ağırlıksız, ama kalbi pıt pıt çarparak kalmayı  çok severdi. O günden sonra tecrit filan boş verip, bütün nöbetlerde vizitin bittiği andan itibaren, ben yatacak vakti bulana kadar saatlerce Hicran’ı kucağıma aldım. Artık yorulduğunu hissettiğim zamanlarda bile onu bırakmamı istemezdi, ama başka yapacak işlerim olurdu, ancak seni gene alacağım diye söz verirsem yatağına bırakmama razı olurdu.

Gündüzleri ise hem tecrit kurallarını hiçe saydığım fark edilmesin diye, hem de vaktim olmadığından onu kucağa almazdım, bütün gün sabırla beklerdi. Birkaç gün sonra odaya benim girdiğimi anlayıp tek gözünü açmaya başlamıştı.

***

 

Bundan sonra, sırf kucağıma alacağımı bildiği için elimden birkaç kaşık yemeyi de kabul etti. Bütün ay boyunca, ben burada çalışırken ölmesin diye çok dua ettim. O da beni bekledi. O serviste son günümde gene nöbetçi idim, yani Hicran’ın kucak günüydü. Ertesi gün yeni bir servise başladım. Bir sonraki gün yeni serviste nöbet tutarken bir ara, bir koşu, 35’e, Hicran’ı kucağıma almak için gittiğimde odası boştu. Odada dezenfeksiyon için ışık yanıyordu.

Hicran adına sevinmek istemiştim, ama içim çok yanmıştı. O gün Hicran’la çok ilgilenen bir hemşire hanım nöbetçiydi. Biraz oturup onunla biraz konuşmak istemiştim.

Çocuğun adı Hicran olduğu için, hicranlı şiiri Şinasi Hocanın bu hasta için yazmış olduğuna yemin edebilirdim. O sohbette, hemşire hanım söyledi, meğer aylardan beri ortalığı kasıp kavuran bir şarkının sözleri imiş.

Güftesi Turgut Yarkent, bestesi de Avni Anıl’a ait olan ve Emel Sayın’dan Zeki Müren’e hemen her sanatçının yorumladığı bu şarkı sanki benim hastam için yazılmıştı.

Herkesin kendince önemli anılarını canlandıran bir ya da birkaç şarkısı vardır. Ya bir aşkın önemli anlarından birini ya da bir ayrılığı anımsatır bu şarkı.

Bir doktorun, üzerine duygu atfettiği şarkısı da, işte böyle, gün aşırı nöbetlerini, hocasının çaresizliğini ve küçücük bir çocuğun ağır depresyonunu hatırlatıyor. Yani şarkıdan bile psikolojik dayak yiyorsun.

Geçenlerde gene bir doktoru öldürdüler. Aklımdan acaba onun kaç Hicran’ı vardı düşüncesi geçti.

Daha ne diyeyim?

Daha çok öldürün doktorları.

Nasıl olsa çoktan hak ettiler.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.