• BIST 108.394
  • Altın 142,809
  • Dolar 3,5301
  • Euro 4,1252
  • Trabzon 30 °C

‘Vahap cevizin çalındı, çalındı!’ - Kim çaldı, kim çaldı!

Hasan Kurt

Belki elli kez yazdım… Arkadaşlar; tarihe meraklı olmak ayrı tarihçi olmak ayrı. Çokları gibi ben de tarihe meraklıyım ama tarihçi değilim. Ve ayrıca benim tarihi olayları anlatmam ve yorumlamam, tarih ilmini yapanlara ters gelir ve geliyor da!

Benimle ilgili sosyal medyada öyle şeyler yazılıyor ki!

Övgüyü hak edecek bir şey yaptığıma inanmasam da bir iki istisna dışında herkes ‘yazılarınızı zevkle okuyoruz ve yazılarınızın devamını bekliyoruz’ diyor.

Samimi olarak söyleyeyim; baskı altındayım… Trabzon ve çevresi ile ilgili bugüne kadar o kadar yazı yazdım ki… Bazı yazılarım tekrar olacak diye endişe ediyorum…

Neyse işimize bakalım;

Dün gazetemiz yazarı Prof. Dr. Kemal Üçüncü ziyaretimize geldi. Kemal Hoca, Türk dili, edebiyatı ve tarihi konusunda yalnız Türkiye’de değil Rusya’da, Kafkasya’da, Orta Asya’da araştırma yapan bir bilim adamı. Bu konularda epey eser vermiş, bir ilim ve bilim adamı.

Hoca ile yakında, Trabzon’un çoklarının bilmediği tarihi ile ilgili bir eser hazırlığında olduğumuzun müjdesini vereyim.

Kemal Hocaya, ‘Eskiden bizim köyde ve çevre köylerde çok fazla kokulu üzüm varmış. Rahmetli babaannemin kokulu, kara üzümleri birkaç sepete doldurduğunu, sonra sirke yaptığını hatırlarım. O zamanlar plastik şişe yoktu. Rakı ve şarap şişeleri sıcak su ile yıkanır ve ağzı da mantarla kapatılırdı. O şişelerin bazılarına dedemin kardeşi tuz mu başka bir şey mi ne atarmış. Sirke şarap olurmuş. Bölgede eskiden bu kadar fazla kokulu kara üzümün olmasını nasıl açıklarsınız’ dedim.

Aslında hocanın vereceği cevabı tahmin ediyordum. Ama küçükken duyduklarımı teyit etmek için sormuştum…

‘Sayın Kurt, Karadeniz bölgesindeki ticaret ve ekonomi bir dönemler İtalyanların elinde idi… Venedik ve Cenevizlilerin… İtalyanlar, Trabzon’dan gemilerle kokulu kara üzüm alır ve ülkelerine gönderirlermiş. Orada da bu üzümlerden şarap yaparlarmış. Kokulu üzümün yerine de kiremit verirlermiş… Bu olayı bir Rus tarihçinin eserinde okudum.’
Kokulu üzüm yalnız ihraç edilmezdi, bölgede yaşayan Hıristiyan- Müslüman yerli halk da şarap ihtiyacını bu üzümden karşılardı…

Bizim köyde eski evin çatısındaki iki asırlık İtalyan ve Fransız menşei kiremitler demek ki kokulu kara üzüm karşılığında alınmış!

Bölgedeki bu şarap kültürü, bugünlerde Sarp’ın ötesinde hala devam ediyor. Sarp’ın bu tarafında ise Şarabın yerini önce rakı sonra İrlandalıların, İngilizlerin viskisi aldı… Gerçi bunları da içen ve içilecek mekan da kalmadı ya!

***

Şaraptan rakıdan bahsediyorum diye şimdi çokları beni içkici sanır. Benim içki ile pek aram olmadığını belirteyim…

Bu arada unutmadan söyleyeyim, rahmetli eniştelerimin biri rakıcı idi… Hem de öyle içerdi ki… Cebinde de devamlı bir tomar maydanoz taşırdı… İçtikten bir süre sonra, maydanozları ağzında çiğner ve yermiş… Enişteme Maydanoz Süleyman derlerdi… Maydanoz meğer rakının kokusunu alırmış… Şimdilerde kokuyu almak için sakız makız çiğniyorlar, bin bir çeşit kokularla vaziyeti idare ediyorlarmış!

***

Ortaokul sıralarında yazları köydeki komşularımızdan Vahap Hamamizade’den Almanca dersleri alırdım… Demokrat ve Adalet Partisinin önemli isimlerinden olan rahmetli Vahap abi, Zafer ve Abbas’ın babası Nihat Genç’in de eniştesiydi…  Vahap abinin kayınpederi rahmetli şoför Maçkalı Sabri idi… Maçkalı Sabri’nin birkaç hatunu vardı. İfakat teyze de bu hatunların birinden idi… Vahap abi, ailesinin karşı çıkmasına rağmen İfakat teyzeyi kaçırmıştı…

Ortaokulda Trabzon Lisesinde biraz da torpille İngilizce sınıfına yazılmıştım… Vahap abiden Almanca ders almamın nedeni Liseyi bitirdikten sonra Almanya’ya gitmekti… Vahap abiden üç- beş Almanca dersi aldım sonra kaytardım… Almanya hayalim de daha o yıllarda suya düştü.

Rahmetli Vahap abinin fındıklığında asırlık bir ceviz ağacı vardı…

Akrabaların bizden büyük haşarı gençleri Vahap abinin cevizine dadanmışlardı…

Vahap abiyi kızdırmak için koro halinde;

‘Vahap cevizin çalındı cevizin çalındı’  diye seslenirlerdi…

Vahap abi de, ‘Kim çaldı kim çaldı’… diye karşılık verirdi..

Eski vekil ve bakanlardan Fahrettin Kurt’un başını çektiği gençler, hep bir ağızdan,

‘Biz çaldık biz çaldık’ derlerdi..

Vahap abi de gençleri teşvik edercesine,

‘iyi yaptınız iyi yaptınız’ derdi…

Vahap abinin bu cevabından sonra gençler Cevizin yakasını bırakmışlardı…

Vahap abi, bizim gözümüzde haşmetli biri idi… Akşamları bir kadeh atmadan yatmazdı… Ekrem Dikmen’in vekil olmasında katkısı fazla idi… Genç yaşta bu dünyadan göçmeseydi kesin milletvekiliydi.
Nur içinde yatsın, adamın kralı idi…

***

Lisan öğrenme merakım o gün bugün devam etmesine rağmen hala yarım yamalak konuştuğum ve yazdığım ana dilim Türkçe dışında bildiğim bir ikinci, üçüncü lisan yok.

Bu konuda çok fırsatı teptiğimi söyleyebilirim.

Ortaokul son sınıftaki Amerikalı İngilizce öğretmenimiz Miscudi’ye takılsaydım veya 25 küsur yıl önce dil öğrenmek için gittiğim İngiltere’de kebapçılara ve Puplara değil de kursa devam etseydim bu işi hallederdim. Ama olmadı.

Amerikalı Miscudi dedim de aklıma geldi… Bizim nam-ı diğer Ayı Fikret, Miscudi’ye az çektirmemişti…Kağıttan yaptığı körüğün içine tebeşir tozu doldurur, kızın tayyör eteğine ve eteğinin altına pompalardı…

Trabzon’da birkaç lisan bilen arkadaş ve dostlarımız yok değildi…Rahmetli Dr. Numan Gül, Çaykaralı olması nedeniyle az- buçuk Çaykara Rumcası bilirdi… Hasan Güven, Mehmet Ali Sezer iyi Çaykara Rumcası konuşur… Üç- beş yıl öncesine kadar Yunanistan’dan gelen Rumlarla iletişimi Mehmet Ali sağlardı… Dr. Numan, kısa zamanda Rusça da öğrenmişti… Kunduracılar caddesindeki muayenehanesine her gittiğimde elindeki kağıt parçalarına yazılı Rusça kelimeleri ezberlerdi. Ben de Bahçecik basın sitesinde oturan, Rus konsolosluğunda çalışan bir diplomat ve eşinden Rusça ders almama rağmen iki kelime öğrenemedim. Kadın ise benim ve kocasının yardımıyla 10 derste Türkçeyi öğrenmişti!

Bu gün memlekette lisan bilenlerin sayısı arttı… Artık hemen her evde az-buçuk İngilizce konuşan var.

***

Bugün aslında rahmetli Atilla Damlacı ile ilgili birkaç satır yazacaktım… Trabzon’da salon sporları denilince akla gelen ilk isim Damlacı idi. Geçenlerde Fethi Türkoğlu ile TÜFAD Başkanı Hayri Tekelioğlu, Damlacı’nın iki olayını anlattılar. 

Trabzon amatör karması yıllar önce Avrupa’ya gider… O zamanlar değil Avrupa’ya Türkiye’de bir ilden bir ile gitmek maliyetli idi… Kulüplerde para yoktu. Kulüpleri yönetenlerin de çoğu sözde zengindi. Trabzon’da bir otobüs bulunur ve yola çıkılır. Edirne gümrüğünden Bulgaristan’a, Romanya’ya derken Macaristan sınırına gelinir. Sınırda otobüste pasaport ve vize kontrolü vardır. Macar polisi ön kapıdan otobüse biner, Atilla Damlacı pasaportunu polise uzatır. Polis, Damlacı’nın pasaportunu eline almasıyla Damlacı’ya sarılması bir olur… Macar polisi Atilla, Atilla diye bağırır…Otobüs içerisinde bizim Atilla ile Macar polisinin sanki birbirlerini kırk yıldır görmeyen iki arkadaş gibi bir birlerini kucaklaması, otobüsteki yönetici ve sporcuları şaşırtır… Herkes, Atilla abi Macar Polisini acaba nereden tanıyor diye bir birlerine sorar. O esnada Macar polisi kafileyi aşağı indirir, izzet ikbal derken kafile vedalaşır ve oradan ayrılır.

Almanya sınırına gelene kadar herkes Atilla ile Macar polisinin dostluğunu sorgularken, Hayri Tekelioğlu, Atilla’nın Macaristan’ın ulusal kahramanı olduğunu, Macarların Atilla ismine büyük önem verdiklerini söyler.  Atilla Damlacı’ya Macar polisinin hürmet etmesinin nedeni meğer isminden ötürü imiş!

Atilla Damlacı’nın hikayeleri çoktur… Damlacı Trabzon Merkez Bankasında çalışır. Merkez Bankasında işi olanlar, bankada müdüre veya bir başka çalışana değil direkt Atilla Damlacı’nın yanına giderdi.. Damlacı, İdmangücü Basketbol takımının her şeyi idi. İdmangücü besketbol takımına uzun boylu sporcu bulmak için Trabzon’u Of’tan Beşikdüzü’ne kadar tarardı. Trabzon’da öyle uzun boylu ve basket oynamaya meyilli pek genç de yoktu. Üniversiteye gelenleri genelde İdmanocağı alırdı. Eskiden Zorlu Otelin yerinde Tütün alım merkezi vardı. Tekel’in batı tarafında uzun sokağa çıkan aranın başında bir vatandaş boy ölçer ve kilo tartardı. Atilla Damlacı, bir gün o köşeden merkez bankasına bir ucunda zil olan bir tel çeker. Ölçü yapan vatandaşa da, ‘Boyu 1.90 cm.yi geçen birine rastladığında, zile bas, der… Aradan birkaç gün geçer.. Zil çalmaz… Atilla, adamın yanına gider ve ‘neden zile basmıyorsun’ der… Adam, diklenir ve ‘Abi, boyu 1.90’ı değil, 1.80’i geçen birine rastlamadım’ der… Atilla abimiz gerçekten farklı biriydi… Nur içinde yatsın…

***

Bugün, biraz kendimizden biraz da geçmişte çevremizde yaşanmış olayları okuyanları sıkmadan aktarmaya çalıştım… Yazdıklarım da sonuçta nostalji!

İhsan Öksüz, geçenlerde bizi dedikoducu yazar olarak nitelendirdi.  Çokları benim ona nasıl cevap vereceğimi bekliyordur. Özel biyografi yazarlığına soyunan İhsan’a cevap vermeyeceğim. İhsan kardeşimiz, ya okuduğunu anlamıyor ya da başka bir nedenle kendisine yakışmayan bu benzetmeyi yaptı.  Yarın öbür gün hata yaptığını anlar ve özür diler diye düşünüyorum.

Bu haftalık bu kadar!

  • Yorumlar 1
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.