• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • Trabzon 7 °C

TOHUMSUZ TARIM

Havva GÜNAYDIN LAKUTOĞLU

Geçenlerde Ankara’ya gittim. Yıllar sonra Kızılay’ı gezmek, görmek istedim.

Kızılay yaşanmış olayların, tarihi kişiliklerin anlamlandırdığı ve de hikâyelerinin olduğu bir semt.

Çok kalabalık olduğu için genellikle Kızılay hep bizim için es geçilen olmuştur. Kızılay’da eski bir bina olan ve tam meclisin çaprazında kalan Tarım ve Köy işleri Bakanlığının yerinde yeller estiğini gördüm. Başka bir kurum haline gelmiş. Bir siyasetçi, büyüğüm “orayı taşıdılar” dedi. “Sakın üzülme Havva” diye de devam etti. Espri yaparak “yeni tarım politikaları tohumsuz gıdaların anlaşmaları yeni binada imzalanıyor” dedi.

Çok üzüldüm. Köylü artık milletin efendisi değil. Milletin efendisi artık tohum tekelli küresel şirketler…

Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri ve hatta en önemlisi tarım politikalarıdır.

Ülkemizde yıllardır süregelen yanlış tarım politikaları, aşırı ve bilinçsiz kimyasal ilaç kullanımı İstanbul, Ankara, İzmir gibi yerleşim alanlarının hızla büyümesine ve sorunların giderek artmasına sebep olurken; Hayatı da tehdit eder oldu.

Tohumculuk yasası ile çiftçi işlevini kaybetmiş, küresel güçlerin tohum şirketleri ise, hayatı tehdit etmeye başlamıştır.

Bir çiftçinin sözünü hiç unutmuyorum…

“Biz toprağı zehirledik toprak da bize mahsul vermiyor”

Tohumculuk yasası ile Türkiye’de üretim gücü yok denecek kadar aza indirgenmiştir.

Çok uluslu şirketler ve onların taşeronları tüm tarım alanlarını tıpkı sebze ve meyvelerdeki bitler gibi istila etti.

Nerede eski domatesin kokusu nerede eski salatalıkların tadı? Bu durum sadece yakınmalarda kalmıştır.

Ne tat, ne tuz ne de koku artık sadece Batı ve İsrail ne verirse onunla karnımızı doyuruyoruz.

Bilgisizlik ve umursamazlık insanlık için yeryüzünde zararlı olan ve geri dönüşü mümkün olmayan yıkımlara sebep oluyor.

Prens Charles’in Türkiye ziyaretini hatırladınız mı? Ne çok konuşulmuştu. Herkes bir yorum yapmıştı. En çok da Mevlâna hayranlığı üzerine yazılar yazılıp çizilmişti.

Peki Türkiye’den ayrılırken uçağına doldurduğu kasalar dolusu sebzeyi de hatırlıyor musunuz? Prensin tercihi sadece organik sebze ve sağlıklı yaşamdı hepsi bu… 

Ekip biçmek için ideal toprağa ve iklime sahip iken şimdi elimiz bomboş.

Elin adamı ne verirse onunla yetinir olduk.

Tohumculuk yasası ile tarımımız ve gıda geleceğimiz yok olmuştur.

Gıdamızın güvencesi bizim elimizde değil.

Tıpkı Uluslararası tohum şirketlerinin Amerika’nın Irak’ı işgalinden sonra savaş yoluyla çiftçileri tohumsuz, halkı gıdasız bırakması hadisesindeki gibi bizlerde, çiftçimiz şehirlerde varoşlarda desteği elinden alınmış olarak gıda savaşı veriyoruz.

Sevgisini kaybetmiş bir toplum umudunu da yitirir. Önceden ekmeğini bile sevgisiyle mayalayıp, yoğuran ve paylaşan bizlere ne oldu…

Oysa toprak, dağ, ova, çayır, bayır hepsi aynı. Değişen ne oldu?

Fındık tarlalarındaki ve çay bahçelerindeki o neşeli gülüşmeler ve mutlu sohbetlere ne oldu?

Öğle güneşinin doğayı da, insanı da kızdıran ve artık dinlenme sinyali veren öğle paydoslarına ne oldu?

Madagaskar’da ana, babalar tarlada kendilerine yardım etmeleri için çok çocuk isterlermiş, çocukları da Tanrı’nın bir armağanı olarak kabul ederlermiş. Oysa bizde yok olan tarım politikaları ile çoğalan çocuk sayımız sadece güçlü gözükmemiz içinmiş.

İnancını kaybeden çiftçi toprağı kazıp ne bir şey dikebiliyor ne de ekebiliyor. Üretici tarlasını ekmekten vazgeçmiş. Çünkü hiçbir şey eskisi gibi değil.

Tohum yasası ile toprak ve çiftçi artık küresel şirketlerin iki dudağı arasında.

Çiftçi bir sonraki yıl ekeceği mısır, fasulye, domates gibi mahsulün tohumunu artık saklayamıyor. Takas edemiyor. Başka bir çiftçi arkadaşıyla domates tohumu yerine fasulye tohumunu takas edemiyor. Çiftçinin bu diyalogunu yani dayanışmasını yok ettiler.

Patent almamış kayıtlı olmayan ürünle ekim yapmak yasak. Cezası var.

Üretici kendi toprağında artık işçi durumunda olduğu için yerini yurdunu satıp toprağı altın dedikleri İstanbul’un yolunu tutuyor.

Gazap Üzümlerini okudunuz mu? John Steinbeck’in muhteşem romanı. Küçük toprak sahiplerinin yani çiftçinin bankalar ve tüccarlar tarafından nasıl aldatıldığını anlatır. Yoksulluk, zorbalık ve açlık yüzünden evlerini terk etmek ve şehirde yaşamak zorunda kalan insanların zor yaşamlarını hatta ailelerin nasıl parçalandığını konu eder. 

Bugün bizim çiftçimiz de köyünde değil, şehirde tek katlı, derme çatma bir evde zor şartlarda bir çuval un için günlerce çalışmak zorunda kalıyor. Oysa köyünde öyle miydi?

Ailesiyle birlikte buğday demetlerini arabaya yüklemeyeli ne kadar oldu? Ailesiyle iş bölümü yapmayalı kaç zaman geçti? Sabah doğaya çıkıp derin derin nefes almayalı kaç yıl oldu?

Toprak anayı çok özlediniz değil mi? Ama o tüm insanlığa küstü.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
YERİN KULAĞI
  • Evetçi 100 MHP’li bulamazlar!
  • Birinci yalnız kaldı!
  • İnternet sitesinin anketi!!
  • K. Ersun Yanal  hayranı medya!
  • Futbol zirvesine Sümer neden gitmedi?
  • Evde yatıp para kazanacaklar!
  • Atatürk karşıtı tarihçiye ödül!
  • MHP’de iki çift bir tek!
  • TFF Trabzonspor’u haraca bağladı!
  • Fevzi Hoca’nın misafirleri!
1/20
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.