• BIST 97.713
  • Altın 145,018
  • Dolar 3,5685
  • Euro 3,9995
  • Trabzon 17 °C

SADECE YAŞANACAK BİR ÜLKE GELECEĞİ

Ali Rıza Keskinalemdar

 

O’nu iki kez görmüştüm.

İlk görüşüm, Trabzon’da yaptığı 1982 Anayasası Halk oylaması sırasındaki mitingdeydi. “1982 Anayasası”nı savunmanın serbest, eleştirmenin suç olduğu, “Mavilim Türküsü”nün bile yasaklandığı (Çünkü,halk oylamasında mavi oylar “hayır”ı temsil ediyordu) “propaganda dönemi” yaşanıyordu.

Kürsü, o zamanki belediye binasının hemen önüne doğu batı yönünde, yüzü Meydan Parkı’nın ortasından geçen yola bakacak şekilde kurulmuştu. Maraş Caddesi’nin alanla birleştiği noktadan kürsü rahatlıkla görülebiliyordu.

Yanılmıyorsam yaz sonuydu. Park’ın batı çıkışına yakın bir yerden yaptığı konuşmayı izliyordum. Elinde Kur’an vardı; sanırım Kur’an’ı sadece bir “figür” olarak kullanıyor ve metne not edilmiş bazı ayetleri okuyordu.

Bir ara her nasıl olmuşsa sıra “çocuk sayısına” gelmişti.  O, kürsüden “fazla çocuk yapmayın” mealinde sözler söylemeye başlayınca, dinleyici kitlesinden önce homurdanmalar sonra da hatırı sayılır sayıda ayrılmalar başlamıştı. Mitingden ayrılanlar sinirli sinirli söyleniyordu.

İkinci görüşüm ise 2000 yılı haziran ayında Bodrum’daki Bağla Koyu’nda tatil yaptığım otelde tesadüfen karşılaşmam sayesindedir.

Bir cumartesi günüydü ve otelde hummalı bir düğün hazırlığı yapılıyordu. Şu an adını anımsayamadığım bir iş adamının (belki de otelin sahiplerinin bir yakınıydı) düğünüydü. Öğleden sonra otelden çıkış yapıyorduk ki, otelin kapısında, arkasında korumaları ile birlikte yürürken O’nunla geçiştik. Geçişme sırasında kapıdaki yoğunluğun da etkisiyle duraksadığımız bir anda O’na baktığımı görünce gülümsedi. Belki de kısık gözleriyle baktığı için gülüyor gibi görünüyordu. Geçiştikten sonra dönüp arkasından baktım; koşup, önünü kesip içimden geçenleri söyleseydim, “yine yapardım” sözünden başka bir sözü olur muydu acaba?

 MAVİ BERELİLERDEN HAKİ ŞAPKALILARA

Haki şapkalıların gelişi sürpriz olmamıştı esasında. İçinde İstanbul’un da olduğu birçok ilde sıkıyönetim uygulanmaktaydı. Ortada polisten çok “mavi bereli” asker vardı; bankaları bile onlar koruyordu.  Bu dönemde “mavi bereli askerler” gözlerini kırpmadan adam öldürebiliyorlardı. Nitekim, Kadıköy Kuşdili Caddesi’nde bir yakınımızın üniversite öğrencisi oğlu, banka önüne araç park ettirmek istemeyen bir “mavi bereli” tarafından tartışma yüzünden vurularak öldürülmüştü.

 Sıkıyönetim uygulanmayan illerde ise “Pol-Bir”li polislerin “astığı astık, kestiği kestik” durumları söz konusuydu. İşin garip tarafı ise iktidarda “bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” diyebilen “demokrasi kahramanı” Demirel’in AP’si varken, ana muhalefet partisi CHP’nin başında da başbakan olduğunda bile “Kontrgerilla’dan haberim yoktu” diyebilecek kadar naif Ecevit vardı.

 “Mavi bereli” jandarmalar özellikle büyük şehirlerde artık “güvenlik gücü”ydü ama “sorgusuz sualsiz öldürme hakları” nedeniyle öldürdükleri insan sayısı azımsanmayacak boyuttaydı. Bu öldürmelerin gerekçelerindeki en büyük söylem “dur ihtarına uymamak” ve “emre itaatsizlik”ti hiç kuşkusuz.

 Kısaca “haki şapkalılar”ın öncüsüydü “mavi bereliler”…

 CUMHURBAŞKANI SEÇMEMELİYDİLER Kİ DARBE OLSUN

 O’nun iki kez (Aralık 1979 ve Şubat 1980) Demirel Hükümeti’ne “el altından uyarı gönderdiği” ve Demirel’in de “bunları sallamadığı” bilinmekteydi. O, 12 Eylül darbesini yaptığında “115 tur yaptılar, cumhurbaşkanı seçemediler” diyerek, darbenin ana eksenine “bir cumhurbaşkanı bile seçemediler”i oturtacaktı. Elbette bu darbenin sosuydu; çünkü dün akan kanın bir tarafıyken, bir günde şıp diye akan kanı durdurarak, zihinleri de bulandırırken, “anında kıvırma özelliği yüksek” birçok köşe yazarıyla birlikte halkın da “övgüsüne” şayan olacaktı!

1980 darbesi yapıldığında içlerinde dört büyük ilin de bulunduğu 22 il (darbeye bir iki ay kala kaldırılan Erzincan ve Sivas illeri dahil) ve ülke nüfusunun yaklaşık % 50’si 2,5 yıldır askerlerin sıkıyönetimi altındaydı.

 Cumhurbaşkanı seçim sürecinde “115 tur atılmasına” rağmen seçimin başarılamamasını; Ecevit’in “rejim endişeleri” nedeniyle sıklıkla CHP-AP koalisyonu önermesine karşılık diğer taraftan yine geçmişteki darbeci askerlerden birinin adaylığında ısrarcı olması yanında Demirel’in son turlarda “sivil adayı”nı değiştirip bu kez 12 Mart’ın işkenceci askerlerinden birini aday yapması arasındaki garip çelişkiyi sadece Demirel’in yasayı değiştirip “cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi”ni sağlamak yönündeki düşüncesiyle açıklamak elbette çok kolay olmayacaktı.

Burada hem sivil düşüncenin hem de demokrasinin askerlerin önünde ne kadar güçsüz ne kadar zavallı kalabildiğini görmekteyiz. 1977 yılında yapılan seçimlerde toplam oyun % 80’ini alan iktidar ve ana muhalefet partisinin aralarında anlaşarak sivil kökenli bir cumhurbaşkanı seçememesi dışında, AP’nin başındaki Demirel’in ülkedeki her türlü “melaneti” iktidarda olsun, muhalefette olsun Ecevit liderliğindeki CHP’de araması darbecilerin arayıp da bulamadığı türden bir nimetti doğrusu.

 ATATÜRKÇÜLÜK ADINA DARBE

1980 darbecilerinin en çok ağızlarına aldıkları sözcükler de “Atatürk” ve “Atatürkçülük” idi kuşkusuz. O, yaptığı konuşmada darbe nedenini şöyle savunacaktı: “Bir defa daha belirtiyorum ki; TSK aziz Türk milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ile gittikçe etkisi azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak, kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalınmıştır.”

Bu dönem, en çok Atatürk büstünün, heykelinin ve resimlerinin piyasaya çıktığı dönem olmuştur. Hatta darbenin ürünü olan YÖK’ün dayatmasıyla üniversitelerde ilgili ilgisiz her fakülteye “Atatürk İlke Ve İnkılapları Dersi” konulmuştur. Darbecilerin, 6 Eylül 1980 günü Konya’da (“İktidara kanlı mı kansız mı gelecekleri” konusunda fal açmakla ünlü Erbakan’ın lideri olduğu) MSP’nin düzenlediği yürüyüş ve mitingde kullanılan semboller, giyilen kıyafetler, taşınan flamalar, atılan sloganlar, “irtica ve diğer sapık ideolojiler” diye adlandırarak 12 Eylül’ün nedenleri arasında sayılsa da, sonraki uygulamalarıyla hızla o çok sevdikleri deyimle “dış güçler”in ayartısıyla “Ilımlı İslam”a hizmete soyunmalarına, yine referans gösterdikleri “Atatürk ve Atatürkçülüğün” ayaklar altına alınmasına yol açacaklarını önceden kestiremediklerini düşünmek saflık olsa gerek. Ayrıca “Kürtlere yapılan baskılar” ile “başörtüsü” mağduriyetlerinin oya tahvil edilme temellerinin de bu dönemde atıldığını söylemek yanlış olmayacaktır.

HADİ İTİRAF EDİN; DARBE HOŞUNUZA GİTMİŞTİ!

Askeriye içinde sürekli bir “devrimci” ruh bulanlar da, 12 Mart darbesinde önceleri nasıl bir olumlu hava yakalayabilmişlerse, 12 Eylül’de de “en azından ölümler olmuyor” diyerek alkışı esirgemediler. “Hep kendi partileri kazandığında demokrasiyi sevenler” bu kez siyasi teslimiyetleri karşısında birilerinin ortalığı temizlemesine içten içe sevindiler. Nasıl olsa “birçok kere gidip birçok kere gelebiliyorlardı”. Yine geleceklerdi! Nitekim, geldiler de… Cumhurbaşkanı da oldular…

Darbe anayasasına % 92.5 oyla “evet” diyerek; haklar ve özgürlüklerin kısıtlanmasında, demokrasinin her zaman rafa kaldırılmasında, temsiliyetin yansıtılmasının engellenmesinde bir beis görülmediği zaten ilan edilmişti; şimdi kalkıp “Bir an önce başımızdan gitsin” diye “evet” dendiğini savunmanıza gerek yok.

O’NUN KIZI “HAKLI”: “BUGÜNKÜ TÜRKİYE DAHA MI GÜZEL”?

O’nun kızı da kendine göre haklı tabii… Bir televizyon programına bağlanıp, “Bugünkü Türkiye ortamı çok mu güzel? Askerler alındı içeri boşu boşuna. Kimin sesi çıktı? Yanlış yönlendirildik deniliyor; böyle mi devlet yönetilir? Olayları o günün şartları içinde değerlendirmelisiniz. Herkes diyor ki, Evren Paşa sayesinde çocuklarımız okudu” demiş…

“Bugünkü Türkiye’nin daha güzel olmamasının” nedeni, 12 Eylül sonrası gelen iktidarların darbe anayasası ve yasalarından sürekli kendilerine yontmalarındandır. Muktedir ve tek olmanın yolu, birilerini ezecek yöntemleri asla terk etmemektir.

Elbette olanın olasılığı yoktur. Amaç; adaletin, hukukun, laikliğin, demokrasinin kurum ve kurallarıyla bir türlü yerleşemediği ülkemizde bu zemine ulaşabilmek adına geçmişi sorgulamak olmalıdır. Yoksa zamanında darbeyi ve darbe ruhunu alkışlayıp, ondan yararlanıp muktedirliğini pekiştirdikten sonra da “tu kaka” ilan edip cenazesine bile sırtını çevirenlerle aynı yolun yolcusu olmak niyeti hiç değildir.

Zor bir coğrafyada, zor bir ülkede yaşıyoruz. 12 Eylül’de acı çektirenlerin anlayışı hala iktidarda… Bundan dolayı, hesap sorulurken “intikam” öğeleri değil “yaşanacak bir ülke geleceği” her zaman dikkate alınmalı. Ne darbe ruhundan esinlenecek, ne de darbe ruhundan beslenip darbecilere karşıymış gibi nemalanmaya çalışacak siyasetçilerin olduğu “yaşanacak bir ülke geleceği”dir bu.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.