• BIST 106.926
  • Altın 151,365
  • Dolar 3,6718
  • Euro 4,3287
  • Trabzon 15 °C

YOLCULUK

Havva GÜNAYDIN LAKUTOĞLU

2007 Yılında çalıştığım Konya’daki televizyondan ayrılıp İstanbul’a geldim. Eşimin işi dolayısıyla artık İstanbullu olacaktık. Taşı, toprağı altın denilen şehrin sonradan hiç de söylenildiği gibi olmadığını tamamen girdap olduğunu öğrendik. Her yeri tehlike sinyali veriyordu. İnsanlar mutsuz. Güvensiz. Huzursuz. İnsan sadece boğaz havası alınca nefes aldığını hissediyordu bu şehirde.

Konya’da çalıştığım televizyonun genel yayın yönetmeni, cemaatin televizyonundaki arkadaşları ile görüşüp benim haber spikeri olmam için ricada bulundu. İşim her ne kadar program yapımcısı ve sunuculuğu olsa da sağ olsunlar (KONTV) bir iki ay spikerlik dersleri almama vesile oldular. Ama spikerlik işi öyle bir iki ayla olacak iş değildir. İstanbul’a gelip Çengelköy’de oturmaya başlayınca hiç cemaat olayını düşünmeden Televizyonun ne kadar yakın ve iyi olacağını düşündüm. Ta ki o kasvetli ve de itici kapıdan içeri girene kadar. İçim sıkıldı, ruhum daraldı. Ben bir yerden sıkıldığımda hep ruhsal yorgunluk yaşarım. Yetkili kişinin odasına çok bezgin ve yorgun hatta sevimsiz girdim. Oda da zaten bir hücre gibiydi. Koskoca televizyonda haber müdürünün odasında güneş yoktu… Kısmet, bu yaşanılanları bugüne yazmakmış.

Sorular, sorular ve hep sorularla karşılaştım. Beni terazide tartmaya çalışanlar oysaki terazide kötülükleri ağır basanlar olacaktı...  Bakış açısı hayatımızı etkileyen en önemli etken. Bu konuda bakış açım benim öngörüm oldu. Sonunda sıkılıp, cevap vermekten bıkıp, ”Benim sesimi, diksiyonumu haber duruşumu ve okumamı görmek istiyor musunuz?”  diyene kadar tüm sorulara cevap verdim. “Neden bu televizyon, kimlerdensiniz, neden hep sosyal demokratlarla program yapmışım, dini görüşüm vs” bir sürü soru.

En son bana ‘sizi ekonomi haberleri için düşünüyoruz’ dediklerinde eyvallah dedim ve soluğu Çengelköy Çınaraltı’nda aldım. Sanki nefessiz kaldım ve nefes almak istedim... Benim ne işim olurdu bu tarz rejim, Cumhuriyet düşmanlarıyla. Çok üzüldüm. O kapıdan içeri girdiğim için. Kendimi çok kirli hissettim. Bir de kendilerinde kalan kayıt kasetimi alamadığım için çok büyük üzüntü duydum. Defalarca arayıp istememe rağmen o ahret inancı olduğunu söyleyenler ama inancı istedikleri gibi şekillendirenler, herhangi bir günah karşısında hemen cehennemi gösterenler, ibadet ve inançların gereklerini yerine getirdiğini söyleyenler, benim kasetlerimi gasp etmişlerdi.   Bugün şükredenler grubundayım…  Allah’ım doğru yoldan şaşamadığım için sana minnettarım.

Ben kandırılmadım. Çünkü aklım vardı. Kurumsal bir şirket aradım evime yakın olan da maalesef o televizyondu.  Şanssızlık işte. Malum tüm televizyon, dergi, gazete, radyoların her yeri adam kayırmaca ve bendensin ile doluydu. Hala da öyle ya…

Ama ne diyordu bir işe sap olamayanlar. “ Ya cemaate sırtını yaslayacaksın ya da Masonlara”

Evet hikaye de burada başlıyor. Ne çok ortak noktaları var bu Yahudiler ve Fetöşların.

Hırs, takip, not tutma, arşivleme, intikam, kandırmaca, adam kayırmaca… Her iki grubunda ana başlıkları.

Biz ne isimler duyduk ve gördük hiçbir deneyimi yokken sanatçı olan, bürokrat olan, siyasetçi olan…

Biz ne isimler gördük doktor olmuş ama idarece vasfı olmamasına, iki kelimeyi bir araya getirememesine rağmen bir hastaneyi yönetmekle görevlendirilmiş. Ama bunlar hep cemaatin el verdiği, işaret ettiği çalışkan ve söz dinleyen öğrencilerdi. 

Türkiye’yi parçalamak, bölmek ve ayrıştırmak için hazırlanan bir sürü kripto hazırladılar.

Kendi vatanını, kendi milletini hiç düşünmeden yapılan bir sürü acımasızlıklarla karşılaştı ülkem. Kendi yarattıkları din ile kandırdıkları yüz binlerce insan oldu.

Bağış adı altında, parasız ve kimsesiz çocukları okutma adına toplanan paralar; Adı vakıf olup başka amaçlarla hizmet veren onlarca bina diktiler ülkeme. Hoca efendi istedi diye Camilerde vaazlarda kadınların kollarından hiç düşünmeden hocaya giden bilezikler oldu. T.C. Kılık kıyafet kanuna aykırı giyim ve kuşam içerisinde arz-ı endam edip resmi dairelerde çalışanlar oldu. Yeni yepyeni bir trend yarattılar. Lüks arabalar, pahalı eşarplar, pahalı çantalar, baştan aşağı marka kıyafetlerle tanıştık ve şaşırdık. Ama bunun yanında kendilerinden olamayanları dışlama ve Mahalle baskısı, kadına yapılan işkence, hakaret, tecavüz ve şiddeti gördü ülkem.

Türkçe olimpiyatlarının gördüğü itibarı 23 Nisanlar görmedi.

“Siz olmadan buralar güzel olmuyor dönün artık” diyen televizyoncuları da izledik. Bugün ise “bu millettin çocukları bunlar olamaz” diyen aynı televizyon dalkavuklarını izliyoruz. Ondan olduğunu duyduğumuz ama şimdi kandırıldım diyen nicelerini gördük ve izledik. Bu işi bilenler, bu işin piri olanlar, sevdalıları ise televizyon dünyasından men edildi. Konuşturulmadı. Susturuldu. Bunları hep izledik.

Dindar nesil yetiştirme adı altında yaratılan tehlikeyi de izledik hep beraber.

Türkiye inancın birilerinin tekelinde olumlu şekilde yönlendirilmediği takdirde nasıl da kötü sonuçlara sebep olduğunu izledi. Türkiye kutsalla ilişki içinde olduğunu söyleyen toplumu psikolojik olarak baskı altına alan misyoneri izledi. Türkiye halet-i ruhiyesi bozuk bir hastayı ve onun müritlerini izledi… Son olur inşallah. Madem yeni bir Türkiye ve demokrasiden söz ediyoruz bende artık televizyonlarda programlarıma geri dönmek istiyorum.

 

 

 

 

  

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Kuzey Ekspres | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.