• BIST 100.001
  • Altın 235,832
  • Dolar 6,1117
  • Euro 7,1864
  • Trabzon 26 °C

KTÜ’NÜN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ

Prof. Dr. Burhan Çuhadaroğlu

Üniversitelerin her zaman öne çıkan tarafı akademik işleyişi ve öğrenci yapısı olmuştur. Kuşkusuz işin bu yönü toplumu en çok ilgilendiren tarafıdır. Buna karşın üniversiteyi ayakta tutan esas bileşen olan idari personel her zaman ister istemez ikinci planda kalmıştır. Üniversitenin çalışma mekanizması içerisinde ve eğitim öğretim faaliyetlerinin hemen her aşamasında idari personelimizin katkısı asla yadsınamaz.

Üniversitelerde idari personelin rektörlüğü sayılan genel sekreterlik makamından hizmetlisine kadar birçok idari personel görev yapmaktadır. Son yıllarda bunlara ihale usulü hizmet alım yolu ile katılan yüzlerce çalışanı da göz önüne aldığımızda azımsanmayacak ölçüde bir çalışan kitleden bahsediyoruz. Bu kitlenin diğer kamu kurumlarında çalışanlar ile ortak olan ve ortak olmayan birçok sorunu ve iş zorlukları nedense pek göz önüne gelmez, hep göz ardı edilir. Ancak üniversitenin yürüttüğü faaliyetlerde bu kesimin rolü göz önüne alındığında vicdanım hep rahatsız olmuştur. Kendimi bu çalışanlarımıza karşı nedense hep borçlu hissetmişimdir.

Genel sekreterlikten başlayalım… Bu makam, üniversitedeki idari işleyişin beyni olarak çok ciddi ve etkili bir birimdir. Akademik bir çatı altında hem bilimsel mevzuat, hem hukuk, hem de idari konularda bilgi, birikim, beceri gerektiren bu makamın son yıllarda boş kaldığını söylemeliyiz. KTÜ özelinde konuya baktığımızda, önceki birkaç rektör döneminde başlayan “vekâleten” uygulaması halen devam etmektedir. Açacak olursak; göreve başlayan bütün rektörlerimiz üniversitenin genel sekreterlik makamına vekâleten bir akademisyeni atayarak işe başlamakta, bu sayede işlerin çok daha kolay ve nitelikli yürüyeceğini düşünmektedir. Ancak bu amacın hâsıl olduğunu söyleyebilmek pek mümkün değildir maalesef.

***

Öncelikle dile getirmemiz gereken konu, akademik bir elemanın kendi işinde ne kadar başarılı olursa olsun, idari konulara kısa sürede vakıf olması ve çözüm üretebilmesi imkânı yoktur. O makama çok daha uygun, mevzuatı iyi bilen, sorunlara hâkim olan iyi yetişmiş onlarca idari elemana rağmen, sadece rektörün kendi otoritesini etkin kılma dışında bir nedeni olmayan bu uygulama birçok konuda işleyişin aksamasına, hatalı uygulamalara ve önemli bir moral bozukluğuna yol açmaktadır.

Bu konuda sayın rektörlerimizin doğrudan dile getirmekte olduğu “idari yöneticiler ile iş yapmada ve karşılıklı iletişimde zorluk yaşıyoruz” serzenişi haksız ve anlamsız bir yargı olup günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Eski dönemlerde bir şekilde yaşanmış olan bazı zorluklardan dolayı ortaya çıkmış olan bu hatalı uygulama, günümüzde çağdaş bir yönetim anlayışı ile bağdaşmamaktadır. Üniversiteler bugün dev bütçelere sahip olan, birçok farklı mevzuatın uygulanmakta olduğu karmaşık bir sistem bütünü durumundadır. Bütçe tertibi, insan yönetimi, mevzuat hâkimiyeti gibi konular günümüzde her ciddi kurumda profesyonelce yapılan işlerdir. Bu tür konularda işi ehline teslim etmek ve güven duymak çağdaş olmanın bir gereğidir.

KTÜ’de hem genel sekreterlik hem de birçok daire başkanlığı halen vekâleten yapılan atamalar ile yürütülmektedir. Bu uygulamanın üniversitede yaşanmakta olan pek çok sorununun da ana nedeni olduğu konusunda görüşler vardır. Zira idari yapı içerisinde “neo-liberal” anlayışın bir yansıması olarak ortaya çıkan “vekil makam tesis etme” işi bu görevi yapmakta olanların ağzını, dilini, elini, kolunu önemli ölçüde bağlamakta; sorunları örtbas etmekten başka bir işe yaramamaktadır.

Vekâleten ataması yapılmış olan bir insanın ne kadar üretken ve kararlı olabileceğini hemen herkes tahmin edebilir. Oysaki karşılıklı anlayış ve güven temelinde, ortak hedeflere inanmış bir yapı içerisinde çok daha başarılı iş çıkarma ve sorunlara pratik çözümler üretme imkânı varken, bu konuda çok geriye düştüğümüzü belirtmek isterim.

İdari kadro içerisinde yer alan memurlarımızın özveriyle ve büyük bir sadakatle yapmakta oldukları görevlerinde, ülkenin genel çalışan sorunlarının yanı sıra bazı idari dertleri de vardır. Her zaman büyük bir sevgi, saygı ve güler yüz gördüğüm bu mesai arkadaşlarım özellikle yönetimden gereken desteği ve takdiri alamadıklarından dert yanmaktadırlar. İdari yükselmelerde esas alınması gereken performans göstergeleri yerine haksız bireysel tercihler ve özellikle son dönemde yaygınlaşan “sözde sendika” referansı herkesin diline düşmüştür. Bir kurumda liyakatin esas alınmadığı her türden atama ve kadro değişikliği birçok sorunu da beraberinde getirecektir. Önümüzdeki dönemde bunun acılarını hep birlikte çok daha yoğun bir şekilde yaşama riskimiz vardır. Uyarıyorum…

***

Konu çok geniştir, ama can damarlarımızdan bir tanesi olan özel firma elemanı çalışanlarımız ve hizmetlilerimizin durumuna değinmeden olmaz. Bu düzenleme altında çalışan arkadaşlarımızın en temel sorunu ki; rektörlüğümüzün etki alanı dışındadır, maaşların asgari ücretle sınırlı olmasıdır. İnsani çalışma koşullarının dışına taşarak, geceli gündüzlü görev yapmak zorunda olan güvenlikçilerimiz, temizlikçilerimiz, hasta bakıcılarımız vahşi kapitalizmin pençesinde kıvranmaya devam etmektedir. Onların içinde bulunduğu yaşamsal sorunlar dolayısıyla bizler de huzursuz olmakta ve zaman zaman hoş olmayan muamelelere maruz kalmaktayız. Bu çalışanlarımızın en azından üniversiteler için kadrolu olmaları ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için rektörlük düzeyinde çaba gösterilmelidir.

Düşünebiliyor musunuz; ana giriş-çıkış kapılarımızda görev yapan özel firma elemanı çalışanlarımız öğlen yemeklerini kendi ceplerinden ödeyerek köfte-ekmek ya da dürüm ile geçiştirmektedir. Kabul etmeyecek kadar gururlu olduklarını bildiğimden, ana kapılardan olan geçişlerimde kendilerine birer dürüm bile getiremiyorum. Özel firma elemanı dahi olsalar oralarda bizler için görev yapan bu arkadaşlarımızın öğlen yemeklerini nasıl temin ettiklerini ben hep dert ediyorum, ama önemli olan rektörlüğümüzün de böyle bir derdinin olmasıdır. Koskoca bir KTÜ’nün ana giriş kapılarında görev yapan 20-30 kişiye öğlen yemeği veremeyecek kadar kötü durumda ve beceriksiz olduğuna kimse inanmaz.  

KTÜ gibi köklü bir üniversitede RABS (rektör adaylarını belirleme seçimleri) sürecinde, sadece içten bir tebessüm ve selamdan başka hiçbir beklentisi olmayan idari personelimizin de unutulmamasını ve kendilerine gereken değerin verilmesini diliyorum.          

 

LİSELERDE NE OLUYOR?

İstanbul Erkek Lisesi, Cağaloğlu, Galatasaray, Vefa Lisesi, Notre Dame de Sion, Kadıköy Anadolu Lisesi, Ostim Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nden sonra Ankara Gazi Lisesi, Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi, Beyoğlu Anadolu Lisesi ve İzmir Fen Lisesi öğrencileri birer bildiri yayınlayarak liselerde ortaya çıkan yeni yapılanmaya ve sisteme karşı seslerini yükselttiler.

Özünde nitelikli, laik, bilimsel ve eşit bir eğitim talebi yatmakta olan bu tepkilerin, lise yaş grubundaki öğrenciler tarafından dile getirilmiş olması oldukça dikkat çekicidir. Bunun gizli muhalif gruplar tarafından yönetilen bir provokasyon olabileceği olasılığı vardır ve bunu bu şekilde değerlendirebilecek geniş bir toplum kesimine sahip olduğumuz da bilinen bir gerçektir. Ancak konuyu böyle ele almak yerine işin özüne eğilmek, çağdaş ülkelerde olduğu gibi gençlerimizi anlamaya çalışmak ve sorunu daha akılcı bir şekilde ele almak gerekmez mi?

Bu tepki Milli Eğitim sistemimizin uzunca bir süredir yürütmekte olduğu yeni uygulamaların bir sonucu olarak patlak vermiştir. İçin için ve planlı bir şekilde gelişen süreçte yapılan haksız idari atamalar, ehil olmayan yöneticilere teslim edilen okul yönetimleri, özgür düşünce ve bilimsel düşünceye kapalı bir müfredat ve nihayet gençlerimizi akıl ve çağdışı kalıplara sokma çabası işi bu noktaya getirmiştir.

Milli Eğitimde kalite her geçen gün düşmektedir. Uluslararası değerlendirmelere göre bu somut gerçek gün gibi ortadadır. Öğrencilerimizin sorgulama, fikir yürütme, zihinsel yeteneklerini kullanabilme, öğretileni anlama ve kullanabilme; en önemlisi yazılı ve sözlü anlatım konusunda çok gerilerde kaldıklarını hemen herkes çok iyi bilmektedir. Hem bir öğrenci velisi hem de bir eğitim-öğretimci olarak bunu birebir yaşamakta ve tehlikeli gidişi çok iyi gözlemekteyim.

Çağın gerektirdiği bilgi, donanım ve beceri kazandırma konusu profesyonel bir iştir. Bunu sağlaması gereken eğitim sistemimizin bu amaca ne kadar uygun bir içerik taşımakta olduğu; ya da gerçekten hedeflerimizin bunlar mı olduğu konusunda tereddütler vardır. En önemli hazinemiz olan “akıl” kullanma noktasında ne kadar gerçekçi ve duyarlı olabildiğimizi iyiden iyiye sorgulamamız gerekiyor, ama bunu göremiyoruz.

Dünyayı ve yeni yönelişleri anlamaya çalışan öğrencilerimizin göstermekte olduğu tepkileri öğrenci velilerinin de anlaması gerekiyor. Bunu ifade ederken sadece önemli bir noktaya dikkat çekmek amacındayım. Mesele siyasi bakış açısının dışında, yavrularımızı geleceğe daha donanımlı ve dünya ile yarışabilecek kapasitede yetiştirebilmek üzerine ele alınacak hassas bir konudur. Bu iş bir dizi film izlemeye benzemez, önemli olan iyi senaryo yazabilecek kapasitede beyinler yetiştirebilmektir…

Orta öğretimde öğretmen motivasyonundaki bozulma ve özlük haklarında yaşanan gerileme işin diğer bir boyutudur şüphesiz. Haksız yere yapılan görevlendirmeler, birikim ve liyakati hiçe sayan atamalar işe tuz biber ekmektedir. Sadece adı sendika olan yapay teşkilatların elinde oyuncak haline getirilmiş olan Milli Eğitimin varacağı yer çok hayırlı olmayacaktır, olmamıştır. Orta öğretim kurumlarımızda yükselme, görev değişikliği, atama gibi son derecede önemli kararlar siyasi bir organ gibi çalışmakta olan sözde sendikaların eline bırakıldığı sürece karanlığa doğru hızla gitmeye devam ederiz.

 

Özel liselerimizin hem en yüksek puanlı öğrencileri hem de paralı öğrencileri büyük bir taleple çekiyor olmasının arkasında yatan gerekçeleri kim sorgulayacak? Niye bunlar üzerinde durmayıp, çağdışı, anti-laik bir sistem üzerinde ısrarla duruyoruz? Unutulmaması gereken temel nokta bu geminin hepimizi taşımakta olduğudur. Gemi su alıyor…

Umudum liseli çocuklarımızın göstermekte olduğu bu tepkileri anlayışla karşılayabilecek bir süreci yaşayabilecek olmamızdır. Yoksa nur topu gibi bir çatışma alanımız daha doğacak…

 

 

  • Yorumlar 4
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.