61. YAŞ YAZISI

61. yaşımı dolduracağım 3 Ağustos 2020 için Facebook hesabımda 1 Ağustos’ta bir yazı yazdım. Sevgili Hasan abi de bu yazıyı yayınlayalım dedi. Ben de olmaz abi, bu kimi ilgilendirir dediysem de ısrar edince; ben senin için başka yazı yazarım dedim. Başka yazıda yazmadan bu yazıyı da çok değişikliğe uğratmadan eklemelerle yeniden kaleme aldım. Aslında ben yaştakilerin belki de ortak yazısıydı.

Geçen 3 Ağustos’ta 60 yaşımı doldurduğumda tuhaf duygulara sahiptim. Yoksa çocukluğumuzda etrafımızda gördüğümüz sakallı, sadece namaz niyazla uğraşan dede kıvamına mı gelmiştim. Tabi ki öyle değil ama yine de 60 yaşın algısı biraz burkmuştu içimi.

61.yaşımı, doğduğum şehre, tuttuğum takıma izafeten çok daha farklı kutlamaya karar vermiştim. Hatta belki de çok sık gittiğim Yunanistan’da birkaç yıl önce görüp çok sevdiğim Parga’da olabilirdi bu kutlama.

Bu arada Trabzonspor’un da benden bir gün ve 8 yıl farkla kurulduğunu (2 Ağustos 1967) hatırlayalım. Şimdi ben Trabzonspor’dan yaşça daha büyüğüm desem, gazeteciler hemen sadece bu kısmı alıp, “Murat Başman Trabzonspor’dan daha büyük olduğunu iddia etti derler”… Ahhh bu gazeteciler…

Neyse konumuza dönelim; aradan günler, aylar geldi geçti, yine geldi 3 Ağustos.

Bugün aynı görüşte değilim, hatta bir kutlama bile yapmayı düşünmüyorum.

Bilmeyenlere anlatayım. Ben çok zor yaşama tutunan bir bebektim. Abim Uğurcan’dan önce doğup, ana baba kan uyuşmazlığından ölen iki kardeşim vardı. Babam aydın bir adam olmasına rağmen bu durum zor tespit edilmişti. Abimde durum anlaşılmış, annem doğumu İstanbul’da yapmıştı. Bense annem İstanbul’a gelme hazırlığı içindeyken yedi aylık doğmuş ve üç günlükken babamın kucağında ilk uçak seyahatimi İstanbul’a yapmıştım. Kan değişimi vs. sonra Trabzon’a dönüş.

Sadece yaşama tutunurken mi, tabi ki hayır.Herkesin benzer hikayeleri vardır mutlaka. Hayatımız hep mücadeleyle geçmiyor mu, bir sürü yanlışlar, gidilen hatalı yollar, inatlaşmalar, didişmeler, düşmanlıklar, sevinçler, hüzünler vs derken bugün geldiğimiz yaşta belli bir düzen içine giren hayatımızda çok renkli, çok maceralı, çok heyecanlı, çok dramatik ve her şeyin çoğuyla çokça tanışmadık mı ?

Bütün bunları hatırlamanın da bir anlamı olmadığını, hayatta geriye dönüşlerin, ahhh keşkelerin, pişmanlıkların da yanlış olduğunu bilen ve hiç bu yolu kullanmayan birisi olarak herkese de bunu tavsiye ederim. Ne hata yaptıysam kendim yaptım, başkalarının tesiri varsa da kuvvetli olsaydım, etki altında kalmasaydım diyebilmeli insan. Ohh olsun bana diyemiyorum, çünkü tüm olumsuzlukların hayatımıza kattığı olumlu yanlar da yok değil.

Şimdi geldiğimiz 3 Ağustos 2020 de 61. yaşımı doldurmuş olacağım. 60. Yaş günümde, herhalde bir 20 sene daha yaşarım, bunun 10 senesi keyifli olur da sonrasını bilemem diyebiliyordum.

İki anjiyo sonucundan, yüksek tansiyondan, bir hayli versem de kurtulamadığım kilolarımdan, insülin direncimden, sınırdaki şekerimden korkumdan rakıyı hep tek koydum bardağıma. İçmiyor demesinler, masa adabına uyayım diye. Hayatımda hiç sigara içmedim, ara sıra bir puro tüttürdüm. Onu da bıraktım bir senedir, sol damarımın % 65 tıkanıklığından. Şimdi herkes kendi durumunu düşünsün. Benzer kroniklikler hemen hepimizde yok mu?

Stresi hiç bırakamadım. Hem genlerimizden hem yöremizden olsa gerek. Hep bir heyecan, hep bir hareket. Boş zaman lafı bana hep komedi geldi. Zaman zaten bize boş olarak verildi, doldurabildiğimiz ölçüde insanız, topluma karşı görevimizi yaparız. Bunun sadece iş yapmak, para kazanmak dışında eğlence zamanı olarak algılanması kadar yanlış bir şey olamaz. Gitar çalmak, yazı yazmak, film çekmek, dünyayı dolaşmak, koleksiyon, spor vs. ne varsa hayatıma doldurmaya çalıştım, tabi ki söylendiği şekilde boş zaman doldurmak niyetine değil. Etrafıma baktığımda dostlarımın çoğunda bu aktivitelerin bir çoğunun yaşandığını görüyorum. Zaten ortak heyecanları yaşamadan başka türlü dostluklar kurulmaz.

İyi bir evliliğim, her şeyiyle çok sevdiğim bir kızım, her halime, deliliğime, hayat yorgunluğuma katlanan bir de eşim var. Onlar için bir şey yazmayacağım, zaten her şey onlar için. Yazsam; yazmadığım, unuttuğum sözleri haksızlık kabul ederim.

Son yıllarda hayatıma giren kediler ise bana verilen bir lütuftu sanki. Meğerse bunca yıl onlarsız boşa yaşamışım. İyi ki varlar. Eklemeden geçemeyeceğim; kedi severler eğer kediniz fib hastası olmuşsa onu ölüme terk etmeyin, biraz pahalı olsa da çaresi var. Biz başarmaya yakınız, darısı tüm kediseverlere.

Her şeye rağmen aradığım yine de bunlardan biri değildi. Mesela çocukluğumda hep ressam olmak isterdim. Daha okula bile gitmezken babam bana tuval yapar, resim yapmam için beni teşvik ederdi. Ama aynı adam güzel sanatlar okumamam için çabaladı durdu. Oysa kendisi ciddi anlamda bir fotoğraf sanatçısıydı, basılmaya değmeyen hiçbir fotoğrafı basmaz, sahibine vermezdi. Trabzon Amatör Foto Kulübü onun ve arkadaşlarının ellerinde doğdu. Ahhh Trabzon, bu kulübü de yedin doymadın. Yine de o istemedi diye güzel sanatlar okumayışım, benim çok istemememden olsa gerek, sebebi yine benim, kimsenin suçu yok.

Gelelim asıl meseleye… Eeee bundan sonra ne olacak. Bilmiyorum, aradığımı bulabilecek miyim? Siz de tabi ki…

Ben ölümden sonra da varlığımızın devam edeceğine inananlardanım. Sartre’nin “İş İşten Geçti” sini okuyanlar ne demek istediğimi anlar. Ben yine de onun kahramanları gibi geri dönmeyi düşünmem bir kere gittikten sonra. Oranın keyfini çıkartmaya bakarım. Öyle kolay olmuyor yer tutmak.Ama önce bu tarafı halletmek gerek.

Bu sebeple 61’den sonra ne olacak konusu, ölecek miyim, ne zaman öleceğim, ölüme yaklaştım, aman hadi her şeye koşayım kaygısı değil; asıl yapmak isteyip de ne olduğunu bulamadığımı o şeyi, vaktimi tamamlamadan bulabilecek miyim endişesiyle geçecek.

Korkum onu bulmadan ölmek.

Bulmadan öldüğüm her yaş erken ölümdür benim için.

Aradığımızı bulmadan ölmek erken ölümdür.

Yoksa ne işimiz var bu dünyada.

Önceki ve Sonraki Yazılar