• BIST 89.282
  • Altın 145,654
  • Dolar 3,6261
  • Euro 3,8910
  • Trabzon 14 °C

"Üç Gülen Yüz"‏

Ali Rıza Keskinalemdar

Sanırım uzun süredir yürüme yolumun üzerindeki o telefon şebeke dolabının kapaklarına çizili duruyordu üç C harfi… Siyah renkliydi! Hafta sonu yine o telefon şebeke dolabının önünden geçerken değişiklik hemen gözüme çarptı: Birileri, üç C harfinden, üç gülen yüz oluşturmuşlardı yine benzer renkte boya kullanarak; fena da olmamıştı hani!

Birden yıllar öncesine gittim; duvarlara siyasal partilerin adlarının ve amblemlerinin çok sıklıkla yazıldığı yıllara… Elbette o yıllarda “billboardlar” yoktu!

Daha çok Adalet Partisi (AP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Milli Selamet Partisi (MSP) ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) ad ve amblemleri duvarlarda görülür, diğer küçük partilerin “esamisi” pek okunmazdı.

AP, SAP’a; CHP, OHA’ya; MHP, MARX’a ve MSP de MISIR’a dönüştürülürdü. MHP, duvar yazılamalarında parti amblemini en çok kullanan parti olurken karşıtları da o üç ay olarak çizilmeye çalışılan ancak C harfine benzeyen şekli kolaylıkla üç O harfine dönüştürürken, belki de aceleden, akıllarına içlerine üç gülen yüz yapmak gelmezdi.

VERSAY, VALS VE YAĞMUR

2015 yılında yitirdiğimiz Alman edebiyatının önemli yazarlarından Günter Grass’ın başyapıtı olarak kabul edilen "Teneke Trampet" romanından sinemaya aktarılan filmde yer alan Nazilerin “ciddi” toplantısının nasıl birden “sulandırılabileceğini” gösteren sekans, esasında bazı şeyleri değiştirmenin de sanıldığının aksine çok daha basit olduğunun anlatımıdır.

Danzig (Şimdiki Gdansk) şehri, I. Dünya Savaşı sonrası imzalanan Versay Antlaşması ile Almanya ve Polonya arasında kalmış, “serbest şehir” olarak Milletler Cemiyeti’nin kontrolünde, biraz da Almanya ve Almanya’nın denetimindeki Doğu Prusya arasında Polonya’nın Baltık Denizi’ne çıkış noktası gibi duran bir şehirdi.

Filmde, o şehirde doğan, annesinin davranışlarını izlediğinde babasının kim olduğunu anlayamayan hatta kardeşlerinin de babalarını kestiremeyen, üç yaşına geldiğinde O’na vaat edilen trampeti ve cam eşyaları kırabildiği tiz sesi ile kendini anlatmaya çalışan Oskar, bir anlamda iğrenç bulduğu büyüklerin dünyasına karışmamak adına büyümeme kararı alır. 3. yaş gününde merdivenlerden sığınağa düşmesi sonucu yaşadığı kaza Oskar’ın büyümeme isteğine yardımcı olacaktır. Oskar yaş olarak büyüyecekti belki ancak cüce olarak kalacaktı.

İşte o Oskar, hızla “Nazileşen”, önemli yerlere gelmeye başlayan aile büyüklerinden birinden Nazilerin yapacağı bölgesel törensel bir toplantıya çok önem verildiğini anladığından yine trampeti ile tören alanının tribün basamakları arasına yerleşerek izleyecek, çok ciddi bir yürüyüş eşliğinde alanda yerini alan Nazi korosunun önce yürüyüş ve müzik ritmini trampetinin etkisiyle bozacak, sonra herkesin birbirleriyle vals yapmaya başladığı bir gösteriye dönüştürecekti. Ardından başlayan şiddetli yağmur ise toplantının tamamen darmadağınık olmasına dolayısıyla amacına ulaşamamasına yol açacaktı.

Alman halkı, I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisi ardından imzalatılan Versay Antlaşması sonucu yaşadığı “ezikliği” ve ekonomik sıkışmayı aşmak için “ein Volk, ein Reich, ein Führer” (Yani, “tek millet, tek devlet, tek lider”) “ülküsüyle” peşinden gitmeye başladıktan 12-13 yıl sonra II. Dünya Savaşı’nın acıları karşısında, asla bir daha Hitler’in adını duymak istemeyeceğini bilebilir miydi?

Ya, Nazi korolarına katılarak sertleşmek yerine “gülen yüzlerin” peşinden koşmayı denemek, acıları yaşamamak adına daha gerçekçi olmaz mıydı? Yoksa tarihin böyle yaşanması mı gerekiyordu?

SONSUZUN BİTMEYEN SÜRESİ DOLACAK MI?

Paragrafı bulunmayan, en kısa cümlesi 6-7 satır – o da giriş bölümünde- olan, bazen kim kimdi diye geriye dönüp yeniden okuyup anlamanın gerektiği, okuyucu için zor bir seçenek sayılan 2014 yılında kaybettiğimiz Kolombiyalı yazar Marquez’in “Başkan Babamızın Sonbaharı” adlı kitabının tek cümlede 1758 satır tutan son bölümünün son satırında “sonsuzun bitmeyen süresi dolmuştu artık” sözüyle, kimsenin (kitapta olayları anlatanların) yaşını bilmediği, çok uzun yaşadığı düşünülen bir diktatörün acımasızlığı, doyumsuzlukları, zulmü ve sonundaki zavallılığının da bitişi ifade edilir.

Öyle bir diktatör ki, bir benzeri bile var. Benzeri öldüğünde herkes şaşkın mesela; sevinenler kadar üzülenler de var. Çünkü o kadar çok iktidarda kalmış ki, kimse başka birilerinin iktidarını hayal bile edemez duruma gelmiş. Çok güçlü; ken­dini teh­dit eden bü­tün isyanları bas­tı­rı­yor. Bu isyanlarda O’na mu­ha­lif­le­rin kesik başlarını çuvallar içinde getirerek yaranmaya çalışan po­lis müdürlerinin ön­ce yükselen rütbelerinin bir süre sonra indirilmesi normal hale geliyor.

“Başkan Babamız” zamanla çevresindekilerin de gazıyla hayal ile gerçek arasında sıkışarak kendini Tan­rı ola­rak gör­me­ye baş­lı­yor. Bu kadar güce rağmen geriye yalnızca korkuyu miras bırakıyor sevgisizliğinin eşliğinde…

Birden aklınıza Hitler geliyor, değil mi? Ya O, II. Dünya Savaşı’nda kazanan tarafta olsaydı?

ÖLÜ VE ÇÜRÜYEN BİR GÖRKEM

II. Dünya Savaşı bittiğinde Almanların yaşadığı kaosu hiç düşündünüz mü? Koşulsuz, sorgusuz, sualsiz, itaatkar peşlerine takıldıkları bir diktatörün bitişiyle onlar da birden tükenme hissiyle karşı karşıya kaldılar: Bu kötü bir rüya olmalıydı!

Marquez’in “Başkan Babamızın Sonbaharı” kitabı şu pasajla başlar: “Hafta sonunda akbabalar, balkon pencerelerindeki kepenkleri gagalayarak başkanlık sarayına girdiler, kanat çırpışları, içerideki durağan zamanı dalgalandırdı ve Pazartesi günü tan ağarırken kent, büyük bir ölü ve çürüyen bir görkemin ılık esintileriyle, yüzyılların uyuşukluğunu üstünden attı”.

Biliyorum milliyetçilik rüzgarı estiğinde birden yüz çizgileri sertleşir, ne demokrasi, ne hukuk ne adalet, ne özgürlük kavramı tanınır. Savaş çığırtkanlarının, kapitalizmin emperyalist evresinin en vahşi bölümünü faşizm sosuyla sunduğunda, yemeye çoktan razı gelinmenin çaresizliği yaşanır

İyi de, yine mi?

Bu kez, savaş tamtamlarını çalanların peşinden gitmek yerine o tamtamcıların davullarının içine gülen yüzler çizmeye ne dersiniz?

EN ÖNCE VURULAN

Shakespeare, o ünlü tiradında Hamlet’e şunları (Sabahattin Eyüboğlu çevirisiyle) söyletir: “Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu! / Düşüncemizin katlanması mı güzel, /  Zalim kaderin yumruklarına, oklarına, / Yoksa diretip bela denizlerine karşı / Dur, yeter! demesi mi?”

 

Brecht’in (A. Kadir – A. Bezirci çevirisiyle) “Duvara Tebeşirle Yazılan” adlı şiiri ile bitirelim: “’Savaş İstiyoruz!’ / En önce vuruldu / bunu yazan.”

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
YERİN KULAĞI
  • Güzellik salonu beğenilmedi!
  • MHP büyüyecekmiş!
  • Meral Akşener’in 17 Nisan iddiası!
  • Trabzon futbolu bitmiş!
  • Koray Aydın’ın ekibi!
  • Evetçi 100 MHP’li bulamazlar!
  • Birinci yalnız kaldı!
  • İnternet sitesinin anketi!!
  • K. Ersun Yanal  hayranı medya!
  • Futbol zirvesine Sümer neden gitmedi?
1/20
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.