• BIST 90.466
  • Altın 193,543
  • Dolar 4,8395
  • Euro 5,6591
  • Trabzon 26 °C

Sen Kimseyi Sevemezsin

Turhan EYÜBOĞLU

Annem, Türk sanat müziğini çok severdi. İyi bir dinleyici olmanın yanında evde bize icra da yapardı. Sesini çok beğenirdim. Annem olmasından dolayı mı, içten söylemesinden dolayı mı, yoksa bana küçükken ninni söylemesinin yaptığı çağrışımdan dolayı mı şimdi tam olarak ayırt edemiyorum. "Sen kimseyi sevemezsin" şarkısını söylediğinde arkasından:

"Bu şarkıda hazin bir öykü var!" derdi. Ben de:

"Nereden anladın anne?" dediğimde:

"Ben öyle hissediyorum oğlum!" derdi.

Bildiğiniz üzere bu aralar şarkıların hikayelerini yazmaya başladım. Annemin bu sözü aklıma geldi ve bu şarkının da hikayesini yazmak istediğim için araştırmalar yaptığımda annemin hissinin ne kadar güçlü olduğunu anladım. Evet, bu şarkıda büyük bir hüzün var!

Bu arada unutmadan, aklıma gelmişken annem:

"Şarkılar seni söyler dillerde nağme adın

Aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın" şarkısını söyledikten sonra "Huysuz olan bir kadın nasıl tatlı olur?" derdi. Bu şarkının da hikayesini yazıp anneme anlatmak istiyorum; bilmenizi istedim. Şimdi biz asıl hikayemize gelelim.

İki tıp öğrencisi okula başladıktan dört yıl sonra bir stajda yakınlaşırlar. O stajı beraber yaptıkları için birbirlerini daha yakından tanıma fırsatı bulur ve uzun sürecek planlar yapmaya bile başlarlar.

Okulu bitirip doktor olduktan sonra evlenip aynı yere gideceklerini, ihtisasa çalışıp aynı üniversiteye girmeyi planlamışlardı. Her şey planladıkları gibi gidiyordu. Doktor olup diplomayı aldıktan sonra aile arasında ve çok önemli arkadaşlarının katıldığı güzel bir toplulukla İstanbul Boğazı'nın en nadide köşelerinin bir yerinde evlenmişlerdi.

İlk görev yerleri Artvin’di. Çekinerek gittikleri Artvin’i çok sevmiş, insanlarına hayran kalmışlardı. İkisi de Artvin sevdalısına dönüşmüştü. Bir yıl geçmiş, uzmanlıkları için çalışmalarını hızlandırmış ve her ikisi de İstanbul’da bir tıp fakültesine ihtisas için girmişlerdi. Artvin'i bırakmak onlara zor gelse de dostlarıyla vedalaşıp planlarının devamı için İstanbul’a geldiler.

Bir yıl geçmiş, arabalarını almış, işlerine kendi arabalarıyla gidiyorlardı. Öğrenciliğinde sürücülüğü öğrendiği için doktor bey iyi bir sürücüydü. Doktor hanım, araba kullanmada heyecan yaptığı için ve iyi bir sürücü olmadığından bir iki küçük kaza da yapmıştı.

Bir gün ikisi de nöbetten çıkmış, eve dönmek için arabanın yanına gelmişlerdi. Doktor hanım ısrarla arabayı kullanmak istediğini eşine söylüyor, eşi de "Çok yorgunsun! Ayrıca yağmur da yağıyor, bir kaza olur, bırak ben kullanayım!" demesine rağmen onu ikna edememişti.

Doktor hanım, direksiyonun başına geçerek eve doğru yola çıktılar; ancak henüz on dakika gitmemişlerdi ki yağmurun da etkisiyle yolda kayarak bankete vurmuş ve bir iki takla atarak yolun kenarına savrulmuştular. Doktor bey gözlerini hastanede açmıştı. Ne yazık ki belkemiği kırılması sonucu belden aşağısı tutmuyor ve kalıcı felce doğru hızlı bir yol alıyordu.

Doktorların tüm çabalarına rağmen doktor felç olmaktan kurtulamadı. Artık hayatını bundan sonra böyle devam ettirecekti. Kaderine razı gelip hayatını devam ettirmek için çaba sarfediyordu. İlk yıllar eşinin de doktor olmasından dolayı ona çok iyi bakılıyordu. Artık tekerlekli sandalye ile işine gidip gelebiliyordu.

Aradan iki yıl geçmiş, eşinin ona bakışı tamamen değişmişti. Yakın arkadaşı söz yazarı ve besteci Kamuran Yarkın bir gün onu ziyarete gelir Kamuran Yarkın onu görmeyeli bir yıl olmuştu.

"Kamuran hoşgeldin!"

"Doktorum sana karşı mahcubum; bir türlü ziyaret edemedim. Lütfen beni bağışla!"

"Olur mu öyle şey? Hayat herkesi bir şekilde meşgul ediyor. Sen benim iyi arkadaşımsın!"

"Doktorum, doktor hanım nasıl?"

Bu sözün artından neşeli görülen doktorun yüzü sarktı ve hüzünü tarif edecek bir yüz şeklini aldı. Kamuran Yalkın aralarında bir şey olduğunu o dakika anlamıştı.

"Ne oldu doktor?"

"Bir şey yok, boş ver!"

"Hayır, bana anlatmalısın! Ben eşinin de arkadaşıyım, onunla konuşurum!"

"Hayır, hayır! Konuşmayacağına söz verirsen ne olduğunu anlatırım!"

"Tamam söz, bir şey konuşmayacağım!"

"Bilirsin biz birbirimizi çok severdik Kamuran. Sen de bu aşka şahit olanlardansın. Ancak hayatta her şey çok iyi giderken bir kaza her şeyi altüst etti. Ben felç oldum. Karım bana doktor olması nedeniyle ilk yıllarda çok iyi baktı. Yardımlarını esirgemedi. İlerleyen yıllarda belki kendisine zor gelmiş olacak ki bana ilgisi azalmaya ve hatta tamamen ilgisiz olmaya başladı. Benimle ilgilenmeyi bırak, varlığım da ona fazla gelmeye başladı. Sonrasında ise öğrendim ki bir de sevgili bulmuş!"

Kamuran Yarkın, doktorun gözünden süzülen yaşları görünce:

"Tamam doktor, tamam! Lütfen daha fazla bir şey söyleme!" diyerek doktorun sözünü kesti. Beş on dakika daha konuşarak oradan ayrıldı.

Doktorun sözleri Kamuran Yarkın’ı çok etkilemişti. Deniz kenarında bir çay bahçesine giderek arkadaşı olan bayan doktora ithafen şunları yazmaya başladı:

Sen kimseyi sevemezsin sevmeyeceksin sevmeyeceksin

Rüzgarların önünde kuru bir yaprak gibi sürüklenecek sürükleneceksin

Şefkat nedir aşk nedir ömrünce bunu bilmeyeceksin

Rüzgarların önünde kuru bir yaprak gibi sürüklenecek sürükleneceksin

Birbirlerini çok seven iki kişi bir kaza sonucu hayatlarında yol ayrımına gelmişlerdi. Eşinin istediği hayatına devam etmesi için doktor bir süre sonra kendi isteğiyle eşinden boşandı.

Üstad Kamuran Yarkın’ın ellerinden öper, sağlıklı mutlu yıllar dilerim.

(Not: Bazı gerçeklerden yola çıkılarak hayali olarak senaryolaştırılmıştır. Gerçeklik payı okuyucunun hayal gücüne bırakılmıştır.)

36879527_10156888569119869_2369194262160998400_n.jpg

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.