• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • Trabzon 26 °C

Güney Amerika’nın en uzun ülkesi: Şili

Güney Amerika’nın en uzun ülkesi: Şili
Bana Şili için tüm güzellikleri yanında nesi en iyi diye sorulduğunda, ben herhalde dünyanın ‘en güzel giyinen’ ve vakur halleri ile ‘saygın’ görünümlü polisler diyarı diyebilirim.

Hayat belki de binlerce sayfalık bizim için yazılmış kader oyunu. Her sayfası bir gün, paragrafı saat, satırı dakika, cümlesi saniye, harfi salise gibi zaman dilimlerine bölünmüş bizim doğuştan ölüme dek, anlamaya, inatla bazı hesaplarla kendimize uygulamaya çalıştığımız senaryoda, bir de bakıyorsunuz; Belki kaçbininci sayfadan sonrası yok. Hani ne oldu, dıştan çok kalın görünüyordu filan demeye kalmadan yok oluş aslında üzücü. Onun için belki bir daha asla geri gelmeyecek, yaşadığımız anları çok iyi değerlendirmek gerekli. Aslında bir sonraki saniyede ne olacağını bilemeyeceğimizden, insan için her yeni gün, hep beklenmedik maceralarla dolu olabilir. Hayatta, probability – tahmin hesaplarıyla, fazla gezenin biraz daha fazla çok ilginç şeylerle karşılaşma olasılığı çoğu zaman daha yüksek.

k11.jpg

URUGUAY’DAN ŞİLİ’YE

Güney yarı kürede kış, yöresel iklime alışık olmayan yabancıya hemen kendisini hissettirir misali, güzel anılarla ayrıldığım son günde, çok az polis gördüğüm, özel okula toptan hayır diyen talebelerin, insan gibi düzgün maaş isteyen devlet memurlarının, at arabacıların bile, gayet düzgün biçimde ‘haklarını aramak için’ devlet başkanlık sarayı bahçesine gidebilmelerinin, polis ordusuyla gezen bizimkiler kimden korkuyor, diye sürekli merak uyandırdığı Uruguay’dan, son günde soğuk kaparak ayrıldım.

Bana bir kaç ay önce teklif edildiği gibi Londra’dan Bosna’ya normalde 2 saatlik uçuşum için, İstanbul aktarmalı 17 saatlik daha ucuz fiyat teklif ettiği gibi, nerdeyse tüm hava yolları Hub – merkez üs dedikleri havalimanından aktarma yaptırtıyorlar. Arjantin hava yollarından aldığım pass kuponlarda, Uruguay’dan normalde Şili’ye doğrudan uçma yerine, illaki Buenos Aires üzerinden olunca, transit yolcular dahil, herkes ülkeye yeniden giriş – çıkış yapmak zorunda. Uçak biraz geç kalınca ve pasaport – gümrük formaliteleri ile bağlantıma yetişemedim. Bir sonraki uçak 11 saat sonra dediklerinde, ben zaten bekleme salonunda ilaçların da etkisi ile uyumaya başlamıştım.

k13.jpg

Küçük uçakta yanıma oturan Brezilyalı da benim gibi, aktarmada fazla beklemiş olsa gerek biraz sinirli, iki soruma da çok kısa Portekizce cevap verince ‘mesaj alındı’ diye, bilgisayarımdan ‘intihar etti!! denen Alliende ve USA tarafından başa getiritilen daha sonra da tıpkı Mısır’da Mubarek’e yapıldığı gibi 'kullan at' benzeri ortada bırakılan – onbinlerce sol görüşlünün katlinden sorumlu cunta lideri Pinoşet’lerin diyarı, hakkında hazreti google detaylarını okumaya başladım.

Alçak tavanlı fakat bölgede önemli aktarma merkezi olan, Güney Amerikanın en uzun ülkesi Şili’nin başkenti (sadece senatosu) Santiago havalimanında pasaport geçişi gayet düzgün İngilizce konuşan ploislerin ‘hoşgeldiniz’ demesiyle rahattı. Lakin hala, bizdeki gibi hergün değişen kanun kaideleri kimsenin bilmemesi gibi, sonunda üst kattan getirtilen gümrük evrakları için yeniden kuyruğa girdim. Yanıma üniformasında ‘Lucy’ yazan retriever cinsi bir köpek yaklaşınca, bende valizi beklerken onu biraz seveyim dedim. Hemen havaya girdiğini, sanmıştımki yanımdaki gümrük polisi el çantanızda meyve ve süt ürünü yiyecek var mı, diye sordu. Bende evet birkaç elma ve peynir var dedim. Hemen el çantama yeşil uzun yapışkan bir bant taktı, üzerine birşeyler karaladı ve bana, ülkeye girişte ‘yasak’ olan şeyleri deklare etmediniz diye ceza kesmem lazımdı, lakin Lucy de sizi sevdiği için bu seferlik, affedildiniz kontrol noktasında tüm yiyecekleriniz çöpe attırılacak, selam verip güle güle, dedi.

k15.jpg

Alandan kredi kartı ile ödenen – lüks minibüs servisleri şehir merkezi – kapınıza kadar sadece $ 13. Bir önceki gün, booking.com dan geceliği $ 28 olan, mikro dalga, ütü, ocak, buzdolabı – mutbak takımları vs., ile 2 odalı – tepesinde yüzme havuzu olan 17. Kattaki apartman dairesine yerleştikten hemen sonra alt kattaki süper marketten yeşillik ve zeytinyağı alıp, güzel bir çorba yaptım – ilaç gibi geldi. Kuzey ve orta amerika gibi, güneyde iklim güzel herşey yetişebilir lakin, içine ne koyuyorlarsa bağımlılık kazandırırcasına, heryerde mcdonald türü kuru yemek yerine, apartman daireleri benim gibi ‘hergün’ zeytinyağı yiyenler, kendi yemeğini yapmak nisteyenler için ideal konaklama merkezleri (kulakları çınlasın, halil atmaca dostum dahil, beylikdüzündeki 430.000 konut sahipleri için belki benzer çözüm olabilir).

k7-001.jpg

ATATÜRK’ÜN ÜLKESİ DİYEN POLİSLER

Ertesi sabah, tepelerde yeni kar yağmış santiago da günlük yürüyüşüme başladım. Hemen kaldığım yerin yakınında Plaza de Armas – silahlı kuvvetler alanına gittim. Bir sonraki gün, depremden sonra millet meclisinin taşındığı ‘valparessio’ liman şehrine gitmek için tur rezervasyonu yaptırmak için beklerken, Güney Afrikalı bir kızcağız ile muhabbet koyulaştı ve sonunda ‘birkaç gün beraber gezebilir miyiz’ teklifine ‘centilmenlik adına’ evet dedim. Adının ‘Lucy’ olduğunu söylediğinde, gülmeye başladım ve alana varışta tanıştığım köpek olayını anlattığımda, kızacak sanmıştım lakin o da gülmeye başladı. Alanın karşısında katedral ve tarih müzesi arasında cıvıl cıvıl, tüm ‘Amerikan ulusları folklor gösterisi günü’ imiş, fevkalade güzel gösterileri seyrettik. Birkaç grup ile resimler çektirirken, nerden olduğumu sorduklarında ‘Turco’ deyince, esmer olanı ‘Atatürk’ün ülkesi’ diyen iki atlı polisle de severek poz verdim. Bir ucu ‘şimdi balıkçı hali ve lokantaların olduğu’ mercado – Pazardan, üniversiteye dek uzun geniş, sadece yayalara özel bulvarlar, özellikle hemen her köşe başında çok çabuk dönerek, davul, zil ve harmonica ile show yapan guruplarla, adeta bir müzik cümbüşü. Yine şehir merkezinde sosyla yaşantıyı öldürmesin diye AVM yasak olan, Santiago geniş sokaklarında her bloktan oluşan binaların hepsinde, bazıları yüzlerce yıllık pasajlar – herbirinde yüzlerce çeşit çeşit mağazalar, kafelerle dolu. Gördüğümüz ikinci pasajda kahve içelim derken karşımıza ‘Rocho Turco’ diye çeşitli mavi boncuk - Türk gözleri ve 4 büyük takımın formalarını satan mağaza çıktı. Sahibi 1.5 yıl Türkiye’de kalmış, çalışmış Şilili ‘Türkçe bilen’ gençten bir bayan.

k1.jpg

PABLO NERUDA’NIN EVİNE TUR!

Kahveden sonra, katedralin önünde ‘parasız şehir turu’ yaptıran rehber (sonunda bahşiş alıyor) ve 10 kişilik guruba dahil olduk. Aslında tiyatro oyuncusu olan leonardo, akıcı ingilizcesi ile ülkenin politik tarihini, ekonomik durumunu ve ‘pahalı binalarda esir hayatı yaşayan’ halktan kopmuş zavallı kesim dediği zengin çocuklarının ‘ülke genelinde en çok içki ve esrar’ alışkanlıklarından bahsederken, bankalar caddesi, eski parlemento, senato binası, alliende nin kuşatılıp öldürüldüğü bina, pinoşet in kaldığı ev, milli kütüphane, posta genel merkezi, etnoloji müzesi ve 60 kat – 300 metre yüksekliğindeki Amerika’nın en yüksek ‘Gran Torre’ binası, üniversite, tarih müzesini dolaştırdıktan sonra, tüm amarikalar için çok önemli – yazar Pablo Neruda evinde turu noktaladı.

k2-001.jpg

Biri ile olunca zaman bana çok daha çabuk geçti gibi geldi. Caddeleri rengarenk, tepeler üzerine kurulu millet meclisinin olduğu çok eski liman şehri ‘valparisso’ şehrine günü birlik gezi, Bavyera tipli mimari tarzı ile – şehrin en gözde ‘depremde tek yıkılmayan’ binası yugoslav müzesi, Finiküler, parklar, mercado lokantalar bölümü ve sokaklarında eksik olmayan dansı ile diğer Latin Amerika ülkeleri gibi, konuyu endüstri haline getiren santiago da yukardan alta doğru 10 bölgeye ayrılmış şili folklörünü kuzey, orta ve güney diye 3 ve ‘paskalya adaları’ tıpkı hawai benzeri 4. Guruplu - yemekli fölklör gösterilerini kişi başı $ 45 ödeyerek seyrettik.

Lucy’den ayrılıp, 4. gün, biraz pahalı lakin illaki görülmeye değer okyanusun ortasında uçakla 4 saatlik mesafede ‘paskalya adaları’ kısa gezisi bitince, bu kez dünyanın en uzun çölünü görmek, sadece 120 kişinin öldüğü, 3 tahta teknenin battığı şili nin tek harbi ‘pasifik savaşı’ beldesi ‘arica – arika’ istikametine gitmek için santiagodan bileti satanın ‘normalde 22 saat’ sürer dediği otobüs yolculuğum sabah saat 10.30 da başladı. Geçen sene Orta Amerika’dan tanıdığım tipte gayet lüks gözüken otobüse binerken, kırk yıllık ahbapmışız gibi ‘Sophia’ adlı 3 yaşındaki kızı kucağıma veren anneanne - yaşlı kadın ‘lütfen ona göz kulak olun’ derken, birsürü valizi ve 6 yaşındaki Leo adlı diğer çocuğu ile yanıma oturan utangaç genç kadının eline para sıkıştırdı.

Geçmişten tecrübeli olduğum için, bir gün önce satın aldığım bol meyve ve yiyecekleri – sadece meyve suyu veren otobüste yeni yol arkadaşlarımla paylaştık. tıpkı bizdeki gibi, Londra’dan başlayan – Tehran’da son bulan E5 benzeri, Kuzey – Güney amerikayı birleştiren yol dar, bakımsız ve yolda tesis diye birşey yok. İlk kontrol noktasında kimliklerimiz toplandı ve her bölge ve ayrı beldeye giriş çıkışlarda durup kalkmalarla 24 saati bitirdiğimiz halde hala yolun yarısını ancak yaptık diye her sorduğumda, aynen araplarda ‘bukra – yarın inşallah’ misali, 500 sene ispanyol sömürgeciliğine, bilahare faşist amerikan kapitalizmine karşı koymuşluğun rahatlığı ile bana ‘manana – manyana, yarın’ derken, bu arada ben farkında olmadan cep telefonumdan 2, bilgisayardan 3 film bitirdiğimi fark ettim.

k5.jpg

OTOBÜSLE KUMA ÇAKILDIK!

2. gün ‘iquique – ikuike’ kontrol noktasında durduk, birkaç satıcı sepetleriyle otobüse doluştular, biraz alışveriş derken, yola koyulduk. Birkaç dakika sonra ‘eşim yok’ diye ön sıradan biri bağırdı. Otobüs tepeye tırmanırken yolun kenarına çekti durdu. Yaşlı adamcağız ‘eşim’ diye ağlarken, biri kontrol noktasında onun arabadan indiğini gördüğünü söyledi. Issız çölde pek fazla yapacak birşey yok kaptan, dönüp kadıncağızı alacağız dedi. Ben arkaya doğru baktığımda, çift katlı otobüsün asfalttan çıkıp, soğuktan sertleşmiş üstü tuzlu tabakanın altındaki çimento inceliğinde kuma doğru geri geri gittiğini görünce refleks olarak, hacı kafilelerini Suudi Arabistan’a götürürken başımıza çok gelen olaylardaki tecrübemle hem 'STOP' diye bağırıp alt kata kaptana doğru koşarken, araba maalesef kuma gömüldü. Gerçekten hiçbir tecrübesi yokmuş gibi, herkese aşağı inin diyen kaptan, sağa sola kırdığı direksiyonla, ileri geri yaparken koca otobüs yol kenarındaki kuma yarım metre gömüldü.

Ne yapacağız diye düşünürken, koca bir kamyon yanımızda durdu ve hala alımlı ‘kayıp’ yaşlı bayan arabadan indi ve sadece 'tuvalete gitmiştim' dedi. Her kafadan bir ses çıktığı için, fazla bilgiçlik iyi değildir diye geri çekildiysemde, lastiklerin altını temizlediğimi gören ikinci kaptan ‘lütfen’ diye yanıma geldi. Neoplan 315 serisi man motorlu otobüsler, bizim hep başımızın derdi olmuştu. YoungMan diye değişik isimli – çift dingil aynı otobüsü biraz tanıdığım için, kadınlar ve çocuklar tekrar otobüse binsin arkada oturup ağırlık yapsın, tekerlerin altına, yol kenarından söktüğümüz bariyerleri palet olarak yerleştirelim, erkekler arkadan itsin, kaptan sende direksiyonu asfalata çıkana dek düz tut diye talimatlar verirken içimden ‘tutmazsa rezil olduk’ derken, vasıta nihayet 3 saat uğraşıdan sonra yola çıkınca, uzun sakallı hipi bile gelip beni öptü.

k16.jpg

Arica Arika’ya tam 37 saat sonra vardık. Lakin çekilecek dert varmış misali, gece yarısı gittiğim hotel, geç kaldım diye konfirmasyonum olduğu halde, odayı başkasına vermiş. Hemen internetten bir başka yer buldum, taksi çağrıldı ve gece yarısı ‘deniz kenarı’ denen şehrin dışında bir yere vardım. Elbiselerle uzanıp yattım. Sabah kalktığımda, kaldığım tuhaf yer, hemen petrol dolum tesisleri yanında – şehirden 7 km uzakta, bakımsız gerçekten bugüne dek gördüğüm en rezil ıssız bir yaz kampı idi. Her nasılsa, hani berbat bir yeeri milyonluk daire gibi gösterir fotoğrafçı üstadlar gibi, otelin tanıtıldığı site herhalde 20 sene önceki – açılıştaki resimlerini kullanmış. Biraz münakaşadan sonra 3 günlük komisyon ve üptal cezasını verip, hemen internetten ne olursa misali 12 saatte bulduğum 3. Otel – şansıma aile düzenli güzel bir yer ‘endülisia’ ya taksi ile geçtim, sıcak bir duş alıp belki 10 dakika son 2 günün hıncını alırcasına, dişlerimi fırçaladıktan sonra uzanıp biraz istirahat ettim. Cumartesi akşama doğru, plaj boyunca şehir merkezine doğru yürürken, ilk kez uzun zamandır yüzen birilerini gördüm (büyük bir ihtimal, birkaç sene önce 31 Aralık’a kadar benle torba da hergün denize giren İngilizler olmalı diye düşündüm.

ATACAMA ÇÖLÜNÜN UÇUNDAKİ ARİCA

Gayet ciddice ‘uzaylı cesetlerin’ bulunduğu uzun Şili ‘atacama’ çölünün en ucu 6.000 yıllık tarihi olan Arica, aynen seneler önce fasta gördüğüm ‘agadir’ gibi yeni yapılmış, hiç eski binası – tepesinde tek bir ağacı dahi bulunmayan düzenli bir şehir. Lakin 1880’de Şili’nin yaptığı tek savaşa şahit’ bu şehir, kuzeyde 2 bölgeyi elinden zorla aldığı – artık denizle bağlantısı olmayan Bolivya dahil, kalkınması için serbest – gümrüksüz bölge adı altında birkaç yüzbinlik bir yer, her taraf mağaza dolu. Ertsei gün, çok eski yerleşim merkezi, yakın san migiuel - azapa vadisine kısa bir tur dan sonra, akşam saatlerinde cıvıl cıvıl olan şehrin merkezinde, kafelere – lokantalara serbestce girip çalan müzisyenler, sokakta gösteri yapan ‘çoğu kız’ sokak orkestraları ile bu yeni şehir, sanki müzikle hayat bulmaya çalışıyor gibi. Bu arada küçük kağıtları verip, karşılığında para isteyen sırt çantalı kızcağıza hayır deyince ‘neden, talihe inanmazmısınız’ diye bana çıkıştı. Biraz sohbet ettik, kendisinin arjantinli olduğunu kendi dilinden konuşan amerikaları parasız gezmek istediğini, onun için internetten indirip çoğalttığı yazılarla insanlara mutluluk dağıttığını söylediğinde, aklıma Trabzon’da defalarca eski eşi ile ağırladığım ‘Buket Uzuner’ gibi, artık AKIL TUTULMASI yaşayan ülkemden, dünyayı gezen başka aydın genç Türk kızları göremiyecek miyiz, sorusu geldi.

10 YILDIR EKONOMİSİNİ DÜZELTEN ÜLKE

Bolivya’dan kaptığı topraklarda çok önemli miktarda bakır, dinamit yapımında gerekli nitrat gibi temel ürünlerle son 10 yıldır ekonomisini düzelten Şili, son ana kadar direnen Maputu yerli halkı dahil, 19asrın sonunda özellikle almanyadan ve diğer avrupa ülkelerinden gelen göçmenlerle, yukardan aşağıya doğru 10 bölgeye ayırdığı topraklarda şimdi, bira, şarap, meyve, sebze, balık ve hayvancılık gelirleri ile, kendi yağında kavrulan ‘orta sınıfı’ en kuvvetli latin amerika ülkesi olarak kabul ediliyor.

k10.jpg

Bana Şili için tüm güzellikleri yanında nesi en iyi diye sorulduğunda, ben herhalde dünyanın ‘en güzel giyinen’ ve vakur halleri ile ‘saygın’ görünümlü polisler diyarı diyebilirim. Hele bu sabah ek resimlerde görünen motosikletli bayan carabinieri – özel jandarma, herbiri sanki diğer tüm şili liler gibi mecburmuşcasına ingilizce konuşmaları, takdir edilir nitelikte. Hele makyajlı kadın sokak temizleyicileri ve keza seyyar kafeslerinde, müşterisine gazete okutan kadın ayakkabı boyacıları. Keza ‘bizi biz yapan değerler başı’ dedikleri, sadece birkaç asırlık tarihleri olmasına ve tek bir savaş yapmasına rağmen, askere ve özellikle her yerde sergilenen bayraklarına olan sevgi, ulus milletlerim toplum odak noktasındaki kutsal değerlerin önemini vurgularcasına etkin.

Uzun senelerin dostu, eski sağ kolum - asistanım, askerlik arkadaşım Faruk Zapçı’nın yeğeni, Londra’dan Mine Zapçı bana en son yazışmalarımda ‘okuyanın ilgisini çekecek şeyler bulmak lazım’ derken haklıydı. Ben aklıma geldiği gibi yaşadıklarımı dile getirirken, belki okuyucu başka bir yazıda bulamıyacağı şeyleri benden beklemesi normal. Çoğu arkadaşın ‘Anılarını yaz okuyalım’ dediklerinde, ne yazacağım diye sorunum olacağını sanmadım. Her defasında akışkan bir şekilde yaşadıklarım: alandan, otele, taksi, marketten birşey almadan – lokantada yemeğe dek hemen hergün, aslında yazılabilecek çok değişik şeylerle karşılaşıyorum (örneğin: bugün 12 km lik tepeye yürüyüşten sonra birşeyler atiştırayım dedim, Tek düzgün görünen kalabalık bir yere girdim. Yarım porsiyon soğanlı tavuk sote ve karidesli salata parasını önceden verdim. Yarım saat bekledikten sonra, önüme dana parçaçlı salata geldi!.Bben karidesli istemiştim deyince, genç zıppırık garson karides kalmadı bunu yiyin, diye cevap verdi. Suratımın asık olduğunu görünce kasadaki kıza paramın iadesini yaptırttı – bu arada bende biraz daha az yemiş oldum, lakin konuları süzgeçleme bazen zor.

Aslında Arica’dan sadece 260 km mesafedeki La paz a, 4.000’lik Andes dağlarından geçen 45 sene önce durmuş - tren seferleri yeniden başlamış, lakin bürosu kapalı, internette hiçbir bilgi yok, kimse açıldığının farkında bile değil. Onun yerine, yarın dünyanın en dikey uzun ülkesi Şili’den kuzeye gidiş 2 gün sürecek yeni bir otobüs yolculuk maceram başlayacak ..

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Mayalar diyarı PERU!25 Ekim 2015 Pazar 09:00
  • Tezatlar ülkesi Bolivya24 Ekim 2015 Cumartesi 10:20
  • Güney Amerika’nın en uzun ülkesi: Şili18 Ekim 2015 Pazar 14:49
  • Güney Amerika’nın en uzun ülkesi: Şili18 Ekim 2015 Pazar 08:04
  • Sürprizlerle dolu Uruguay03 Ekim 2015 Cumartesi 09:31
  • Rüyalar şehri Buenos Aires13 Eylül 2015 Pazar 07:35
  • Tangocuların diyarı ARJANTİN12 Eylül 2015 Cumartesi 07:35
  • Latin Amerika’nın EN BÜYÜĞÜ08 Eylül 2015 Salı 14:16
  • Tezatlar ülkesi BREZİLYA08 Eylül 2015 Salı 14:15
  • Çanakkale'den ölümsüz kareler18 Mart 2014 Salı 13:50
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.