Mehmet Nuri Sunguroğlu

Mehmet Nuri Sunguroğlu

ALMAN SEYYAH PROF.DR. KOCH İLE KUZEY DOĞU ANADOLU 1843-44 

Karaçoban Köyü
 
Kendisi evde olmadığı halde köyün eşrafından Bay Karaçoban'ın misafirperver evinde dostane karşılandık.

 
*
   Burası zengin bir köydü ve bir gün önce geçtiğimiz yoksul Göksu köyündeki sefaletten eser yoktu. Bizi ağırlamak için ellerinden geleni yapan bu insanlar sanki bir gün önce çektiğimiz yoksulluğu telafi etmek gayretindeydiler.
   Köye girerken bu köyün zengin bir köy olduğu görünüyordu. Doğuda az rastladığım köyün tarlalarına ekilen kış tohumu sanki hasat mevsimindeymiş gibi görünümüyle doğaya farklı bir güzellik ikram eder gibiydi. Köydeki refahın nedeni ise; buradaki Ermenilerin yaşadığı Üst Bulanık ve Varto yönetimine az da olsa bir tür özerklik verilmiş olmasından meydana gelmekteydi. Bildiğim kadarıyla buradaki yönetim ülkenin başka yerlerinde olmayan bir durum olduğudur ve yöre halkı yönetimde olanların koruması altında kendilerini memurların küstahça baskılarına karşı koruyabiliyorlar.
Türk Hükümetinin buradaki varlığı bir gölgeyi öteye geçmiyor. Bazen çok uzun yıllar bu bölgeden vergi alamadıkları ise bir başka gerçek olarak karşımıza çıkıyor.
Buradaki Kürtler kendi buyruklarına göre yaşıyorlar. Yönetim Ayanları kendilerinin Padişahın kulu olduklarını söyleseler de, bu durum Padişahın onlardan bir şey istemediği süre geçerliliğini koruyor. Bunu bilen Türk hükümeti Ermenilerin yardımıyla yönetimini güvence altına almaya ve itaat etmeyen Kürtleri kontrol altında tutmak için Ermeniler arasından seçtiklerine destek vererek duruma hâkim olmaya çalışmaktadır.
9f7edfc1-94cb-44c4-a19f-bae0a12ccea7.jpgÖteki tarafta Kürtlerde bunu bildikleri için Ermenilerin lehine hareket ederek onları kazanmaya çalışmaktadırlar.
*
    Karaçoban'da ikamet eden yörenin amiri Manük, tarladaki sapanın nasıl kullanılır olduğunu bildiği kadar kılıcını da nasıl kullanacağını çok iyi biliyor. Çoğu zaman yöreye yaklaşan baskıcı Kürtlerin saldırılarına karşı kendi güvendikleriyle karşı çıkarak uzaklaştırmaktan geri kalmıyor. Gerek Türkiye'de, gerekse Irak'ta bir arada yaşayan Ermeniler ve Kürtler, aralarındaki karşılıklı çatışmalara o kadar alışmışlar ki, evlerinden çıkarken yanlarında en azından bir av tüfeği, o da yoksa bir mızrak almayı ihmal etmiyorlar.
Bu çatışmalar genelde çoğu zaman ya baharın başlangıcında, ya da sonbahar mevsiminde yaşanıyor. Çünkü bu mevsimler Kürtlerin sürüleriyle hareketlilik zamanıdır ve bir yerlerde alınacak, yağmalanacak bir şeyler varsa, bunu geciktirmeden saldırmaktan çekinmezler.
Bir Kürt hizmetçisini yanında çalıştıran İngiliz’in konu hakkında verdiği bilgiler Kürtleri en iyi karakterize edecek bir anlatımdır.
   Günün birinde Kalküta’da şehri seyreden İngiliz, yanındaki Kürt’e sormuş: Bu şehri nasıl buluyorsun? Gözlerinin önünde ortaya çıkan ihtişamla şaşkınlık içinde olan hizmetçi Kürt: “Ah, ne kadar harika! Ne kadar güzel! Bu şehirde sadece bir gün yağmalama yapmama izin verseler!
Gerek Müslümanlar gerekse Hıristiyanlar olsun, eşit derecede Kürtlerin tacizine maruz kalıyorlar ve en azından yağma baskınlarından korunmak için karşılıklı sözleşmeler imzalıyorlar. Buna göre Müslümanlar, Hıristiyanlara kişi başına yılda 30 kuruşluk bir haraç ödemeyi taahhüt ediyor. Bu durumda güvenlik altına alınan köyler, bir başka Kürt kabilesinin gelerek haraç istemesi, ya da muhtemelen yağma yapmasına kadar güvenini korumaktadır. Yapılan bu anlaşmalar sadece evlerin küme olarak bulundukları alanlar için geçerli olup, Kürtlere göre dışarılar için geçerli değildir. Anlaşmalar olsa da, insanların olduğu gibi hayvanlarında kaçırılabilir olması, akşamları köyün dışına çıkmak; gerek insanlar, gerekse hayvanlar için tehlikeli bir durumdur.
 
Tuzla Çayı, Karaçoban Köyü, Güzel Baba Dağları

 
Büyük bir köy olan Karaçoban köyü, batı tarafındaki Bingöl dağlarından kaynağını alan 20 ila 24 adım genişliğinde ve takriben 75 cm derinliğindeki Tuzla çayının sol tarafında yer almaktadır. Muhtemelen Murat Suyunun en önemli kolu olan Tuzla Çayını şimdiye kadar Zaubert dışında; nerede olduğunu bilmeyen Kinneir tarafından gezilmişti. Ancak ikisi de kökeninin Hınıs’tan çok uzak olmayan aynı nehir olduğunu ve bu nedenle orada Hınıs veya Kale Su olarak adlandırıldığını bilmiyordu. Dolayısıyla Tuzla Çayı ve Hınıs Suyu iki farklı suymuş gibi sıralanmaktadır. Tuzla Çayının aktığı alan yaklaşık 2-3 saat genişliğinde ve 8 saat uzunluğunda olup, akımını sağladığı bölgede kendine özgün bir vadi oluşturmaktadır. Daha önceki seyahatimde doğuda rastladığım bir nehrin de batıdan doğuya doğru aktığını görmüştüm. Tuzla Çayı vadisi iki dağ arasında olup Hınıs ovasının batısında, tepesinden kar eksik olmayan muhteşem Bingöl Dağlarına uzanmaktadır.
Zamanın tehlikeli olmasına rağmen tercümanım ile köyden birkaç kişi alarak Avrupalıların henüz bilmediği kırmızı tuz üretilen mekânı görmek istemiştim. Arkadaşım Dr. Rosen'in yine ateşi yükselmek ihtimali olduğu için bana refakat edemedi ve bir sonraki gün 13 Ekim tarihinde bu güzel köye veda ettik.
Karaçoban yakınlarında, biri Zernak Dağının ön eteklerinde, Tuzla Çayı'nın yaklaşık 1½ saat güneyinde Ak Tuzla olarak adlandırılan beyaz tuz üretim tesisleri, diğeri ve daha önemlisi ise yine aynı tarafta, ancak Hamşucur? (Güzel Baba Dağlarından birisi. Sunguroğlu) dağının ötesinde olup, daha dar bir vadi seviyesinde ve kaynaklarının kısmen kırmızı kaya olması nedeniyle kırmızı tuz tesisleri olarak biliniyor. Kırmızı Tuzla.
   Kırmızı Tuzla'dan sonra izlediğimiz yol bizi Hamşucur? –muhtemelen Karaçoban- dağının yüksekliğine götürdü ve bu nedenle Tuzla Çayı'nı geçmek zorunda kaldık. Buraya kadar vadinin güney tarafından akan Tuzla Çayı, buradan kuzeye doğru dönerek Güzel Baba Dağı ile Hamşucur(?) arasından yoluna devam etmektedir. Güzel Baba Dağının eteklerinde yerleşik Kemerkaya köyüne gelince, el dikmesi ağaçların olduğu yolun sonunda küçük bir şapel var. Bölgenin insanları Pazar günleri burasını ziyaret ederler. Hamsin Yortusu[1] (Pentecost / Pfingst-feiertagen) bayramlarında uzaktan gelen Hıristiyanlar ise hac, ya da umre ziyaretini ifa ederler.
(Hamsin Yortusu veya Pentekost ya da Pentikost/ Pfingst-feiertagen)
Tarihi yıllara göre farklılık gösterip genelde Mayıs veya Haziran aylarına denk gelir. Paskalya'dan yedi hafta sonra, 50. gününde kutlanır. Bu günün İsa'nın ölüp tekrar dirilerek göğe yükselişinden sonra Kutsal Ruh ‘un Havarilerin üzerine çöktüğü gün olduğuna inanılır. Hıristiyanlığın dünyaya karşı vazifelerinin başladığı gün olarak kabul edilir.
    Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Hamsin Yortusu Paskalya'dan sonraki 50 gün boyunca kutlanıyordu ve vaftizler bu dönemin başında ve sonunda gerçekleştiriliyordu. Zamanla Kuzey Avrupa'da Hamsin Yortusu vaftiz için daha çok tercih edilen bir zaman hâline geldi. İlk defa İngiltere'de bu gün vaftiz olanlar tarafında giyilen beyaz kıyafet nedeniyle Beyaz Pazar adıyla; İngilizce: White Sunday olarak kutlanmaya başlandı. Bu isim hâlen Anglikan Kiliselerinde kullanılmaktadır.
Hamsin Yortusu Hıristiyanlıkta ilk kez ne zaman kutlanıldığı bilinmemekle birlikte bu bayramdan ilk kez bir Doğu Kilisesi eseri olan Epistola Apostolorum 'da (Havari mektupları) bahsedilir. Bu eser MS ikinci yüzyılda kaleme alınmıştır.
    Hamsin Yortusunun kökeni, gül bayramı olarak da bilinen Yahudi hasat bayramı Şavuot'a dayanır. Bu bayram, önceleri buğday ekiminin ilk ürünleri için kutlanan bir şükran günü iken daha sonraları Rabiler tarafından Musa'ya On Emirin indiği günün anıldığı bir bayram olarak kutlanmaya başlandı. Musevilikten Hıristiyanlığa geçişinde ise, geçmişte insanlığa meyveleri sunulmuş ve başarılı olmuş bu geleneğin İsa'nın takipçilerine yeniden sunuluşunun kutlandığı bir gün olarak kabul edilmiştir.
 
-DEVAM EDECEK-


Önceki ve Sonraki Yazılar