• BIST 99.848
  • Altın 259,779
  • Dolar 5,6870
  • Euro 6,3910
  • Trabzon 25 °C

HİLAL MOCAN İLE DAYANMADIK NE PARTENON NE PENTAGON KAPILARI BIRAKTIK!

Prof.Dr. Ayşenur ÖKTEN

Geçen ay Trabzon’daydım. KTÜ’de de biraz zaman geçirdim doğal olarak. Hatta önümüzdeki yıl eski/yeni hocaları, asistanları bir araya getirdikleri bir bilimsel toplantı yapmak niyetleri varmış. Ben tabii hemen gitmek için söz verdim. Ne de olsa en eski hocalardan biriyim. Ben gittiğim zaman sadece Tahsin Teziç ve Asiye Nuhoğlu hocalar KTÜ Pediatri’den ayrılmıştı. Tahsin hoca endokrinci olduğu için meslek hayatım boyunca onunla bir hayli görüştük. Asiye hocayı ise Trabzon’a geldiği birkaç seferde tanıdım.
Hilal Mocan, Yusuf Gedik, Ali Baki hocalar ile yıllarca birlikte çalıştım. Şu anda bu saydıklarım ve benim dışında emekli olan ya da ayrılan hoca da yok zaten.

Trabzon’dan döndükten birkaç gün sonra Hilal Mocan bana telefon etti, bu da yetmezmiş gibi bir de eski resim gönderdi. Bu resim sanırım Atina’da bir pediatri kongresindeki bir yemekte çekilmiş bir resimdir. Hilal Mocan, gezilerde çok gırgır bir kadındır, hele de birlikte olunca epey gülüp eğlenirdik. Bu Atina kongresinde de bir hayli komedi yaşamıştık.

yazi-icine.jpg
Hiç unutmadığım bir maceramız,  birlikte Atina’daki M&S mağazasında çok güzel, siyah beyaz, bir kıyafet beğenip almıştı. Üzerine çok yakışan bu kıyafeti hemen ertesi sabah kahvaltıya gittiğimizde üzerinde gördüm. O kongrede tanıdığımız bir sürü pediatrist vardı. Hilali böyle şık şıkırdım görünce herkes çok iltifatlar etmişti.
Daha yeni kıyafetini giyeli yarım saat geçmeden, kahvesine koyacağı kremayı açarken, bütün krema eteğinin üzerine boşaldı. Hemen olayı nazara yorarak, odasına çıktık. Etek yıkanınca leke tamamen çıktı, ama Hilal’in içi bir türlü rahat etmedi, çünkü kendisi bu eteğin üzerine krema döküldüğünü biliyordu. Eteği güzelce paketledik, kongreyi falan bırakıp mağazaya geri döndük ve eteği değiştirdik. Bu olay bana çok değişik gelmişti, ancak Hilal’i daha yakından tanıdıkça bu muzip hallerine alışmıştım.

Atina, gidenler bilir, antik Akrepolis (yukarı şehir) gölgesine kurulmuş bir şehirdir. Meşhur Partenon tapınağı da Akrepolistedir. Akrepolisin eteklerinde Atina’nın eğlence merkezi diyebileceğim, bir sürü lokanta, bar ve tavernanın olduğu Plaka mahallesi bulunur. Plaka mahallesine gitmek istediğimizde oranın asıl gece 23’ten sonra keyifli olduğunu söylediler. Ben gündüz kuşuyum, böyle geç saatlerde uykum gelir, biraz mırın kırın ettim, ama Hilal çok ısrar edince artık bir gece uykusuz kalabilirim herhalde diye düşünüp razı oldum. Gece olunca cenk urbalarımızı (süslü kıyafetler) giyinip otele bir taksi çağırdık. Şoför bize baktı ve nereye gideceğimizi sordu. Plaka dedik. Siz nereden geliyorsunuz diye sordu. Türkiye dedik. Şoför bu sefer biraz daha dikkatli baktı. Ben sizi Plakaya götürmem dedi. Benim sülalem de Türkiye’den geldi. Şimdi siz böyle süslü giyindiniz, millet orada çoktan sarhoş olmuştur, sizi taciz ederler, siz Türkler bunu kaldıramazsınız. Benim başıma iş açmayın, isterseniz başka bir taksi bulun o sizi mutlaka götürür,  ama bana sorarsanız, gidip yatın, eğer Plakayı çok görmek istiyorsanız öğlen saatinde gidip bir suvlaki (kuzu şiş) yersiniz diyerek bizi aracından çıkarttı. Biz de böyle uyarılınca odamıza dönüp uyuduk.

Gerçi daha sonra bütün bu yazdığım yerlere gittik, hatta bir gece Akropoliste antik bir anfiteatrda antik bir Yunan trajedisi bile izledik. Ancak o gece dost bir Yunanlı tarafından açıkça, gece yarısı Partenon kapılarına dayanma isteğimiz sekteye uğratıldı.

Asıl en komik maceralarımızdan birini ise Washington DC’de yaşamıştık. Gene bir kongre için gitmiştik. Bu kez otelimiz tam opera binasının karşısında muhtemelen en lüks mahallelerden birindeydi. Caddeler hep butik mağazalarla doluydu. Mahalleden adeta ‘burada bol para var’ sesleri duyuluyordu. Mesela biz otelin kaçıncı katında kalıyoruz. Geceleri opera binasına hayatımda görmediğim marka arabalar geliyor. Arabaların içinden üniformalı şoförler fırlayıp, arka kapıları açıyor, arabadan fraklı erkekler, kürklü, tuvaletli kadınlar iniyor. Kadınların mücevherlerinin ışıltısı, sokak lambalarının altında bile kaçıncı kattan bizim gözlerimizi alıyor.
Sokak butik mağazalarla dolu, hiçbir giysi üzerinde fiyat yok, sorunca fiyatlar dudak uçuklatıyor. Tabii biz hemen bir alış veriş merkezi bulmaya karar verdik. Önce otelin kapı görevlisine sorduk. Bize bir tarif verdi. Otele varan yollardan birinden birkaç yüz metre ilerledikten sonra 7/eleven mağazasının karşısında metro istasyonu vardı. Oradan trene binip, Pentagon City durağında inecektik. Bu durak direkt olarak çarşıya çıkıyordu. Tarifin son anında adamcağız bize son bir şey daha söylemek için çırpındı ama biz anladığımızı farz ederek hızla yola koyulduk. Öyle ya hiç mi metroya binmemiştik, ilk istasyonu bulunca gerisi kolay diye düşündük. Nasıl olsa Washington metrosu da dünyanın en komplike metrolarından biri değildi. Yani aklımız sıra metroya atlayıp, şıp diye moll’e (çarşıya) ulaşacaktık.
Neyse metro durağına gelince, her ihtimale karşı birinden daha tarif aldık. Bu sefer tarifi veren de doğru yerdesiniz, Washington City durağında ineceksiniz ve direkt mole ulaşacaksınız dedi. O da son bir gayretle bir şey daha söylemeye çalıştı, ama dinleyen kim. Hemen metroya atladık ve birkaç durak sonra Pentagon durağı geldi, biz bir çalım metrodan atladık.
Derhal çıkış kapısına gittik ama bir sorun var. O zamanlar alış veriş merkezlerine girerken herhangi bir aramadan geçilmezdi, ama bu alış veriş merkezinde tarama cihazı olduğu gibi, bir de bu cihazın başında oturan görevli vardı.
Görevli deyince sıradan bir adam sanmayın, resmen gulyabani gibi bir adamdı. Bir kere hayatımda gördüğüm en koyu renkli Afrikalı muhtemelen odur. İkincisi de adam oturduğu yerde benden bir kafa daha uzundu. Öyle iri bir adam ki içinden rahat rahat iki kişi çıkar, hatta iyi bir tornacı iki adamın yanı sıra bir de ergen çıkartır. Öyle bir dev yani. Üstelik iriliği şişmanlıktan değil kastan kaynaklanıyor. Kapıda adam değil resmen tank oturuyor, sırf görüntü bile caydırıcı.
Biz ilk önce adamı ve cihazı es geçip kenardan içeri dalma girişiminde bulunduk. Tank, bizi durdurdu, neden içeri girmek istediğimizi sordu. Hilal şoping yapacağız dedikçe, adamın yüzünde giderek artan bir şaşkınlık belirmeye başladı. Duyduklarına inanamayıp tekrar sordu. Hilal şoping de şoping diye tutturdukça adamın gözleri giderek yerinden çıkmaya başladı, fincan kadar oldu. Ben, salak gibi ‘Hilal boş ver bu adam bir şey anlamıyor, boşuna laf anlatma gel şu kenardan içeri girelim’ diyorum. Ama Hilal şoping yapacak ya ısrar ediyor. Sonunda adam bize isterseniz size kısa bir tur ayarlayabilirim dedi.
Ulan, ne turu sanki bu güne kadar hiç alış veriş yapmadık. Nasıl bir şey bu demeye kalmadı,  gözüm kapıdan çıkan insanlara takıldı. Bunlar hiç de öyle alış veriş yapmış da evlerine dağılan insanlara benzemiyor. Hemen hepsinin üzerinde lacivert pardösüler, ellerinde evrak çantaları var. Ben birden bire ayıldım ve  biz galiba başka bir yere geldik diye hala adamı içeri girmeye ikna etmeye çalışan Hilal hanımı ikaz ettim.
Bir anda etrafımızda birkaç görevli daha belirdi ve aniden hepimiz birden ayıldık. Meğer yol tarifi almaya çalıştığımız herkesin bize söylemek isteyip de bizim dinlemediğimiz şey, önce Pentagon durağı varmış, mola için, bundan sonraki Pentagoncity durağında inmemiz gerekiyormuş. Biz lafın bu kısmını dinlemediğimiz için illa alış veriş yapacağız diye Pentagonun kapısına dayanmışız. Evet şu bildiğiniz ABD’lerinin genel kurmay merkezi, hani şu 11 eylülde uçak düşürülen üçüncü bina.
Biz artık silah mı mühimmat mı, neyi şop edeceksek, kapısına dayanmışız. Neyse son gelen adamlar bize yolu yeniden tarif ettiler, hatta artık bu şüpheli şahısları uzaklaştıralım düşüncesiyle mi yoksa bu salak kadınlar yeniden kaybolmasınlar diye mi bilemem doğru yere gittiğimizden emin olmadan yanımızdan ayrılmadılar.
Bu kez gerçekten çarşının içine çıktık, gülmekten gözlerimizden yaşlar akarak, biraz alış veriş yaptık. Dönerken hayırlısıyla kaybolmadan yerin yüzüne çıksaydık diye dualar ederek geri döndük. Bu kez de, yer yüzüne sağ salim çıktık ama 7/eleven metrosunun orada, otelimize birkaç yüz metre mesafede kaybolmayı başardık.
Geri döndüğümüzde KTÜ’de öğretim üyelerinin yemekhanesinde haftalarca bu maceramızı anlattık. Her iki seyahatin de tam zamanını hatırlamıyorum, ama 1990’ların başı olmalı.

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.