Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Dipsiz bir kuyu; SANAT
08 Mart 2010 / 11:01
Heykeltraş Cemil Güntepe Trabzon’un yetiştirdiği sanatçılardan, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesini bitirdi. Sanat yaşamına İstanbul Kadıköy’deki atölyesinde devam ediyor.

Heykeltraş Cemil Güntepe, “Ben heykel yapıyorum diye dünyanın en önemli işi heykeldir demiyorum, bütün mesele kim ne yapıyorsa yaptığı işteki samimiyettir. Ben yaptığım işe kendimi aktara bilmeliyim. Sanat dipsiz bir kuyu gibidir, her gün yeni şeyler keşfediyorsunuz.”

Trabzon’da heykeltraş olarak çok fazla isim yok. Heykeltıraşlık nasıl bir yetenek gerektirir?
Evet heykeltraş çok az, benim bildiğim bizim dönemden Orhan İlyas, eskilerden de Azmi Sekban var. Lisede okuduğum yıllarda yaklaşık 25 yıl önce heykeltıraş olacağım dendiğinde bu kimsenin tam olarak bildiği bir şey değildi. Dolayısıyla size de mühendis, doktor, öğretmenlik gibi meslekleri tercih etmek durumunda kalıyordunuz. Örneğin evlenmek için kız istemeye gitseniz, heykeltraş olarak size kimse kızını vermez. Türkiye’de zaten heykel sanatının gelişiminin 100 yıllık bir hikayesi var. Osmanlının son dönem sadrazam ve padişahları belki bir iki büst yaptırmışlardır. Bu süre bir ülkedeki sanatın, ‘heykel sanatının’ yerleşmesi için yeterli bir süre değil. Eski tarihlerde heykel sanatı bazı çevreler tarafından din dışı ve günah olarak görülüyordu. Benim bu sanatla tanışmama aslında çocuk yaşlarıma dayanır. Çocukken resme karşı bir yeteneğim vardı, bunun yanında oyun hamurları ve Legolarım vardı. Onlarla çeşitli şekiller yapıyordum. Köye geldiğimde de dere kenarlarındaki çamurla oynar arabalar, evler çeşitli şekiller yapardım. Somut anlamda heykelle tanışmam bu şekilde başladı.

Heykeltraş olmaya siz mi karar verdiniz, bu konuda tesadüflerin etkisi oldu mu?
Liseden mezun olduktan sonra İstanbul’a gezmek için gitmiştim. Fındıklı parkında simit yiyip ve çay içiyordum. Orası da Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinin bahçesiymiş. Hiç aklımda yokken sırf meraktan fakülteden içeri girdim, tam başvuruların yapıldığı zamanmış, hatta bir hafta sonra sınav yapılacakmış. Çok uzun bir kuyruk vardı, ben de kayıt yaptırmak için kuyruğa girdim. Ama çok fazla bir umudum da yoktu çünkü hiç hazırlanmamıştım. Başvurumu yaptım ve sınavlara girdim. Kazananlar listesinde adımı görünce çok şaşırmıştım. Daha sonra grafik, resim, heykel dallarında eğitim almaya başladım. Ama zaman içerisinde heykel bana daha cazip geldi. Heykel’le devam ettim. Çocukluktan gelen o yatkınlık girdiğim sınav neticesinde somut bir hale dönüştü.

Sanatçı uğraştığı sanat dalında ortaya koyduğu eserlerle kendini daha rahat ifade ediyor diyebilir miyiz?
Ben özetle şöyle söyleyeyim: adını koyamadığınız ama yokluğunu şiddetle hissettiğiniz bir dünyanın içerisinde oluyorsunuz. Her sanatçının böyle bir dünyası vardır. Sanatçının bu anlamda çok ciddi bir sorunu alması gerekiyor. Eğer böyle bir sorununuz yoksa neden sanat yapasınız ki. Neden o heykelleri, resimleri yapasınız ki. Ekspresif, Empresyonist, soyut, somut ekol var, orada kendiniz realize ediyorsunuz. Kendinizi adlandıramadığınız o dünya içerisinde hislerinizi somut bir şekle dönüştürüyorsunuz, içinizdeki bir şeyi var ediyorsunuz. Bu kendinizin varlanması, kendi iç dünyanızın ortaya çıkmasıdır. Bunu herkesin yaptığı gibi yapmıyorsunuz. Belli kurallar, bazen belli kuralsızlıklar, yani bir eğitim, bir formasyon gerekiyor.

Bu anlamda sanatta eğitimin önemi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bence önemlidir. Akademi bitiren insan için demiyorum, bilinçlenmenin yolu ilada üniversiteden geçmez. Ama üniversite varsa elbette ki önemlidir. Örneğin Mikelanjelo, Leanardo, Leonardo da Vinci, Botticeli, Bernini, Rafael bunlar acaba bir okuldan mı geldiler diye düşünülebilir. Evet bir okuldan geldiler, şöyle ki: bunların hepsi bir ustanın yanında yetişti. Belli bir sistematik anlayışın ürünü var, eğitim mutlaka var. Bu bir kurum ya da insan adı altında olur. Bu eğitim hiçbir zaman bilim dışı değil.

Eskiden heykel dendiği zaman devasa şeyler akla geliyordu. Ama günümüzde heykellerin boyutları ve şekilleri de değişti. Siz daha çok ne tür heykeller yapıyorsunuz?
Ben daha çok figüratif, soyut ikisi arasında yani figürü kullanıyorum ama dışa vurumcu. İnsan yaşadığı koşulların içerisinden hayata bakar, bu çok doğaldır. Eskiden kağnı vardı şimdi arabaya biniyoruz gibi bir örnekleme yaparsak, endüstriyel gelişimin sonucunda alüminyum, krom, çelik gibi sonsuz sayıda malzemeler ortaya çıktı. Sanatçı da bulunduğu zamana onu çevreleyen dünyayla bakar. Etrafında ne görüyorsa onu işler. Ama bu bir tercihtir. Siz düşüncenizi o malzemeyle ifade edebileceğinizi düşünüyorsanız bunu yaparsanız, düşünemeyeceğinizi fark ettiğiniz oranda da taş, kil, bronz, ahşap gibi şeylere yönelirsiniz.

Ortaçağda yaşasaydınız ve heykel yapsaydınız sizi büyük ihtimalle yakarlardı…
Engizisyona bağlı olarak öyle zamanlardan geçmiş insanoğlu, şimdi bir tek yanmıyoruz. Bu çok ciddi bir iş, hayat zaten çok ciddi bir şey, bu sakın ola, ‘ben heykel yapıyorum diye dünyanın en önemli işi heykeldir’ anlamında anlaşılmasın. Burada bütün mesele kim neyi yapıyorsa yaptığı işteki samimiyettir. Ben yaptığım işe kendimi aktara bilmeliyim. Ben bu işi bara için de yapmıyorum, para sanatın karşılığı olamaz. Sanat dipsiz bir kuyu gibidir, her gün yeni şeyler keşfediyorsunuz.

Bu işten para kazanıyor musunuz?
Zaman zaman para kazanıyorum ama yeterli olmuyor tabii ki. Olması gerektiği kadar kazanıyorum. Dünyada yaşanan son kriz herkes gibi bizi de etkiledi. İnsanlar harcamalarını kıstı, doğal olarak böyle ekstern şeylere para harcamıyorlar. Yani insanlar sanata para harcamıyor, evinin temel ihtiyaç maddelerini karşılıyor. Benim belli bir çevrem var oradan belli bir gelir elde ediyorum. Ben 23 yıldır bu işin içindeyim küçüklü büyüklü projeler yapıyorum.

Trabzon’la ilgili bir çalışmanın içerisinde bulundunuz mu? Ya da size böyle bir teklif sunuldu mu?
Vakti zamanın da belediye eski başkanı Asım Aykan’la bir görüşmem olmuştu. Benden Trabzon için bir şehitlik anıtı yapmamı istemişti. Çin’de gördüğü bir şehitlik anıtının benzerini yapmamı istemişti. Ben illa iş yapacağım diye bir işe kalkışmam. Aslında biz sanatçılar çok sorumluluk sahibi insanlarız. Etik ve estetik şeyler benim olmazsa olmazımdır. Asım beye Trabzon’da bir şehitlik anıtı yapmanın pek gerekli olmadığını, şehitlik anıtı için doğru yerin Gelibolu gibi tarihin en büyük çatışmalarının yaşandığı yerler olduğunu söyledim.

Size Trabzon için bir desen ya da bir çalışma yap denilse, ne tür bir şey düşünürsünüz?
Ben dinamik bir şey yaparım, neden? Çünkü Trabzon insanı hızlıdır, inatçıdır, tez canlıdır. Yeşili var, denizi var, bunlardan dolayı en baş unsurları gözümün önüne getiririm. Bu değerlere bir gönderme yapabilecek bir iş yaparım. Şu anda yapacak olsam modern bir şey yaparım. Varolan özelliği bir sembolle anlatmak başka, horon folklorik bir değer. Ama örneğin hamsiyi koyduğunuz zaman bir yere Dünya’nın herhangi bir ülkesinde yaşayan bir insan bunu kodlayamaz. Sanat evrensel bir iştir onunu için sanatı sıkıştırmamak lazım. Çok lokal sembollere dayatmamak lazım. Yaptığınız bir çalışmayı, Brezilya’lı da, Amerikalı da, İtalyan da anlamalıdır. Ben böyle düşünüyorum. Beni etnisite boğar, buna şöyle bir açıklama getireyim; etnisite senin rengin dokundur, bunu severim ama bunu sadece o çevrede ele alırsan boğulurum. Horon giysisini bozmak değil onu bur yere taşımak bunu açmak lazım. Toplama üzerine sanat yapılmaz, sanatın elleri her yöne açıktır. Karşılıksız bir barıştır sanat, evrense temaşaları içerir. O yüzden düşünsel olarak olaya farklı bir şeyler katmak lazım.

Sanatçının bir şeyler üretmesi için yaşadığı yer önemli midir? Örneğin siz İstanbul’da yaşıyorsunuz…
Nerede yaşama koşulları elde edebiliyorsanız sanatı orada yaparsınız. İlla İstanbul değil tabii ki. Bizim başka seçeneğimiz olmadığı için İstanbul’da bu işi yapıyoruz. Bu işin merkezi orası, galeriler orada, yoğunluk orada. İşinizle orantılı olarak çevreniz orada konuşlanıyor. Doğal olarak orayı seçiyorsunuz.

Cemil Güntepe kimdir?
1969 yılı, Trabzon Tonya doğumluyum. Almanya’da başladığım öğrenim hayatımın ilk ve orta bölümünü Trabzon’da tamamladım. 1987’de Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ne kaydoldum ve heykelle olan yolculuğum ‘akademik’ anlamda başladı. Öğrenciliğim dahil 17 yıldır bilfiil heykelle yaşıyorum. Bu süreçte ahşapla, taşla, bronzla, kille, alçıyla, polyesterle ve diğer çağdaş materyallerle çalıştım. Portföyümde, 7 kamusal anıt projesi, onlarca özel sipariş ve yüzlerce desen var. Birçok sergiye katıldım. Ülkemizin tanınmış simalarının özel koleksiyonlarında özgün çalışmalarım yer alıyor. Türkiye'nin dörtbir köşesinde, görece genç yaşıma rağmen, ruhumdan, benliğimden ve sanat anlayışımdan bir şeyler yansıtabilmiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Türk kamuoyunda en çok tanınmamı sağlayan Akşehir Nasreddin Hoca Anıtı ve Gülmece Parkı Nasreddin Hoca Heykelleri olmuştur.

Röportaj: Fatma YAVUZ

 

 

 

 

DİĞER HABERLER


Röportaj Haberleri
Bugünkü EKSPRES'i Okumak İçin TIKLAYIN