• BIST 93.469
  • Altın 227,107
  • Dolar 5,7332
  • Euro 6,5830
  • Trabzon 18 °C

Yarın 24 Aralık

Turhan EYÜBOĞLU

Yarın Atatürk bu dünyadan göçeli tamı tamına kırk dört gün olacak. 'Daha yapacağı çok şey vardı!' diye düşünüyorum. Kırk dört gün önce bir telaş başlamış İstanbul’da; çünkü Atatürk Ankara’ya defnedilecekti. Bunun hazırlığının en kısa zamanda yapılması gerekiyordu. Cenaze Ankara’ya getirilecek ve bir devlet töreni yapılacaktı.

Atatürk’ün naaşı için Ankara’da bir katafalk hazırlanması ve bu hazırlığı hemen birisinin yapması gerekiyordu. Çünkü bir plan yapılacak ve uygulaması da kısa sürede bitirilecekti. 11 Kasım’da ilgililer toplanmış ve planlanan işlerin yapılması için Milli Eğitim Bakanlığı müsteşarı Cevat Dursunoğlu’nu bu iş için görevlendirmiştiler.

Cevat bey hiç vakit kaybetmeden bir mimar bulmalı ve hemen ona planı yaptırmalıydı. Birkaç yere danıştı. Danıştığı herkesin aldığı isim aynıydı. O da söylenen şahsı tanıyor, yaptığı işleri çok beğeniyordu; ancak ne yazık ki hastaydı. 'Bu işi kabul eder miydi? Hadi kabul etti; bu işi bitirebilir mi?' diye düşündü. Atatürk'ün de adı geçen mimarın işlerini çok beğendiğini biliyordu. Zaten Atatürk sayesinde Türkiye’ye geldiği de aklından çıkmıyordu. Onunla konuşmaya karar verdi.
Yardımcısına:

'Hemen arabayı hazırlayın, Güzel Sanatlar Akademisi'ne gidiyoruz.' Araba hazırlanınca yola çıktılar. Artık Akademi'nin kapısına gelmiştiler. Arabada oturduğu yerden Akademi'nin kapısına baktı.

'Allahım sen bizi başarılı eyle!' deyip arabanın kapısını açtı ve akademiye doğru yürüdü. Merdivenleri tek tek çıktı. Artık o mimarın kapısının önündeydi; kapıyı çaldı, içeriye girdi.
Masasında oturan profesör onu görünce hemen ayağa kalktı.

'Hoş geldiniz Cevat bey! Hepimizin başı sağolsun!' deyip elini sıktı. Cevat beye oturması için sandalye gösterdi. Odası çok mütevazı idi. Cevat bey:

'Efendim, sizi evde ziyaret edecektik. Niye zahmet edip buraya geldiniz! Sizi hasta yatağınızdan kaldırdık.' Profesör:

'Olur mu öyle şey! Önemli bir konu dediniz; belli ki devlet işi!'

'Efendim bildiğiniz üzere Paşa'yı Ankara'ya devlet töreniyle defnedeceğiz. Bunun için bir katafalk planı ve uygulamasını yapmamız gerekiyor. Sizin hasta olduğunuzu biliyordum; ancak yine de sizin bilginizi almak isterim.'

'Tarih belli mi?'

Cevat bey biraz sıkılarak:

'Efendim, tarihi 20 Kasım olarak kararlaştırdılar; dokuz günümüz var.'

Profesör, cebinden mendilini çıkardı, terleyen alnını sildi ve öksürüğünü gizlemek için ağzına getirdi. Derin nefes almak istiyor, ancak ne yazık ki ciğerleri buna izin vermiyordu. Bir dakika konuşmadan durdu. Cevat bey:

'Efendim, çok hastasınız; sizi bir doktora götüreyim! Ne dersiniz? Bu işi önereceğiniz birine de yaptırabiliriz. Lütfen kendinizi yormayınız!' Profesör biraz inleyerek:

'Cevat bey, insan oğlunun kendini bulduğu en iyi an, zorlukla karşılaştığı andır. Kader bu görevi bana verdi. Bundan kaçamam; bu görev benim için bir onurdur!' Cevat bey bir şeyler söylemek isteyince profesör onu susturdu.

'Cevat bey ne zaman Ankara'ya gidiyoruz?' deyip ayağa kalktı. Cevat beyin diyecek bir şeyi kalmamıştı.

'Bugün efendim!'

'O zaman bana bir saat izin verin. Alacaklarımı toparlayayım ve hemen gidelim.'

O gün yola çıktılar. Katafalkın yeri tesbit edildi ve hemen çalışmalara başlandı. Profesör, Ankara'nın soğuk günlerinde gece gündüz çalışarak çizdiği tasarıya göre Atatürk'ün katafalkını hazırladı ve istenilen tarihe yetiştirdi. Ancak profesör astım hastasıydı ve o soğuk günlerde hastalığı daha da ilerlemişti. Fenalaştığı günlerde yardımcılarına 'Bundan kimseye bahsetmeyin!' diye ricada bulunuyor, yardımcılarının doktora gitmesi için ricalarını ise reddediyordu.

Ankara Valisi bu iş için kendisine onur ödülü olarak bin lira vermek istedi. O bu parayı kabul etmedi ve şöyle dedi:

'Böyle bir öneri beni çok üzer! Çağımızın en büyüğünün ölümü sonucu bana düşen böyle bir göreve karşılık para alamam. Valilik olarak bana küçük bir teşekkür mektubu yazarsanız bu benim için en büyük şereftir. Böyle bir mektubu çocuklarıma bırakmak isterim. Onlar için çok değerli miras olur.'

Ankara'nın soğuklarının da etkisiyle hastalığı artan profesör, Atatürk'ün ölümünden kırk dört gün sonra  24 Aralık 1938'de öldü. Cenazesi, Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki dostlarının yardımı ile kaldırıldı. Maddi olanakları bu kadar kısıtlı olan profesör, Atatürk’ün katafalkı için teklif edilen ücreti almayarak, erdemin ne olduğunu herkese göstermişti. Hükümet kararıyla, İstanbul’da Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verildi. O şehitlikte yatan tek yabancı, o profesördür.

Bu topraklardan geçerken bizlere çok şey verdi, çok şey öğretti. Gerçek bir bilim insanı, gerçek bir sanatçıydı. Son zamanlarda gerçek anlamıyla kullanılması zor olan bir betimlemeyle 'Adam gibi adamdı.' Toprağı bol olsun.

Türkiye’ye gelmesi ve ömrünün son iki yılını burada geçirmesi, burada ölmesi ve vasiyeti üzerine burada bir Türk-Müslüman mezarlığına gömülmesi, Türkiye’de 1936-1938 arası iki yıl çalışmalarıyla derin izler bırakmış bir büyük değerdir. İşte bu yiğit adam, adam gibi adam Bruno Taut’tur. Şimdi çoğunuz şunu diyorsunuz:

'Bu da kim?'

Bu tarihi bina yok edilecek diye korktuğumuz, daha yakın zamanda Atatürk heykelinin açılışında milletvekillerinin, valinin, kaymakamın, belediye başkanının, Milli Eğitim Müdürünün ve lise müdürünün olmadığı, bir manolya ağacını kesmemek için 'Mimar doğaya saygılı olmalıdır!' deyip planında değişiklik yapacak kadar doğaya saygılı olan bu insan Trabzon Lisesi’nin mimarıydı.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.