• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • Trabzon 24 °C

TAKDİR VE TEBRİK

Ali Rıza Keskinalemdar

Adalet terazisi her zaman doğruyu tartmadığında, içinde nesnellik barındırmadığında, haksızlığa uğradığını, mağdur olduğunu bile bile yine de sonuçlarına katlanmak zorunda bırakılanların başvurduğu bir yöntemdir isyan.

İşte bu noktada Brecht elimizden tutar ve “Kötülüğe karşı duyulan nefret yüzünü çirkinleştirir insanın/Haksızlığa karşı bağırmak sesini kabalaştırır” diye seslenir bize.

Söylemlerini ve yaptıklarını kayıtsız, koşulsuz desteklemem mümkün olmayan Trabzonspor Başkanı Hacıosmanoğlu’nun Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nun çıkışında uğradığı sözlü ve fiili saldırı karşısında birkaç satır yazmak gereği duydum. Çünkü, kendine göre doğruları savunurken, kulübünün mağduriyetini ortaya koyarken, saf dilliliği ya da bazı hesap – kitaplardaki işin dolambaçlı olmasından dolayı birden bire “haksız” konuma sokulup, “tu kaka” konumuna düşürülmesi söz konusuydu. Oysa 45 gün kadar önce nasıl da alkışlanmıştı, rakip taraftarlar arasında otururken…

Hacıosmanoğlu ile düşüncelerimiz “paydaş” olmasa da şu an kentimin bir unsuru hatta “alt kimliği” olan Trabzonspor’u başkan sıfatı ile temsil ettiğinden; kötülüğe karşı duyduğu nefretin yüzünü çirkinleştirdiğini, haksızlığa karşı bağırırken de sesinin kabalaştığını ya da karşı taraftan en azından öyle algılandığını söylemek isterdim ama bunu söyleyebilmek çok kolay olamıyor doğrusu.

Başkanlığı süresinde bir şampiyonluk ya da bir uluslararası başarı kazanamaması halinde İbrahim Hacıosmanoğlu’nun şimdilik elindeki tek söylem “emek hırsızlarından kupayı almak”tan ibarettir. Bu kupanın el değiştirmesi talebinin adresi TFF görünse de asıl adresinin Başbakan olduğu konusunda Hacıosmanoğlu da aynı düşündüğünden olsa gerek, TFF’na “çakıp”, Başbakan’a yanaşmayı daha uygun görmektedir.

Ancak gerek Kazlıçeşme’deki AKP mitinginde gerekse de Trabzon’da Başbakan ile yaptığı görüşmelerde bırakın kupanın Trabzonspor’a verilmesini, Trabzonspor hakkında da doğru dürüst bir şey konuşulmadığını bizzat Hacıosmanoğlu’nun kendisi açıklamıştır. Mesela Kazlıçeşme’deki AKP mitingine gidiş nedenini şöyle açıklamıştı: “Ben, başörtüsü mağduruyum. Geniş bir ailem var. 12 kardeşim, 150'nin üzerinde yeğenim var. Ablamın kızı, üniversitede okurken ilk 3 sene çok başarılıydı ama 4. sınıfta başını açmadığı için mezun olamadı. Eşim de mimarlık kazandığı halde okuyamadı. Ben bu konuda mağdur taraftan biri olarak tavrımı göstermek istedim ve o yüzden oraya gittim".

Başbakan’ın Trabzonspor’u ziyaretinde de “şike süreci ve Trabzonspor'un şampiyonluk kupası ile ilgili gelişmeler gündeme gelmedi” diyen bizzat Hacıosmanoğlu’dur. Peki o zaman ne konuşulmuştu? Şunlar: “UEFA Ligi’ne katılınmasında bir sıkıntı olup olmadığı” ve Trabzonspor – Rizespor maçında Trabzonspor’un kazanması üzerine Başbakan’ın “Bizi yendiniz, üzüldüm mü derseniz evet üzüldüm ama puan yabancıya gitmedi; Trabzonspor’un yenmesine de sevindim”.

Ne şike konuşulmuş ne de “emek hırsızlarındaki kupanın asıl sahibine teslimi”!

‘Güzel bir şov’du!

Hacıosmanoğlu’nun söylemlerinin ve eylemlerinin tutarlılığı konusunda bir yerlerde sorun var.  Beşiktaş maçını Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda Beşiktaşlı taraftarlarla birlikte izlemiş, İstanbul medyasından “aferin”i almıştı. Bu sürdürülebilir bir şey değildi ama “güzel bir şov”du!

Ardından Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’ndaki Fenerbahçe maçını da “çok sevildiğini” ilan ettiği Fenerbahçeli taraftarlar arasında izleyebilmesi elbette mümkün değildi; hatta İstanbul medyasındaki bazı futbol köşe yazarları Başkana rica edip “maça gelmemesini”
bile istemişti.

Ama “kim korkar hain kurttan” meselesi halledilmeli; maça gidilmeli ve “şov”a bir şekilde devam edilmeliydi! Öyle de yapıldı.

Sizi bilmem ama ben protokoller ve kuralları beni sıkar, o nedenle olabildiğince protokoller dışında kalmayı ama katılmam gerektiğinde de kurallarına uymayı seçerim. “Kafasına göre takılmayı” seven Hacıosmanoğlu ise ya Trabzon’da maça gidiyormuş gibi rakibin stadyumuna girip çıkmakta bir beis görmediğinden ya da “delikanlılık”tan ve  “yedi sülalesi”den cesaret alarak, maç sonunda protokol tribünü çıkışında kendisine uzatılan mikrofonlara üstelik İstanbul medyasının rakip aleyhine bilinen cevapların tekrarını sağlayacak çanak sorularının da tuzağına düşerek uzun uzun konuşmaktan çekinmemiş ama bu “kışkırtıcı” konuşmanın da tetiklemesiyle bazı Fenerbahçeli taraftarların sözlü ve fiili saldırısına maruz kalmasına yol açmışa benziyor…

Bir kulüp başkanının kendi takımının maçını izlemeye gitmesi kadar doğal bir şey olabilir mi? Ama ülkemizde bırakın rakip taraftarı, neredeyse o kulübün başkanını da artık rakip tribünlerde istemeyecek duruma geldik. Kendi futbolcusuna sahayı, başkanına da tribünleri dar eden taraftar profilinden de başka bir sonuç beklemek zordur zaten.

Hacıosmanoğlu “suçludur” da, Fenerbahçe’nin “1. derece güvenlik sorumluluğu” altındaki alanda onlarca “muhabir”in cirit atabilmesinin ya da bunların “güvenlik” engeline takılmamasının “sorumlularının” hiç mi suçu yoktur acaba? Muhabirlerin her istedikleri yerde, istediklerini durdurarak röportaj alamaya çalışmaları ne kadar masum görülmeye çalışılırsa çalışılsın, her uzatılan mikrofona gerekli gereksiz konuşma zaafiyeti olan yöneticiler için de bu hem bir tuzak hem de sıcağı sıcağına hatalar yapılmasının da başlıca nedenlerinden biridir.

Gol makinesi çamaşır makinesi!

Yıllar önce Mehmet Ali Yılmaz da Trabzonspor Başkanlığı yaptığı dönemde, basının yol kesme tarzındaki röportaj alma hevesi yüzünden Trabzonsporlu futbolcu Cevin Campbell’a  “yamyam” ve “gol makinesi diye aldık, çamaşır makinesi çıktı” gibi gaflar tarihine geçen ama başkanlık makamına yakışmayan söylemlerde bulunmuştu.

Bu konu hiç tartışılmaz nedense…  “Haber vermek” ile “haber yaratmak” arasında bayağı bir fark vardır. İşte, karşılıklı atışma ve küfürleşmelerle ortaya çıkan son olay, İstanbul medyasının “işgüzarlığı” ile Hacıosmanoğlu’nun “delikanlılığı” arasında oluşmuş, yoktan “yaratılmış” bir “haber”dir.

Trabzonspor Başkanlığı, Hacıosmanoğlu’nun da dediği gibi “ülkedeki 10 önemli makamdan” biridir. Böyle bir makamın da ağırlığı olmalıdır. Elbette Başkan koltuğunda oturan kişi Trabzonspor’un haklarını savunmalıdır ama davranış kalıpları da makamın ağırlığını taşımalıdır. Taraftarlar ya da arkadaşlar arasındaki söylemlerinizi, süzgeçten geçirmeden, sorumsuzca herkese karşı kullanmamanız gerekir.     

“2010-2011 sezonunda Trabzonspor’un yaşadığı haksızlık ne ilk ne de son haksızlıktır” şeklinde bir düşünce kalıbınız olabilir. Ancak, düzen, “esas oğlan” ile “figüran” arasında işlediğinde, siz eğer ortaya koyduğunuz oyun güzelliği, taşın altına elinizi koyma cesareti, kendinizi aşma, sonuç alma ile size biçilmeye çalışılan “figüranlık” rolünün paramparça edilmesi yönünde hayatınıza bir ivme kazandıramıyorsanız, size yaftalanmaya çalışılanlara da katlanacaksınız demektir.

Yıllardır, Şükrü Saraçoğlu’nda “savunmada” kalan, rakibine yenilmemeyi, kişilikli futbola yeğ tutan, korkan bir Trabzonspor resmi kayıtlara ve hafızalara kazınmakta… Bahislerde Trabzonspor’a 5.50 oranı verilmesi boşuna değildir. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da rakibini karşılamak için zorunlu olarak 5-5-0’a dönen, ilerisi olmayan ancak “yenemiyorsan yenilme”nin baş tacı edilmesine ve “aferin” belgesine dönüşmesi, Trabzonspor’un gelecekteki “başarısını” nasıl etkileyebileceği ya da hangi travmalara yol açabileceği hiç düşünülmekte midir?

Gerilim yaratmak ve arkası sıvazlamalı sözler sarf etmek belki fanatik taraftara hoş görünebilir ama “riski yönetmek” ve “virajları dönmek” konusunda İstanbul’un “büyükleri” kadar “hinoğlu hin” olmayı beceremeyen Trabzonspor’a hiç yaramadığını da belirtmeliyiz. Şimdiden ikinci yarıdaki Fenerbahçe maçında olacakları hesaplamak üzerine öfkenizi alevlendirdiğinizde, geçmiş yıllarda Avni Aker’de ne yaşandıysa, aynısını yaşamaya hazırsınız demektir.

Koyu Trabzonsporlular

Başbakan’ın “Trabzonspor Başkanı'nın olaylar karşısındaki tavrını da takdir ve tebrik ediyorum. Soğukkanlılıkla oradan ayrılmasını takdir ediyorum" diyerek, maç sonrası olanlardan dolayı Hacıosmanoğlu’nu “takdir ve tebrik etmesi” de gerçekten ilginç bir yaklaşımdı. Sanırım bu sözler, “kupanın Trabzonspor’a verileceğinin” işaretleri olarak, “koyu Trabzonsporlular” arasında sevinç yaratmıştır.

Bilindiği üzere 3 Temmuz 2011’de başlatılan “şike operasyonu”, genelde iktidarın Fenerbahçe’yi ele geçirme operasyonu olarak sunulmuş, Fenerbahçe taraftarının çoğunluğu da “oy-un bitti”, “sandıkta görüşeceğiz” türünden yazı ve pankartlarla iktidara “gözdağı” vermeyi denemişti. Başbakan da “şike operasyonu”nda hem içeride hem de uluslararası alanda Fenerbahçe’yi “koruma ve kollama” görevini üstlenen söylem ve eylem içinde olması, 2010-2011 Süper Lig Kupası’nın “hala Başbakan’da” bulunduğu kanısını güçlendirmiş; hatta yazar Hasan Al, “Kupa Başbakanda” kitabıyla tartışmaya yeni bir boyut getirmişti.

Hacıosmanoğlu’nun Başbakan tarafından “takdir ve tebrik” edilmesi sonrası hem PFDK’na sevk edilmesi hem de Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım hakkında “FB ve Aziz Yıldırım ceza alacak”, “emek hırsızı”, “asker kaçağı” şeklindeki söylemlerle basın yoluyla hakaret suçunu işlediği gerekçesiyle hakkında 7 aydan 6 yıl 2 aya kadar hapis cezası istemiyle karşı karşıya kalması, ilginç bir tesadüf mü yoksa, iktidarın “tavşana kaç, tazıya tut” uygulamasının son örneği mi olduğu yakında anlaşılacaktır.

Şunu unutmamak gerekir ki, hiçbir siyasetçi 15-16 milyonluk seçmen kitlesiyle 2-3 milyonluk seçmen kitlesi arasında kaldığında, işin doğası gereği en azından büyük olanı ürkütmez. Çünkü ”küçük” olanı, geçmişte de görüldüğü üzere zapturapt altına almak daha kolaydır.

Önümüzdeki siyasi seçimler atlatıldığında bakalım kim kazanacak? İktidarla birlikte yürütülen dirsek teması ilişkilerin sonucunda piyango kime vuracak? İktidara mı? İbrahim Hacıosmanoğlu’na mı? Fenerbahçe’ye mi? Trabzonspor’a mı?  Ya da hiç ummadığımız birine mi?

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.