• BIST 105.324
  • Altın 146,596
  • Dolar 3,4727
  • Euro 4,1687
  • Trabzon 22 °C

LAKİN, FAKAT, ANCAK, AMA

Ali Rıza Keskinalemdar

“Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” demişti; daha çok “Milliyetçi Cephe” adı altındaki koalisyon ortaklarını korumak için… İktidara “7 kere gelip, 6 kere gitme” ile övünmüştü. Lakin “6 kere gitme”nin ikisi askeri darbelere rastlamıştı… Darbecilerin “misafiri” de olmuşluğu vardı Zincirbozan’da bir süreliğine..

Fakat O, bunların hiçbirini dert etmemişti. Şapka sağlamdı!

Darbeler “bana mısın” dedirtmemiş, darbe sonrası kurdurttuğu ve 1987 yılındaki halk oylaması ile “yasaklar”ın kıl payı da olsa kalkması sonucu başına geçtiği parti ile yeniden Başbakan olmuş; oradan da Özal’ın görev süresi dolmadan vefatıyla Cumhurbaşkanlığı’na seçilmişti.

Cumhurbaşkanlığı sırasında kurdurttuğu partisi, tıpkı Özal’ın partisi gibi kan kaybetmiş, 2002 genel seçimlerinde de tamamen siyasetten silinmişti ama O, 2002’den sonra Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapanlar dikkate alındığında çoğu kimsenin gözüne “en baba demokrat siyasetçi”şeklinde  görünmeye başlamıştı.

Ancak, sonrakilere bakıldığında O, “sahiden zem zem suyuyla yıkanmış” gibi duruyordu.

Siyaset sahnesi işte böyle bir yerdi; derslerle arası olmayan öğrencilerin her yarıyıl başındaki iştahları gibi hep başa dönülüyor ama değişen bir şey olmuyordu.

BİZ DEMOKRASİYİ SEVERİZ AMA

Şimdiki Cumhurbaşkanı daha henüz siyaset sahnesinde emeklerken demokrasiden ne anladığını şöyle açıklıyordu: “Demokrasi tramvaya benzer; durağa gelince inersin”!

Bir anlamda doğru; demokrasi bu, kimler binmedi ki bu tramvaya! Hepsi de duraklarına geldiklerinde indiler; kimileri de darbelerle inmek zorunda kaldılar.

Ama bu söz elbette bu amaçla söylenmedi. Demokrasiyi kendi siyasi emelleri (mesela şeriat) doğrultusunda kullanıp amaçlarına ulaştıklarında da kaldırılıp atılabilecek bir olgu gibi görmek istediler. Ondan dolayı ülkemizdeki bu anlayış “Biz demokrasiyi severiz  ama eğer bizim parti iktidar olursa” biçimindeki özlü sözün iyice pekiştirilmesine yol açmıştı.

Demokrasilerde iktidarların her zaman el değiştirmesi mümkündür; öyle olmasaydı zaten demokrasi diye ortalık inletilmez, herkes demokrasi havarisi kesilmezdi… Ta ki iktidar oluncaya kadar!

Mesela hiç dikkat ettiniz mi, AKP, 12 yılı aşan iktidarı sırasında Erdoğan’ın fotoğrafının yanına Menderes’i, Özal’ı koydu ama Demirel’i hiç ama hiç yaklaştırmadı bile. Niye acaba? “En baba demokrat” sayılan Demirel’e neden “Demokrasinin Yıldızları” adı altında “billboard”larda yer verilmedi dersiniz? Unutkanlık değil kuşkusuz!

Hayatta olduğu için mi? Yoksa onlar "ölü demokratlar”dan mı hoşlanıyorlardı?

YOLDAN ÇIKAN TRAMVAY

Cumhuriyet’in kuruluşunda askerler vardı; doğru! 100 yıl önce, asker kökenlilerden başka bir dinamik o tarihte ülkede “Cumhuriyet”i kurmaya muktedirdi de Atatürk önderliğindeki askerler bunu darbe ile önlemişler miydi? Burada bir an durup, Marx’ın sözünü anımsatmakta fayda var:Tarihte ne olmuşsa, öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olduğundandır”.

Söylemek isteyip de söyleyemediğiniz, "bir numaralı darbeci" hikayesi bu muydu? Bunu çokça ima yoluyla olarak söylemeye devam edenler... Daha ne kadar bu söylemden nemalanmak niyetindesiniz?

Elbette ne ordunun darbeleriyle rayından çıkartılmış bir demokrasi tramvayı bu ülkenin “kaderi” olmalıydı; ne de içi dinsel motiflerle soslanmış siyasetin “tek parti diktatörlüğü”!

Ne kadar direnirsek direnelim, işte başlıktaki o meşhur bağlaçlardan birini yine kullanmak durumundasınız: “Her şey güllük gülistanlıktı ama askerler gelip 1960’da darbe yapıp demokrasiye sekte vurdular; demokrasinin yıldızı olan Menderes’i de astılar”.

Sizin ağzınız “ama”lı laf yapar da karşıt görüşlülerinki yapmaz mı? “Asılmasa iyi olacaktı ama Menderes de yaptığı anti-demokratik uygulamalarla demokrasiyle birlikte muhalefeti ortadan kaldırıp ülkede tek parti diktatörlüğüne gidiyordu”…

Demokrasi tramvayının lokomotifi, tekerlekleri, kabini her şeyiyle değiştirilmiş, raydan çıkartılmıştı. 60 yıl önce “tek parti iktidarı” içinde palazlananlar, daha sonra “çok partili hayata” geçildiği dönemde, “yeter, söz milletin” diyerek sözde “özgürlük ve demokrasiye kanat açmayı”planlarken,  pike yapıp tek parti diktatörlüğü hevesinin kör kuyusuna düşmekten kurtulamayacaktı!

İSLAMOFOBİ “GEÇERLİ BİR TERÖR GEREKÇESİ” Mİ?

Dinsel motiflerle soslanmış siyasetin çevresinden “ötekileştirilenlere” salvolarla birlikte kutuplaşma arttıkça barış ve demokrasiden uzaklaşılıyor. Çünkü bütün cümleler ister istemez lakin, fakat, ancak ve ama ile gölgeleniyor.

Paris’in göbeğindeki Charlie Hebdo adlı hiciv dergisi, “İslam dininin değerlerine eleştiri getirdiği” gerekçesiyle basılıp çoğunluğu dergi çalışanı ve çizerin olduğu 12 kişinin katledilmesinin kaynağı olarak “Batı’da yükselen İslamofobi” gösterildi ama katledilenler içinde iki kişinin Müslüman olması esasında bu söylemi bayağı tartışılır hale getirdi.

Bundan sonra korku normalleşir, hayatın en baş köşesine gelir kurulur, sanırım. Terör özellikle büyük şehirlerde her an herkesi istim üstünde tutacaktır. Uzak olduğu sanılan her şeyi birden yakınınızda hissedebilecek duruma geliniyor. Akla... Maraş, Sivas, Çorum Katliamları geliyor. Malatya Zirve Kitapevi baskını geliyor… Öldürülen rahipler geliyor… Sinagog katliamları geliyor…

LAİK BİR ATMOSFERİN GEREKLİLİĞİNİ ANLAMAK

“Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” diyen Demirel, yıllar sonra bunca acı deneyden aldığı ders ile belki de “laiklik ve demokrasiye sarılmak gerekir”i kavradığından, döktürdüğü incilere zaman içinde buruk bir gülümseme gönderilmesine yol açacak şekilde olsa bile, Cumhurbaşkanlığı yaptığı sıralarda, bir karikatür ustası için hazırlanan çalışmanın girişine şunları yazacaktı: “Mizah, zekânın diriliğidir ve bu nedenle daima eleştirel bir ağırlığa sahiptir. Demokratik rejimlerde siyasi mizahın sahip olduğu yer, bir gelişmişlik göstergesidir.”

Bütün bu olan biten karşısında, oturdukları mevkileri birilerine zindan etme aracı sananlara ve iki yüz yıl öncesine dönme hayallerini ne idüğü belirsiz terör örgütlerinin bazı ülkelerde yapacağı iktidar değişikliklerinde arayanlara laik ve demokratik bir atmosferin ders vereceğini sanmak, hala çok mu naif kaçıyor yoksa?  

Demirel’in doğduğu köyde adına kurulan “Demokrasi ve Kalkınma Müzesi”nin, “geçmişine bir özeleştiri” ve “hatalarından arınma” şeklinde bir kabul edilebilirliği olabilir belki. Ama O’ndan yıllar sonra iktidarı ele geçirip hiç gitmeyecekmiş gibi hayatın eksenine dini yerleştirip, dünyayı oradan yorumlamayı iş sananların terörle buluşmalarından geriye demokrasi kalmayacağı bir gerçek. “Kalkınma”nın ise “17-25 Aralık”motivasyonları dışında hikaye olabileceğini anlamak da…

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.