• BIST 100.237
  • Altın 279,559
  • Dolar 5,7344
  • Euro 6,3129
  • Trabzon 15 °C

GÜZ GÜLLERİ

Turhan EYÜBOĞLU

  Maçka'da annem eylül ayında bahçede güz güllerinin yanına gittiğinde bu şarkıyı muhakkak söylerdi ve "Bu gül senin dedenden kalmıştır." demeyi de ihmal etmezdi.
  Yıl 1981... Gazi Üniversitesi İnşaat Fakültesi'ne girdiği için İzmir'i bırakıp Ankara'ya gelmek zorunda kalmıştı. İzmir'i çok seviyordu. Orada Türk Sanat Musikisi çalışmalarına katılıyor ve büyük zevk alıyordu. Ankara'ya geleceği için hocasına veda etmek amacıyla müzik yaptığı binaya uğradı.
"Hocam yarın Ankara'ya gidiyorum. Her şey için size teşekkür ederim!"
"Selimciğim, gitmene çok üzüldüm; ancak aynı zamanda çok gururlandım! Gazi Üniversitesi İnşaat Fakültesi'nde okuyacaksın; bu çok önemli!"
"Müzikten ayrılmak istemediğim için o beni biraz üzüyor!"
"Hayır, öyle düşünme! Orada da müzik yapabilirsin. Hatta radyoda da çalışabilirsin. Muhakkak gittiğinde Ankara Radyosu'na stajyer sanatçı olarak başvur. Seni alacaklardır; buna inanıyorum."
  Vedalaşarak ayrıldılar. Selim Öztaş, Ankara'ya gelmiş ve üniversiteye başlamıştı. Hocasının dediği gibi Ankara Radyosu'na stajyer sanatçı olarak başvurmuş, sesini çok beğendikleri için mülakattan geçmişti. Türk Müziği’ni çok ama çok seviyordu. Koro çalışmalarına başlamışlardı. Kızlı erkekli arkadaş gruplarıyla çalışma günlerinde hocalarıyla çeşitli eserleri geçiyorlardı.
  Koroda bir kıza gözü takıldı. Kız gözlerinin içine kadar gülüyor ve pozitif enerji yayıyordu. Koro şefi dinlenme arası verdiğinde kızın yanına gitti.
"Ben Selim!"
"Ben de Neşe!' Neşe'nin gülen gözlerinin içine bakarak:
"Müzikten başka bir şeyle meşgul müsünüz?"
"Evet; işletme okuyorum. Ya siz?"
"Ben de Gazi'de inşaat okuyorum."

  İşte tanışmaları böyle başladı. Ankara Radyosu'ndaki staj döneminde her geçen gün farkında olmadan birbirlerine daha çok yaklaştılar. Bu yaklaşma ve samimi olma döneminde çok ortak noktaları olduğunu anladılar. Onun için koro çalışmalarında, konserlerde beraber bir ikili oluşturuyor, şarkıyı öyle okuyorlardı. Bundan büyük zevk alıyor ve arkadaşları tarafından bu ikili takdir ediliyordu.
O yıllarda bir de ortak şarkıları vardı. Rahmetli, büyük bestekar Muzaffer İlkar'ın bir şarkısıydı bu. Hicaz parça "Gözlerimden yüzün, kulaklarımdan sesin silinmedi senelerdir". Arkadaşlıkları çoktan flörte geçmişti. Ama yaşananlara, yaşadıklarına bir türlü isim veremiyorlardı. 
  O duygu dünyasının bir çifti olduklarını artık inkar edilemez bir gerçek olarak kabullenmeye başlamışlardı. Bunun bir ismi olması gerektiğini üstat anlamış ve ona çok güzel bir evlenme teklifinde bulunarak "Evet!" demesini sağlamıştı. Nikah masasına oturmuş ve imzaları atmışlardı.
Selim Öztaş, Neşe hanımla yaşamını birleştirdiği gün yirmi sekiz yaşındaydı. Mutluydular, ama Öztaş kendi kendine kızıyordu; çünkü kendisinin bu evliliği yapmak için çok geç kaldığını, onunla daha önce evlenmesi gerektiğini düşünüyordu. Evlilik sürecini uzattığını aklına getirdikçe kendine kızıyordu. Sonra da "Boş ver; artık yapacak bir şey yok! Bak geç de olsa sevdiğin yanında!" deyip kendini teselli ediyordu.
Yılları çok iyi geçiyor ve sanatsal ortamlarda her zaman bulunuyorlardı. Artık İzmir'e gelmiş, İzmir Radyosu'nda ses sanatçısı olarak her ikisi de çalışmaya başlamıştı. İzmir'in gözde mekanlarından, sırtını dağlara vermiş olan Gümüldür'den yazlık almış, izinlerini yazın orada neşe içinde geçiriyorlardı.
O yaz Gümüldür'de diğer yıllarda olduğu gibi yaz tatillerini bitirmişler, dönüş hazırlıkları yapıyorlardı. Bir eylül vakti, sabahın erken saatleriydi. Selim Öztaş, çayını içtikten sonra bahçeye çıkmıştı. Küçük bahçe, çiçeklerle doluydu. Güllere doğru yürüdü. Yaz gülleri çoktan açmış, ömürlerini doldurmuş ve kırmızı, pembe yapraklarını toprağa dökmüşlerdi. 
Bahçede "Biz buranın hakimiyiz!" gibi duran dünya güzeli güller ise güz gülleriydi. Sabahın erken saatleri olduğu için gecenin yağan çiği, kırmızı ve pembe gül yapraklarının üzerinde damlacıklar halinde duruyordu. Selim Öztaş, güllerden birini eline aldı ve onu okşarcasına, incitmek istemezcesine sevdi. Eğildi, kokladı. "Koklamaya bile kıyamıyorum Gül’üm!" dedi içinden. 
Üstat, güz gülüyle konuşurken takvim yaprakları, belleğinde hızla çevrilip duruyordu. Aylarca, yıllarca geriye gidiyordu. Gülün incecik yaprağı üzerinde titreyen çiğ damlasına baktı; billur çiğ damlacığı adeta titriyordu. Parmaklarının ucunda, avuçlarında tuttuğu güz gülüyle konuşmaya başladı. 
"Senin gibi biz de bu aşkta geç açıldık, geç söyledik sevgimizi birbirimize! Keşke daha önce konuşabilseydik! Keşke daha önce kalbimizin sesini birbirimize duyurabilseydik! Duyurabilseydik de, mutluluğumuzu çok öncelerden yakalayabilseydik. Ama geçen senelere ağlamıyor; sadece hüzünleniyorum!" dedi.
   Bahçede yürüyerek evin önüne geldi ve balkondaki masaya oturdu. Masanın üzerinde bir beyaz kağıt duruyordu. Eli kalemine gitti. Eşi balkonda her şeyden habersiz gazete okuyordu. Üstat ona bakarak bir anda hayal aleminin derinliklerine gitti. Artık elindeki kalem istemsiz bir şekilde bileğinin hareketiyle o beyaz kağıda mısralar yazmaya başlamıştı.
Mısralar bittiğinde derin bir nefes aldı. O derin nefesin sesine eşi okuduğu gazeteyi masaya bıraktı.
"Ne oldu hayatım? Neydi o nefes?" deyince elindeki kağıdı ona uzattı. 
"Buydu; oku rmusun?" dedi.
İnan ki ağlamadım, hüzünlüyüm sadece
Gözlerimdeki nemler çiğ gibi, yağar böyle her gece
Güz gülleri gibiyim,hiç bahar yaşamadım
Ya sevmeyi bilmedim yıllarca, ya sevince geç kaldım
Şimdi delicesine, sevmek istesem bile
Sonbahar sisi çökmüş üstüme, sevincim buruk yine
"Aaaa, bu çok güzel olmuş!" deyip oturduğu yerden kalkıp ona sarıldı. Üstat yazdığı güfteyi daha sonra kürdi makamında besteleyerek bizlerin beğenisine sundu. İlk okuyan Samime Sanay oldu. Şarkının kaderi ne tuhaftır ki Öztaş'ların aşkları, evlilikleri gibiydi. Onlar birbirlerine geç açılmışlar, mutluluğu geç elde etmişlerdi. Şarkı da bestelendikten on yıl sonra şöhretli besteler arasına girdi. 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.