• BIST 104.123
  • Altın 145,971
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • Trabzon 23 °C

MUZDAN ANANASA

Ali Rıza Keskinalemdar

Ülkede gündem saat başı değiştiğinden kafalar dönmekte, mideler bulanmakta ve fikirler bir türlü dikiş tutturamamakta…

İzin verilen “her şey alıp başını gitmekte” ancak izin çıkmayanlar durmakta…

Düne kadar TL’nin değerini yüksek tutup döviz fiyatlarını baskı altında tutmayı başardığı için “aferin” çekilen TCMB, bu kez Başbakan tarafından TL’nin değerini düşürüp dövizi baskı altına almadığı için yad ellerden “tebrik” almakta…

Dün yapılan soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalara gelen itirazlar karşısında “yargının işine karışamayız” diyenler bugün soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar kendi kapılarına dayandığında ise yargıda “paralel yapılanma, çete, virüs, ihanet, vs.” görmeye başlamakta…

İçerideyken “yürütme de benim, yasama da benim, yargı da benim” diye haykıranlar yurt dışına çıktıklarında birden düzlem değiştirmekte ve yarım ağızla “tabii ki erkler arasında ayrılık ve bağımsızlık” vardır demekte…

Başdanışmanının “orduya kumpas kuruldu” diyerek “cemaat”i suçlamalarına Başbakan da “içeride yatan çok masum var” sözleriyle destek verirken, “cemaat” ateşin altına odun atarak “Şike Davası kararlarını Yargıtay’a zamansız açıklatmasıyla” bir gol daha yenmesine yol açmakta…

Dün “adil yargılamayı engellemekten” dolayı suç duyurusunda bulunulan avukatlara dava açılıp yargılanmasına alkış tutanlar hakkında bugün aynı suçlamadan “fezleke” hazırlandığını, üstelik “fezleke” hazırlananlardan birinin titrinde “adalet” sözcüğünün bulunması, doğrusu çok manidar olmakta…

Dışarıda “çocuk gelin” ölümlerinden sadece oluşunu bildiğimiz ama sonuçlarından haberdar olamadığımız “sıradan cinayetlere” ve bir türlü “aydınlatılamayan” fail-i meçhul ölümlere kadar vahşet kol gezerken, kavganın büyüğü, olanın bitenin yönünü TBMM içinde tekme ve tokattan yakında daha kanlı bir sonuca doğru çevirmekte…

Yıllardır “Bu ülke bir Muz Cumhuriyeti değildir” denilip durulmaktaydı… Sonunda bu ülkenin “Muz Cumhuriyeti olmadığı” anlaşıldı anlaşılmasına da, bu sefer Başbakan’ın da itirafıyla son yıllardaki gayretlerle “Ananas Cumhuriyeti”ne dönüştüğümüz yolunda belirtiler ortaya çıkmakta…

Hiçbir Avrupalı kendi siyasal rejimini anlatırken “Biz Muz Cumhuriyeti değiliz” ifadesini kullanmazken, ülkemizdeki düşük profilli“ siyaset erbabı”nın gayretlerine yetersiz “insan kalitesi”nin desteğinin eklenmesi sayesinde “Muz Cumhuriyeti” yağmurundan kaçarken “Ananas Cumhuriyeti” dolusuna tutulduğumuz anlaşılmakta…

“Muz Cumhuriyeti”nin ne demek olduğunu az çok biliyoruz, ‘Ananas Cumhuriyeti’ de nedir” diye sormayın lütfen; ülkenin hal-i pür-melâline gerçekçi bir gözle bakabilirseniz, zaten ne demek olduğunu keşfetmenize yardım edilmekte…

OLAN BİTENLERİN HEPSİ “MANİDAR” HERKES “MAĞDUR”

17 Aralık “Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu” ile başlayan, ucu kendilerine dokunduğu için “yargının adaletsizliği” hakkındaki söylemlerin daha çok iktidarca “ayyuka” çıkartılmaya başladığı, “haklı” ile “haksız”ın ve “doğru” ile “yanlış”ın, “at izi ile it izinin” birbirine karıştığı, kafaların karıştığı, yanılanın bile “zeytinyağı gibi üste çıkma” olasılığının azımsanmayacak ölçüde yüksek olduğu bir dönemde, “Şike Operasyonu”nun mahkeme sonuçlarının Yargıtay tarafından onanması yanında CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mustafa Sarıgül hakkındaki garip “unutulmuş borç” harekatı ile bakışların nereye yöneltilmesi istendiğine dikkatin çekilmesi gerekir…

Siyasi açıdan geçmişteki yazılı ya da görsel bazı “belgelerin” rakiplerin aleyhinde kullanılmak üzere biriktirildiğine tanıklığımız vardı. Ancak böylesine ilk kez rastlıyoruz belki de…

1992 yılında yabancı sermayeli olarak kurulup 2 yıl sonra ülkenin önde gelen bir holdingi tarafından satın alınan ve bankanın çektiği patinaj sonucu da 3 yıl sonra 1997 yılında çok tanınmamış ama hızla “büyümüş” başka bir holdingin bünyesine katılan, Ekim 1998’de ise “zararının öz kaynaklarını aşması ve mali bünyesinin zayıflaması” nedeniyle Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu kapsamına alınan, Haziran 2001’de yine önde gelen bir holdinge satılan, birkaç ay sonra da bu holdingin yatırım bankasıyla birleştirilerek adı değiştirilen, 2007 yılında bu kez başka bir yabancı banka tarafından satın alınarak yeniden adı değiştirilen, Ocak 2013’de ise bu kez başka bir yabancı banka tarafından satın alınarak bir kez daha adı değiştirilen bir bankanın, “batması” sırasında sahibi olan bir “iş adamı”nın, Arşimet’in “şekilsiz bir cismin, suya battığı anda su hacmindeki değişikliği keşfettiği”nde “evreka, evreka” diyerek hamamdan sokağa fırladığında yaptığı kutlama gibi,  16 yıldır şahsi kasasında “unuttuğu”, eskiden sahibiyken bankasının verdiği milyonlarca US Dolar tutarındaki alacağının “belgeleri”ni keşfederek, TMSF’na koşması, siyaset mühendisliğinin geldiği nokta açısından gerçekten anlamlıdır.

TSMF’nun “borcunu öde” dediği Sarıgül “böyle bir borcum yok” yanında “bunun siyasi bir ön kesme işi” olduğunu ifade ederken “mağduriyeti”ni belirtmekle birlikte kafalara da soru işaretlerini yerleştiriyor.

ALACAĞINA ŞAHİN, VERECEĞİNE KARGA

Alacağı olan “üç kuruş” için yüzlerce lira harcayıp, borçlusunun yakasına yapışmayı ihmal etmeyen devlet, acaba kendi bünyesine geçen bir bankanın milyonlarca US Dolar tutarındaki alacağını 16 yıl boyunca nasıl oldu da ıskaladı dersiniz? Bu bankanın satışını bu haliyle nasıl yaptılar ki, bu borç bankanın kayıtlarında değil de,  “battığı” sırada sahibi olanın kişinin kasasında “unutuluvermiş”? Böyle bir “unutkanlık” size normal geliyor mu? Yoksa o bankada da paralel bir yapı mı vardı?

İşin doğrusu nedir, herhalde bilmek hakkımız, değil mi? Ama yok, TSMF’ndan öyle bir “suyuna tirit” açıklama geliyor ki, tam “evlere şenlik”! “Nereye çekersen oraya gider” tarzında.

Böylesine “bozuk” bir adalet düzeninde birilerinin aldığı ekonomik ve adli cezalar elbette hep tartışmalı olacaktır. Moda deyimle “kurunun arasında yaş da yanacaktır”. Ama şeffaf olmayan, hep bir yanlarıyla gizlenmek durumunda kalınan gerçekler oldukça, bizler kimin doğru kimin yalan söylediğini hiçbir zaman tam anlamıyla anlayamayacağız. Mesela, Sarıgül’ün gerçekten “alıp geri ödemediği bir kredisi” olup olmadığını ya da “batmış” bir banka sahibini, “paralel” kasasında yıllar sonra “ortaya çıkmış” bir alacağın “peşine düşmesi” için kimlerin / nelerin motive ettiğini asla tam olarak kavrayamayacağız.

Siyasetin düzeyi bu kadar çirkinleştirilirken, bu kadar soysuzlaştırılırken, bu kadar ayaklar altına serilirken, içindeki yalanlar, dümenler, dolaplar bu kadar cicili bicili kağıtlara sarılıp, havai fişekler ve konfetiler eşliğinde bu kadar arsızca piyasaya sunulabiliyorsa, bu işte gerçekten büyük çelişkiler söz konusudur.

Demokrasiyi sandıkla eşitleyip demokrasinin diğer “olmazsa olmaz” değerlerini “çaktırmadan” tek kişiye bağlama çabalarına baktıkça, sanırım çoğu aklı başında insanı, kafasından geçen “biz bu filmi görmüştük” düşüncesini ifade edecek cümlelerini kurmaya çalışırken bulacağımız günlerdeyiz.

Yoksulluğun ve yoksunluğun önüne bir türlü geçmeyi beceremeyen demokrasi kültürünün ülkemizdeki karnesi hep “kırıklarla doludur”; tıpkı karnesinde baştan aşağı düşük notlarla eve gelmesine rağmen, “ikinci yarıya hep hızlı giriş yapıp kabuğunu kıracağını” düşünen ama denemeden, çalışmadan başarının gelip kendisini bulacağını sanıp sürekli hayal kırıklıkları yaşayan öğrencinin karnesi gibi…

Demokrasi karnesindeki “kırıkların” demokrasi kültürü olmayanlarca tamiri mümkün değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrası demokrasi denemelerinin temelinde “plan değil pilav” alaysılamaları yer alan bir ülkenin “eğreti” demokrasisi de bu tip “tamirler” ile demokrasiden başka her şeye benzer zaten. 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.