Rasim Efendioğlu

Rasim Efendioğlu

80.YILINDA KÖY ENSTİTÜLERİNE YİNE BAKALIM!

   17 Nisan, Türk Eğitim tarihinde çok önemli bir tarih. Türk Kurtuluş Savaşanın eşsiz komutanı Türkiye Cumhuriyetinin yüce kurucusu, savaşın en yoğun günlerinde bile hep eğitimi düşündü. 
  Düşmana karşı kazanılacak zaferden daha önemli cehalete karşı kazanılacak zaferdir diyorlardı. Çünkü yeni devlet yeni ülke çok farklı. Adeta sıfırdan başlanacak. 
Aktif nüfus savaşta şehit düşmüş. Nüfusun büyük bir kısmı köylerde yaşıyor. 
Çok yaşlılar ve çocuklar çoğunlukta. Köylerde okul yok eğitim adeta sıfır. 
Siz bakmayın kimi araştırmacıların Osmanlıda okuma yazma oranının % 50-60 dediğine. Allah aşkına böyle saçmalık olur mu? 
  Ülkenin halini en acemi araştırmacılar bile bilir. Onların okuryazar dedikleri Kur'an okuyabilenlermiş herhalde. Evet, o yıllarda Kur'an okuyabilenler epeyce fazlaydı. Ancak Kur'an okuyabilen okuryazar mı? Öylesine Kur'an yazısını seslendirebilen insanlar. 
Bunlar ne okuduğunu anlar ne de okuduğu ile yazabilir. Bu yazı ile mektup yazılır mı herhangi bir bilgi içeren kitap yazılır okunur mu?
Kısacası halk çok cahil… Okuma-yazma bile yok. Çok büyük kasabalarda okul var o da yetersiz. İşte bu nedenle öncelikle bu sorunun çözülmesi gerekiyor. Osmanlının bir okuma-yazma yazısı var. Bu yazıyı okuyabilen yazabilen çok az insan var. Bu yazı çok zor öğrenilen bir yazı. Türkçeye uymayan bir yazı olduğunu Osmanlı Padişahlarının bile bir kısmı kabul etmiş. II.Abdülhamit de bu yazıyı değiştirmeyi düşünmüş. 
  Demek ki bu yazı, hani halk arasında ‘eski yazı’ denen yazı Türkçeye uymuyor, bu yazı eğitim yazısı olamaz. 
Bu yazı değişecek kolay öğrenilen yeni bir yazı öğretilecek. 
Bu olay halkı bir gecede toptan okuryazar durumdan zir cahil bırakmak değildir. 
Aksine yeni yazı tüm halkı kısa bir zamanda okuryazar yapmaktı. 1928’de Büyük Önder 24 Kasımda Başöğretmenliği kabul ederek yeni yazıya geçildi. Çok kısa bir sürede okuryazar oranı hızla yükseldi. Bu yıllarda Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati… Mustafa Necati çok zeki çok yetenekli ve çok çalışkan çok genç bir bakan. Olağanüstü bir çaba ile adeta mucize yaratıyor. Yeni okullar açılıyor kısa bir sürede öğretmen yetiştiriliyor.
 Askerde okuryazar olanlar ‘eğitmen’ olarak görevlendiriliyor. 
Öyle olağanüstü bir çalışma ki Türk Eğitim Tarihinde hiç unutulmaz. Ancak bu büyük değeri ne yazık ki çok genç yaşta yitirdik. 
Atatürk'ün çok sevdiği çok güvendiği bir insan. Onun cenazesinde ağlıyor Büyük Atatürk. Eğitim sorunu nasıl çözülecek, yeni yol ve yöntemler aranıyor. Başka ülkelerden kopya çekilmiyor. Bu ülkeye, bu ulusa ve bu halka göre bir çözüm. Köy uyanacak, köylü uyanacak. Köylü çocuklar Türk Ulusunun özü. Bu kültür köyden filizlenecek.
Büyük Atatürk yeni devletin özelliğini özlü sözleri ile belirtmişler. Türkiye Cumhuriyetinin Temeli Kültürdür. Bu kültür canlanacak. Nüfus köylü olduğuna göre işe köyden başlanacak. Bu devirde yetişmiş, Mustafa Necati’nin arkadaşı ve bu ülküyü benimsemiş bir başka büyük insan. Öğretmen, genel müdür ve Milli Eğitim Bakanı. Hasan Ali Yücel. Türk Eğitim tarihinin anıt ismi, örnek ismi büyük insan. Yetenekli, yetişmiş ve çalışkan. 
Yeni bakan yeni bir projeyle işe başlıyor. Yine usta bir insan buluyor İsmail Hakkı Tonguç… Atatürk'ün ülküsünü yaşama geçiriyorlar dünyaya örnek bir proje Köy Enstitüleri.
17 Nisan 1940 Köy Enstitüleri kuruluyor. Bu Enstitüler öyle sıradan bir okul değil. Türkiye’de ilk olduğu gibi dünya eğitim tarihinde de örneği olmayan olağanüstü bir okul. Önce sorun inceleniyor sonra halkın gereksinimlerine bakılıyor. Elde ne var ne yok. .Nereden nasıl başlanacak.
 
KÖY ENSTİTÜLERİ NASIL KURULDU NASIL ÇALIŞTI?
Okuma olanağı olmayan yoksul köy çocukları okuyacak. Bu okulların programı ve çalışma ilkeleri ne. Köylerde okul yok. Bu okullar nerelerde nasıl kurulacak? Bu okulları öğrencileri kuracak. Öğrenciler usta, öğrenciler araştırmacı, amele... 
Çok kısa bir zamanda enstitü binaları kuruldu. Eğitimin özelliğine göre. Kütüphaneleri, konferans salonları, uygulama bahçeleri. Öğrenci okulunu inşa ederken eğitiliyor yetişiyor. Yetişerek eğitilen öğrenci köye göre tam bir usta, köyü tanıyan köylüyü aydınlatan bir insan. Bir ışık olarak köye gidecek.
Enstitülerle ilgili kaynaklara bir bakın. Resimleri inceleyin. Şimdiki okullara hiç benziyor mu? Kimi okulun çatısını çatıyor, kimi bahçesinde kazıyor, traktör sürüyor, duvar örüyor. Kütüphanede kitapların arasında okuyor, yazıyor.
Enstitüler köye göre insan yetiştiriyor. Sağlıkçı, tarımcı, arıcı, balıkçı... Salt köylü mü? Hayır, bu öğrencilerden eğitimin diğer kollarında da insan yetişiyor. Sağlıkçı, mühendis, doktor ve yazar. Evet, yazar, müzisyen yetişiyor. Yani insan yetiştiriliyor. Bu nedenle çok kısa bir sürede bu okullar adeta bir eğitim mucizesi yarattı.
 
PEKİ NEYDİ KUSURU BU OKULLARIN?
Bu okulların hiç bir kusuru yoktu. Ancak halkın okumasını istemeyenler, köylünün hep ırgat olmasını isteyenler bu projeye karşı çıktı. Bu okullar daha kurulurken onları yıkma planları kurdular. Anadolu’nun feodal yapısı ağalık düzenine bağlı yapısı bu projeye karşı çıktı. Bu insanlar okursa aydınlatılırsa bize göre insan olmazlar. Bize göre insan olmazsa bu düzen değişir dediler o nedenle kusur aramaya çalıştılar. Cahil halkı aldatma yolları aradılar. 
Yine din iman yine ahlak. Bu okulların dinle imanla bir işi yoktu. Derslerinde kişinin ihtiyacına uygun din dersleri de vardı. Onların derdi farklıydı. Yok kız-erkek birlikte okuyor bu olmaz dediler çünkü onlar kadın erkek eşitliğine de karşıydılar. Bu okullar karma idi ancak hiç bir zaman bir ahlaksızlık söz konusu değildi. Uydurma senaryolar yazdılar ancak hiç biri sökmüyordu. Başta büyük Milli Eğitim Bakanı ve onun usta genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç hızla çalıştı, çok kısa zamanda köylerin yüzü değişti.
 Binlerce köy çocuğu eğitildi, köyüne döndü, köyünde okulunu yaptı ve bir eğitim mucizesi gerçekleşti.
 
KİM SAHİP ÇIKAMADI KİM KAPATTI BU OKULLARI?
  Bu eğitim mucizesi dünyaya örnek oldu ancak biz sahip çıkamadık. Bu okulları kuran açan siyasal iktidar ne yazık ki yeterince sahip çıkamadı. Demokrasiye geçiş dendi, çok partili yaşam dendi demokrasi yerine yeni bir karanlık döneme girildi. Bu okulları yeterince tanıyamayanlar sahip de çıkamadı. Başta bu büyük insan bu eşsiz Milli Eğitim Bakanı ve büyük usta Tonguç görevden alındı. Hem de 1946’dan sonra. Daha 1950’ye varmadan. Evet Enstitüler isim olarak kapanmadı ancak ilkelerinden programlarından saptılar.
  Ancak ne denli salt isim olarak kalsalar bile yine köye uygun öğretmen yetişiyordu. Hatta aynı öz üzerine daha sonra kurulan Öğretmen Okulları da yine nitelikli öğretmen yetiştirdi. Enstitülerin özüne uymasa bile yine o mayadan vardı.
1954’e dek isim olarak da olsa bu okullar açık kaldı. Ancak Enstitü ruhu yok oldu eğitim sistemimizden. Bu ruhun yok olması ile eğitim sistemimizde yeni yeni sorunlar doğdu ve başarısızlık hala sürüyor sürecek.
 
80 YIL SONRA HALA BU ENSTİTÜ RUHU TAM ANLAŞILMAMIŞ
  Bu okullar niçin açıldı, nasıl açıldı, nasıl başarıya ulaştı. Bunu anlayamayınca bugün yaptıklarımız hiç bir zaman sorunu çözemiyor. Çok gösterişli binalar yapılıyor. Bilgisayarlar dağıtılıyor, boyanıyor, süsleniyor ancak başarı elde edilemiyor. Çağdaş dünyaya göre öğrenci yetiştiremiyoruz. Kitaplıkları, laboratuarları, uygulama bahçeleri, alanları olmayan bilgi hamalı yapmaya yönelik, bilgiyi yeteneği kullanamayan insanlar yetişiyor.
  Öğrenci kendini tanımıyor, yeteneğini bilmiyor. Piyasaya göre yetişiyor. Babası anası nasıl yetişmesini istiyorsa öyle yetişiyor ve yaşamda başarısız oluyor. Sevmediği, kabullenmediği mesleği ediniyor. Bunun da sadece diplomasını saklıyor belki çerçeveleyip odasına asıyor. Eğitim bunun için mi?
Enstitüler ne için açıldı, nasıl kuruldu, nasıl başarıya ulaştı bunu arayın. Meslek okulları kapandı. Fen liseleri işlevini yitirdi, Sosyal Bilimler Edebiyat Liseleri sadece ad olarak kaldı. Güzsel Sanatlar liseleri sanatçı yetiştirmiyor, sanatçılara rehberlik yapmıyor.
  Eğitim sonucu okumayan anlamayan anlatamayan insanlar yetişiyor, bu insanlardan hangi meslek mensubu yetişirse yetişsin bir yararı olmuyor. Mühendis olur diplomasını kiraya verir, eczacı olur diplomasını kiraya verir ve kendileri ya evde yan gelip oturur ya da başka bir iş yapar.
 
ENSTİTÜLER TEKRAR AÇILSIN MI?
  Yoo hayır. Dünyamız 1930’ların, 1940’ların dünyası değil. Nüfusumuz artık köylü değil kentli. Köyde yaşayanlar var ancak 1940’lardaki gibi değil. Enstitüler kurulabilir ancak günümüz koşullarına göre olur. Bugün nasıl insan aranıyor nasıl insan yetişmeli ona bakmalı. Enstitülerin en önemli özelliği iş içinde eğitimdi. Yaparken öğreniyorlardı. Öğrendiklerini yaşamda kullanıyorlardı. Eğitim sistemi böyle olmalı. Adını ne koyarsanız koyun eğitim insan yaşamı için olmalı. Öğrendiklerin ne işe yarayacak. Bu yeteneğimi nerde kullanacağım.
  80.Yılda sözü çok uzattık ancak o güzel projeyi Türk ulusuna sunan ve kısa bir süre de olsa büyük bir başarı elde eden insanları minnetle saygı ile analım ve yeni eğitimcilere de bu ülkeyi iyi tanımalarını, bu ulusu ve kültürü iyi öğrenmelerini, dünya eğitim sistemlerini de iyi anlayıp sorunlara böyle yaklaşmalarını dileriz. Eğitimi popülist politikacılardan kurtarıp eğitim bilimleri laboratuarlarında inceleyerek yeni projeler üretsinler. Bu sıkıntılı günlerde böyle bir konudan söz etmek biraz sıkıcı gelebilir ancak şunu bilelim ki her sorunun çözümü eğitimde. 
O büyük insan savaş alanlarında bile eğitimi düşündüğüne göre bugünlerde de bizim bunu düşünmemiz doğaldır. Anlayışınıza sığınıyorum...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum