• BIST 107.922
  • Altın 275,137
  • Dolar 5,8111
  • Euro 6,4454
  • Trabzon 11 °C

İmamoğlu afişini vatandaş evine astı!

Yer KULAK

   İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun önceki gün Söğütlü’de bir sokakta büyük boy afişi asılmıştı. Büyükşehir Belediyesi itfaiye aracı afişi indirmeye geldi, mahalleli karşı çıktı. Araç geri gitti. Dün sabah saatlerinde aynı itfaiye aracı Ekrem İmamoğlu’nun büyük boy afişini indirdi. Akçaabat Belediyesi, basın ve halkla ilişkiler sorumlusu itfaiye aracının Büyükşehir Belediyesinin olduğunu ve afişi Akçaabat belediyesinin indirtmediğini söyledi. 
Afişi tahminimiz o ki, AKP cenahından yetkili etkili birileri indirtmiştir.
Peki, afiş indirildi de ne oldu?
  imamoglu-007.jpgVatandaş, Ekrem İmamoğlu’nun büyük boy afişini konutunun önüne astı. 
Akçaabat tarihinde, siyaseten birkaç önemli isim öne çıkmıştır. Bu isimlerden biri ve en önemlisi Başbakan Hasan Saka’dır. Daha sonra Akçaabatlı bakanlar oldu. 
Ekrem İmamoğlu’nu beğenirsiniz beğenmezsiniz çok da önemli değil. İmamoğlu iki kez İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçilen bir isimdir. Hem de ikinci seçimde iktidarın adayına 807 bin fark atarak. Ekrem İmamoğlu, Akçaabat’ın ve Trabzon’un Hasan Saka’dan sonra yetiştirdiği en önemli isimdir.
Ekrem İmamoğlu’nun afişini indirtmek, ne iktidara ne de bir başkasına fayda sağlamaz. İmamoğlu artık bir marka olmuştur. Trabzonlular ve özellikle de Akçaabatlılar bu markaya sahip çıkmalıdırlar. 
Trabzonlu ve Akçaabatlı birinin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi kimi, kimleri rahatsız eder? Trabzonlu olarak partili partisiz herkes bir hemşerisinin İstanbul’a büyükşehir belediye başkanı olmasından onur ve gurur duyar. Bu afişi her kim indirtmişse ayıp etmiştir! Ekrem İmamoğlu’nun afişi rahatsızlık verdiğine göre, bundan böyle Akçaabat’ta afiş asılmayacak, demektir. Bu tür küçük işler, kimseye fayda sağlamaz.  

İğne-Çuvaldız ve Dr. Küçükali!

  Sürmene ilçesinin millet ittifakının CHP’li başkan adayı Dr. Kemal Küçükali sosyal medyadaki ödüllü bulmaca yarışmasına, CHP karşıtları epey tepki vermişti. Dr. Küçükali, önceki gün, ‘Yazılarımı yanlı bulan arkadaşlar, kimse sütten çıkmış ak kaşık değildir’ diyerek, iğne-çuvaldız hesabı sosyal demokratlara da inceden inceye göndermede bulundu ve şöyle dedi; 
igne-cuvaldiz.png  ‘Kişisel hırsları yüzünden parti üstüne parti kurdular, oyları böldüler, seçimleri kaybettiler, koltuklarını kaybetmediler. İstanbul'u susuz bıraktılar, yirmi beş sene beklediler, rüşvetle anıldılar. Halkçıyız dediler, halkı anlamadılar. İçki sofralarında çok zaman kaybettiler. Başörtüsü sorununu ikna odalarında çözmeye kalktılar. Özel hayatlarına özen göstermediler, kasetçi oldular. Atatürk'ü anlamadılar, anlatamadılar. Kürt sorununda kem küm ettiler, ne dedikleri belli olmadı... Daha devam edeyim mi?’… 
 Dr. Küçükali, bu paylaşımı yaptıktan bir gün sonra ise şöyle dedi; 
‘Sosyal demokratlar hakkında özeleştirime hücum eden arkadaşlar! Sosyal demokratların son yerel seçimlerde büyük şehirlerle sınırlı başarısının altında; ekonomik krizin, pahalılığın, işsizliğin, adam kayırmanın, yolsuzluğun, hırsızlığın, kibrin, baskının, korkunun... Yani iktidarın marifetinin olduğunu unutmayın’.
Dr. Küçükali daha sonra yine sosyal demokratlara yüklendi ve şöyle devam etti;
‘Burnundan kıl aldırmayan sosyal demokratlar! Ben de en az sizin kadar Atatürkçüyüm. İki tane özeleştiri yaptım diye niçin ayağa kalktınız. Tek parti döneminden beri bir sürü hatalar edildi. Çilesini biz çektik, her seçimden yenik ayrıldık. Mevcut iktidarın ülkeyi çok kötü yönetmesi neticesinde vatandaşta bir arayış var. İstiyorum ki; bu, heba edilmesin önceki yanlışlar yapılmasın.’
***
  Dr. Küçükali ile tanışıklığımız ve bir kez telefonla görüşmemiz dışında bir irtibatımız yok. Dr. Kemal Küçükali, nalına da vuruyor mıhına da… Kendi görüşüne göre doğruya doğru eğriye eğri diyor. Bu tür insanlara bu devirde nesli tükenmekte olan insanlar deriz. Dr. Küçükali’ye sağlıklı ve mutlu yıllar dileriz. 

Çocukluğumun Cenneti  Akçaabat’ı Hatırlıyorum!

  Sıcak ve boğucu bir Trabzon ikindi vakti arabama atlıyorum, yolum doğru Taşlıoba'ya... Haçka yaylasında yağmur ve sis yalayıp geçiyor üzerimden, Beypınarı sapağında sis açılıyor, yayla çiçekleri kucaklıyor beni ve buz gibi hava. Duruyorum, motoru kapatıyorum. Yolun yanından akan küçük pınarın sesini dinliyorum. Uçan kuşların kanat sesi, kuş cıvıltıları sessizlikle birleşiyor, muhteşem bir tabiat senfonisine dalıyorum. Zaman zaman uzaklardan konser sırasında mızıkçı bir dinleyici öksürüğü gibi motor sesleri, neyse ki çabuk uzaklaşıyor. Tam bir huşu içinde tabiatla birleşiyorum. Hallacı Mansur'un sesi geliyor derinden "Ene'l Hak". Ürperiyorum. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Güneş ufuktan el sallayalı neredeyse bir saat olmuş. Gökyüzü suni ışıklardan etkilenmeden bütün güzelliği ile arzı endam ediyor. Yıldızları toplamak istiyorum, Samanyolu karşı çıkıyor; "Hep böyle yapıyorsun, gördüğün güzellikleri sahipleniyorsun, bütün insanoğulları gibi. Bırak onlar senin değil, toplayamazsın". Utanıyorum.
Çocukluğumun cennet Akçaabat'ını hatırlıyorum, çiçekleri, ağaçları, tarlaları, sahilleri birbir çalınan, yolunan öksüz çocuğu. Zeytin ağaçlarının dökülen yeşil tanelerinden yaptığımız "zaguda"yı, olgunlaştığında dalları okşarcasına silkenerek toplanan ve küfelenen zeytinlerini, serpme ağla simsiyah kumsalı döven dalgaların arasından denizin ikramı balıkları, kayalardan toplanarak teneke üzerinde pişirdiğimiz midyeleri, komşunun bahçesinden alınan "bostan" ların katıklığı ve tanıklığını. Gelecek nesillerden, tabiattan çaldıklarımız onlar.
Utanıyorum…
cocuklugumun.jpgSanki son nesil bizmişiz gibi vahşice talan ettiğimiz güzellikler yok artık. Şimdi talan sırası yaylalarda. Eline iki kuruş geçiren bir baraka yapmış "Haçka düzüne". O düzde sisler arasında kaybolduğumu, Sarıkız'ın çıngıraklarını izleyerek yolumu aradığımı, sis açıldığında yeşil bir deniz içinde olduğumu ve yolumu bulduğumu hatırlıyorum. Çayırlarda ne kadar kömre vardı Tanrım! Kupkuru görünenler üzerine bastığınızda nasıl cıvıklaşırdı. O cıvıklık bile güzeldi şimdinin beton yığınlarından. Gözlerim sulanıyor, burnumun kemiği sızlıyor. Bir gezi için götürüldüğümüz İsviçre yaylalarına poşet ve deterjanın sokulmasının yasak, bina yapılmasınınsa mümkün olmadığını anımsıyorum. Üzülüyorum.
Utanıyorum…
Hemen arabama atlayıp Taşlıoba'ya doğru kaçarcasına uzaklaşıyorum, anılardan ve doğanın siteminden. Ayşe Abla ve Mustafa Abiyi, yemeklerini yemiş, çaylarını demlemiş, guzina sobanın başında muhabbet ederken buluyorum. Nerde kaldın diye sitem ediyorlar. 50 yıllık yoldan geldim, üzgünüm diyemiyorum, gülümsüyorum ve ancak bitti işlerim diyorum. Yoğurttan, yayıkta çalkanarak yapılmış tereyağına ekmeğimi bandırıp pazı yemeğine dalıyorum. Gözyaşlarım, kaybettiğim memleketim için hiçbir şey yapamamanın çaresizliğinin çağlattığı gözyaşlarım içimi dolduruyor yediğim her lokmada. Muhabbetten sonra gecenin sessiz soğuğunda yün yorganın altına sığınıyorum.
Utanıyorum
Gecenin bir yarısında sala sesi ile irkiliyorum, memleketim ölmüş gerçekten, bak sala veriyorlar diye düşünüyorum. Gerçeklere uyanıyorum. Memleketim gerçekten ölmüş, anlıyorum. Ve ağlıyorum.
Utanıyorum.
(Dr. Mahmut Haydar Ustaoğlu)

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.