• BIST 97.910
  • Altın 145,923
  • Dolar 3,5798
  • Euro 4,0035
  • Trabzon 18 °C

Kader tesadüfleri sever mi?

Ali Rıza Keskinalemdar

Her ölüm haberi sarsıcı esasında ve her defasında Nazım Hikmet’in, Bursa Cezaevi’nde 1941 eylülünde yazdığı “Zafere Dair” adlı şiirindeki dizeler gelir takılır dilime: “Günler ağır. / Günler ölüm haberleriyle geliyor. / (…) / Ölüyor (…) insanlarımız / -halbuki nasıl hak etmişlerdi yaşamayı- /ölüyor insanlarımız / -ne kadar çok-“

Bir şekilde, bir nedenle ölüyor insanlarımız…

İş kazası… Trafik kazası… Doğal afet… Aşk cinayeti… Kıskançlık cinayeti… Husumet cinayeti… Taammüden cinayet… Töre cinayeti… Siyasi cinayet… Ve diğerleri sonucu…

Bunlar arasında kaza kurşunu ve intihar ile ölümü sayabiliriz hiç kuşkusuz… Ya din adına işlenen cinayetleri ve yapılan katliamları siyasi cinayetler içinde mi düşünmek lazım yoksa onun için din cinayetleri mi demeliyiz?

Peki, korna cinayetleri, selektör cinayetleri, park tartışması cinayetleri, yan bakma cinayetleri, laf atma cinayetleri, omuz atma cinayeti, vs. gibi cinayetleri, mesela “salaklık cinayetleri” adı altında sınıflamak mümkün mü?

***

Che’nin “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, hoş geldi sefa geldi” sözleri belki sol jargonun geçmişinde ölüme meydan okumaya yönelik söylenen “korkmama”nın seslendirilmiş haliydi. Kim bilir bu sözü söyleyenlerin kaçı gerçekten ölümden korkmamaktaydı? Sonuçta korku insanî bir duyguydu.

Ölüm bir şekilde, her nasılsa gelip sizi bulduğunda artık seçeneğiniz yoktur: Yaptığınız iş gereği de “kelle koltukta yaşamaktasınız”dır belki ve “eve götüreceğiniz ekmek için” buna zorunlusunuzdur.

Tıpkı Sultanahmet’te (dinci ya da değil ne değişir ki, terör işte) terörün gelip bulduğu, esasında fizik öğretmeni olmasına rağmen sistemin azizliğine uğrayıp atanamadığı için polis olan Trabzonlu Kenan Kumaş gibi…

***

11 Ocak 2015 tarihli Kuzey Ekspres’in birinci sayfasında belki hiç tanımadığımız 10 işçinin dramı çıktı karşımıza.  Hayat böyle bir şeydi.

Çaykara’nın Kavlasan mevkîinde Balkodu Deresi üzerinde yapılmakta olan HES inşaatının şantiyesinde bozulan jeneratörü tamir etmeye çalışan 5 işçi çığ altında kalmıştı. İlk haberler bir işçinin “ölü bedenine ulaşıldığı” yönündeydi.

2009 yılı ocak ayında da öyle olmuştu; doğa yürüyüşüne çıkan dağcılar Zigana’da kar altında kaldıklarında… Soma’da göçük altında, Ermenek’te sular içinde…

Bir süre sonra artık “ölü beden”den başka bir şeye ulaşma umudu kalmıyordu… “Ölü beden”! Ermenek’te galerinin suyu çabuk boşalsın ve oğlunun canlı bedenine ulaşsın diye boruyu kıvrılmaktan kurtarmaya çalışan çaresiz annenin umudunu kim hafızalarımızdan silebilir ki?

Hayrat İlçesi’ne bağlı Büyükharman Yaylası’na bir arızayı gidermek üzerine çıkan elektrik şirketinin 5 işçisi yoğun kar yağışı nedeniyle yaylada mahsur kalmıştı. Ama onların Çaykara’dakiler gibi “ömürleri bitmemişti“ ve bağlantı kurabildikleri Trabzon Valiliği’nin Malatya 2. Kara Havacılık Alayı Arama Kurtarma Birliği’nden gelen ekiplerce bir yayla evinde donmak üzereyken kurtarılmışlardı.

Her yerde “mutlu son” yoktu! Tıpkı, Fransa’da yaşadığı evin basılması nedeniyle yer değiştirdiği sırada polise yakalandığında Yahudi olması nedeniyle Nazilere teslim edileceğini anlayarak, yüksek dozda morfinle hayatına kıyan Alman yazar Walter Benjamin’in son anlarında kaleme aldığı veda mektubundaki sözleri gibi: “Kafka’nın dediği gibi dünyada sonsuz umut var ama bu bizim için geçerli değil”.

***

Çaykara’da 3-4 gün içinde “bütün ölü bedenlere” ulaşılmıştı. Ve haber burada bitmişti okuyucu için… Eğer cenaze törenleri “haber değeri taşıdığı düşünülüp” bir yerlerde karşınıza çıkmamışsa. Ama cenazelerinin defin için başka illere götürülmesi, hayatını kar altında kalarak kaybeden çalışanların yörenin insanları olmadığı ve muhtemelen “ekmek paralarının peşinde” o neredeyse doksan dereceye yaklaşan vadinin dibini mesken tuttukları gerçeğiyle yüzleştiriyordu bizi.

O olayın içinde değildiniz ve şanslıydınız. Haberi, belki de evinizin penceresinden “müthiş güzel” bir  kar manzarasına bakarken okumuştunuz. Belki de haber hiç gözünüze ilişmemişti.

Olay sonrası bölgede inceleme yapan Türk-İş Trabzon temsilcisi ve 1 No’lu Yol İş Şube Başkanı Gökhan Gedikli’nin “tünelin yanlış yere yapıldığı, işyerinde gerekli güvenlik önlemlerinin alınmadığı ve işyerinde bir kriz planı bulunmadığı; bunun sonucunda faciaya davetiye çıkartıldığı” yönündeki iddialarını okuduk gazetelerde. O’na göre, kader değildi olan biten.

Olayın geçtiği coğrafi oluşuma baktığınızda, çığ düşmemesinin düşük bir olasılık olduğunu hemen kavrıyorsunuz zaten. Yani “tesadüfün bu kadarı” diyemeyeceğiz durum söz konusu. Şimdi kalkıp “jeneratörün çalışması çığ olayını tetikledi” demenin amacı kimi ve neyi kurtarmaya yönelik olabilir ki? Jeneratör orada süs için mi vardı?

***

İslam’da “kader” imanın esaslarından olup, toplum inancında önemli bir baskınlığa sahiptir ve “tesadüf” ile yan yana getirilmez pek. Şu an iktidardakilerin işçi ölümlerine, çok soğuk duruşları ve “güzel öldüler”, “ölüm onların fıtratında var” türünde yanaşmaları o nedenledir. Onlara göre ne kadar önlem alırsan al sonuçta ölüm mutlaka  insandan kaynaklı eksikliklerden değil Yaradan tarafından gelir.

Burada “basiret bağlanması” ya da “şeytana uyma” temel gibi bahaneler olabilir mi? “Eşeği sağlam kazığa bağla, sonra Allah’a ısmarla” şeklindeki atasözü ile neyin vurgulanmak istediği açıktır.

HES’ler anlaşıldığı kadarıyla Doğu Karadeniz coğrafyasındaki olumsuz değişikliklerini artık insan canına kastedecek kadar ilerletmiş durumda. Dağlardaki yollar üzerinde çığ tünellerine rastlamışsınızdır. Bu bir zorunluluksa, bu kadar dik vadide de bu tarz bir önlemin alınması gerekmez miydi? Tıpkı elektrik arızası için işçilerin yaylaya pikniğe gider gibi gönderilmeleri ve orada donmaktan son anda kurtarılmalarında muhtemelen gerekli önlemlerin alınmadığında olduğu gibi.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.