• BIST 89.744
  • Altın 193,389
  • Dolar 4,8352
  • Euro 5,6600
  • Trabzon 23 °C

Kütahya Mutasarrıfı Rahmi Bey

Turhan EYÜBOĞLU

1920’nin Ocak ayı... Senenin ilk karı lapa lapa yağıyor Kütahya’ya. Düşmanın Ankara’ya ilerlemesini engellemeye çalışırcasına yolları kapıyordu. Türkiye'deki milli mücadele gelişirken Osmanlı devleti dağılıyor ve yerine millete dayandığını, siyasal meşruiyet kaynağının millet olduğunu söyleyen yeni bir devlet sistemi adım adım kuruluyordu.
Çözülmekte olan bir devlet sisteminin yerine bir yenisi doğuyordu. Bu arada esas olarak halkın gönüllü katılımına dayanan yeni bir askeri örgütlenme biçimleniyor, geçmişin profesyonel kadroları dışında yeni askeri önderler ortaya çıkıyordu.
Henüz düzenli ordunun olmadığı veya var olan askeri kuvvetlerin bu tür bir örgütlenme modeline girmek istemeyişi sorun çıkarıyordu. Ne yazık ki düzenli orduya katılmak istemeyen Çerkez Ethem'in çıkardığı isyanı bastırmak için yeni kurulan düzenli ordu elinden geleni yapmaya çalışıyordu.
Yunanlılar Kütahya’ya girdi girecekler. Anadolu'nun dört bir yanından gelen Mehmetçikler düzenli orduya katılmak için beklemekte ve eğitim almaktaydılar. Kimi Karadenizli, kimi Akdenizli, kimi bozkırlardan yerli kıyafetleriyle gelmişlerdi. Bunlar hemen savaşa girecek insanlardı. Ölmeyi değil, vatanı düşünüyorlardı.
Yunanlıların ilerlemesi, Çerkez Ethem İsyanı ve gelen askerlerin hazırlanması zor bir sürecin başlangıcıydı. Ortalık tam anlamıyla karışmıştı. Kimin ne yaptığı konusunda tam bir fikir birliği yoktu. Kütahya Mutasarrıfı Rahmi Bey, Osmanlı hükümetinden ne yapacakları konusunda bilgi alamıyor, çaresizlik içinde bekliyordu.
Ankara’ya bir telgraf çeker ve ne yapacakları konusunda bilgi ister. Ankara; derhal çocukları, kadınları, yaşlıları trene bindirip Ankara'ya yollamalarını, hayvanları düşmanın ilerleyeceği alanın dışına çıkarmalarını ister. Son olarak da belirtilen on bir köprüyü havaya uçurmalarını bildirirler.
Rahmi Bey bu bilgilendirme sonunda ailesini karşısına alarak:
"Sevgili ailem, Kütahya’nın karışık olduğunu görüyorsunuz; Yunan buraya doğru ilerliyor. Sizi, çocukları, kadınları ve yaşlıları yarın trenle Ankara’ya yollayacağım; bir gün sonra da ben geleceğim."
Ailenin büyük oğlu birden atılır:
"Baba, bizden bir gün sonra geleceksin değil mi?"
"Tabii ki oğlum! Bir gün sonra geleceğim ve oradan da Trabzon’a gideceğiz. Merak etme ailemiz sana emanet!"
Çocukların başları yerde, babalarından ayrılacakları için çok üzülüyorlardı. Uzun bir gecenin ardından ailesini ve halkı trene koyarak Ankara’ya yolculamak için istasyona gelmişlerdi. İstasyona kalabalıktan girilmiyor, herkes yakınını yolcu ediyordu. Büyük oğlan:
"Baba seni yarın sabah istasyondan alırız!" deyip babasını öptü ve ailece trene bindiler. Rahmi Bey içinden 'İnşallah oğlum!' diyebilmiş ve gözyaşlarını saklamak için yüzünü onlara yarım dönmüştü. Artık ayrılık zamanıydı. Tren yavaş yavaş hareket etmeye başladı.
Trenin pencerelerinden insanlar yarış halinde kollarını çıkarıp el sallıyorlar, istasyonda olanlar buna karşılık vermek için ayak uçlarına kadar yükselip avazı çıktığı kadar bağırıyorlardı. Bağırma ile ağlama iç içe geçmişti ve trenin kesik kesik çalan düdük sesiyle farklılaşmıştı. Tren, insanların bakışları arasında uzaklaştı ve bir anda istasyona bir sessizlik çöktü! İşte o anda insanlar orada kararlarını vermişlerdi.
"Vatan bir bütündür, bölünemez."
***

Rahmi Bey istasyondan ayrılırken on bir köprüyü nasıl imha edeceklerini düşünüyor ve buna bir yöntem bulmaya çalışıyordu. Tam o sırada arabası cezaevinin yanından geçiyordu. Hemen arabasını durdurdu ve cezaevinin kapısına doğru yürüdü. Nöbetçiye:
"Bana müdürü bulun!" deyip odaya doğru ilerledi. Oradaki görevliler:
"Hemen efendim!"
Müdür beş altı dakika sonra odaya gelmişti. Rahmi bey müdüre dönerek:
"Müdür Bey mahkumlardan patlayıcılarla ilgili olanlar var mı?"
"Var efendim!"
"Onları bana getir!"
"Tabii, hemen efendim!"
Müdür, kısa bir süre sonra altı mahkumla odaya gelmişti. Rahmi Bey onlara uzun uzun baktı ve konuşmaya başladı.
"Bildiğiniz üzere düşman Kütahya’ya doğru ilerlemekte... Bizler en zayıf zannedildiğimiz zamanlarda bile ordusu sayesinde en kuvvetli olduğunu her zaman ispat etmişizdir. Şimdi ise sizler sayesinde de düşmana kuvvetli olduğumuzu gösterecek bir zamandayız. Bunu vatanınız, bayrağınız ve namusunuz için yapmaya hazır mısınız?"
Altı mahkum çok şaşırmış, birbirlerine bakıyorlardı. Böyle bir konuşma olacağını hiç düşünememişlerdi. Bir gün önce yaptıkları kavga yüzünden çağrıldıklarını sanıyorlardı. Aradan bir iki dakika geçmişti. Kendilerini toparladılar ve hep bir ağızla:
"Hazırız efendim!" diye seslendiler. Bunun üzerine Rahmi Bey müdüre dönerek:
"Bu arkadaşlara kılık kıyafet verin ve kapıda arabamın yanında hazır olsunlar!" deyip odadakileri yolladı. Ardından müdür beyi yanına alarak kısık bir sesle:
"Müdür bey, bu altı arkadaşın dışındaki tüm mahkumları da serbest bırakacağız! Onları düşmana karşı orduya girmeleri konusunda ikna etmeye çalışın."
"Olur efendim!"
"Şimdi ben gidiyorum. Siz mahkumlarla konuşun ve bir hafta içinde tüm mahkumları serbest bırakmış olalım."
"Merak buyurmayın efendim!"
***

Rahmi Bey, müdürün yanından ayrılarak arabasının yanına geldi. Sonra o altı kişiyi alarak cezaevinden ayrıldı. On bir köprüyü nasıl havaya uçuracaklarının planlarını yaptıktan sonra patlayıcılar temin edildi. Bu arada Kütahya boşaltılmaya devam ediyordu.
Ailenin büyük oğlu ve onun küçüğü her gün Ankara’da istasyona gidiyor ve gelen trenden babalarının inmesini bekliyorlardı. O trenin en son yolcusu ininceye kadar istasyondan ayrılmıyorlardı. Son yolcudan sonra neşe ile geldikleri istasyondan boyunları bükük bir biçimde ayrılıyorlardı. Bu olay günlerce tekrarlandı. Artık istasyon müdürü onları tanımıştı ve her geldiklerinde:
"Göreceksiniz bu trenle gelmiş olacak babanız!" deyip onlara moral veriyordu.
Aradan on beş gün geçmişti. Söylentiye göre Kütahya’dan gelen son trendi. İstasyon müdürü çocukları görmüş ve onlara birer şeker verdikten sonra hiçbir şey söylemeden yanlarından yürüyerek ayrılmıştı. Çocuklar bir şekere baktılar, bir de giden müdürün arkasından! Bu olaya bir anlam verememişlerdi. Onlar yine heyecanla gelen trenin yanına koştular.
Trenden çocuklar, kadınlar ve yaşlılar iniyor, vagonlar tek tek boşalıyordu. Ancak babaları görünürde yoktu. Herkes inmiş, istasyon boşalmaya başlamıştı. Bu arada trenin kömür taşıyan vagonundan inenler yavaş yavaş istasyona geliyorlardı. Kapkara bir haldeydiler! Çocuklar onların trene kömür taşıyan işçiler olduğunu bildikleri için yavaşça gelenlere arkalarını dönüp yürümeye başladılar.
"Sebahattin, Bedri Rahmi; çocuklar!" diye bir ses geldi.
Çocuklar arkalarına hemen döndüler, bu babalarının sesiydi! Ancak ortada babaları yoktu. Karşılarında kömür karası olmuş kömürcüler duruyordu. İçlerinden biri, iki adım öne çıktı.
"Oğlum tanımadınız mı beni? "
Sebahattin ve Bedir Rahmi Eyüboğlu babalarını şimdi tanımış ve ona doğru koşup sarılmışlardı. Boş istasyon salonu:
"Baba, baba!" sesleriyle çınlıyordu. Artık çocuklar da o sarılmayla simsiyah olmuş, üçü bir siyah topaca benzemiş dönüyorlardı. Sebahattin Eyüboğlu:
"Baba neden kömür vagonunda geldiniz?"
"Oğlum, herkesi almak istedik. Biz halka yardım için bu görevdeyiz; rahat seyahat etmek için değil?"
Bedir Rahmi Eyüboğlu:
"Baba, neden bu kadar geç geldiniz?"
"Havaya uçurulacak on bir köprü vardı oğlum! Görevimizi yapmadan dönemezdik. Hadi, şimdi eve gidip banyo yapalım."
Şimdiki yöneticilerle mukayese yapılır mı?
Bilemedim.

Not: Osmanlı döneminde, Tanzimat'tan sonra, Osmanlı yönetim örgütünde sancak dört yönetici:
Vilayetin başında 'Vali'
Sancağın başında 'Mutasarrıf'
Kazanın başında 'Kaymakam'
Nahiyenin başında 'Nahiye Müdürü' bulunuyordu.
Mutasarrıfın rütbesi kaymakamdan büyük, validen küçüktü!
Gerçek yaşamdan alınarak senaryolaştırılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.