Mehmet Nuri Sunguroğlu

Mehmet Nuri Sunguroğlu

ALMAN SEYYAH PROF. DR. KOCH İLE KUZEYDOĞU ANADOLU 1843 – 44

                 Erzurum’da Serasker  Kamil Paşaya misafir gittik…
 
    Ne zaman Serasker Kamil Paşanın yanına gitsek bizi dostça karşılayarak Avrupa usulü elimizi sıkarak kabul ediyordu. Genel olarak Türkiye’de misafir karşılama konusunda birinci kitabımın 273-276 sayfalarında yer vermiştim, tekrardan izaha gerek olmadığını düşünüyorum.
                                             ***************************** 
   10cbf07a-a11e-46ef-aa75-0dcf188fcfe0.jpgPaşanın misafir kabul odasının pencere tarafında geniş bir divan, sağ tarafta eski moda bir kanepe, sol tarafta ise bahçe türü sandalyeler vardı ve biz bu sandalyelere oturduk.
Konuşma sırasında Kamil Paşa her şeye karşı büyük bir ilgi gösteriyordu. Mikroskobumu eline alıp incelediğinde henüz böyle bir alet görmediğini söyleyerek aletin hakkında bilgi vermemi istedi. Meseleyi bilimsel olarak anlatmanın yanlış olacağını düşündüğüm için mikroskobun kullanım alanını, ne işe yaradığını Paşanın anlayacağı şekilde izah etmeye çalıştım.
Kamil Paşanın en çok dikkatini çeken ve şaşkınlığına vesile olan ise; gözle görülmeyen virüslerin yaşayan varlıklar olmasıydı.
   İlk baştan bunların bir yanıltmaca olduğunu düşünen Paşa, nihayetinde tercümanımıza eğilerek gizliymiş gibi; “bu alet ile gizli hazine araması da yapılır mı” diye sormaktan kendisini alamadı. Buradan da görülüyor ki; Türkiye’de sosyal durumu iyi olanların dahi nasıl da servet bağımlısı olmalarıdır.
Veba taşıyan bir sineğin mikroskop ile büyütülen uzuvlarını gördüğünde Paşanın hayranlığının sınırı da kalmamıştı artık ve hizmetinde kimler varsa odaya çağırarak onlarında görmesini istedi. Tüm bunları izleyen Kamil Paşa sanki bir çocuk, ya da köyünden hiç çıkmayan birisi gibi davranıyordu.
 e08a9dcd-e13c-4459-a3d8-3215f95f0040.jpg Paşanın bu davranışını asla yadırgayamayız. Hele ki; kendi ifadesiyle okul yıllarında böyle bir şeylerle karşılaşmadığını söyleyecek kadar açık kalpli ise.
Bir başka karşılaştığım olay ise Rusya seyahatimdeydi.
Yüksek eğitim dâhil tüm eğitim kurumlarının en üst yönetiminin emanet edilmesine rağmen, kurumun başındaki kişi bu tür aletlerin adını neredeyse hiç bilmiyordu ve açıklama yaptığında ortaya inanılmaz bir cehalet dökülüyordu.
Genel olarak bir mikroskop aleti eğitimin özü olmasa da, yüksek kurumların başındakilerin böyle bir alet hakkında bilgi sahibi olmaları istenilen asgari genel bilgi olmalıdır.
                                      ***************************
 
    Bu yaşlı ama eskimeyen Theodosius (Erzurum) şehrinin çevresini tanıtmak için; ama özellikle de buraya uğramış birçok gezginlerin görmedikleri, ya da göremedikleri, ama benim gözlemlediğim konumları, bölgedeki en ilginç yerleri anlatmaya çalışacağım ve bu amaçla
-Siz- değerli okuyucularımı Ilıca'nın meşhur sıcak su kaplıcalarına ve arkasından da Şarkın şairlerine ilham veren ve tarihçi Hammer ‘in de ihmal edemediği Ferhat mağarasına götüreceğim…
 

                               Ilıca ve tarihi Fırat köprüsü
 
   Eylül ayının 21’inci günü Erzurum’da güneşli bir sabahtı. Ben ve Dainese, Curzon, Garibaldi, Muchin, Proskurakoff beşlisinden oluşan ekip olarak Ilıca kaplıcalarına doğru yola çıktık. Ne yazık ki Arkadaşım Dr. Rosen 4 günden beri ateşi olduğu için bizimle gelmek yerine yatakta kalmayı tercih etti.
  Sanki ısmarlamış gibi Sonbaharın en koyu gök mavisi, saf ve arınık, göz görebildiğine kadar her şeyi detaylı olarak görmemize izin verdiği bir gündü.
Rus işgalinden önce daha fazla olduğu söylenen köyler, vadi boyunca güzel bir manzara oluşturmaktaydı. Doğunun alışılagelmiş yanık toprakları yerine koyu yeşile bürünmüş vadide kâh altın sarısı ekinler, bezen de anıza bırakılmış tarlalar görünüyordu. Vadinin arkasında yükselen dağ etekleri zirvelere bölünerek Gâvur Dağlarını oluşturuyordu ve yeşillik kar sınırına kadar uzanıyordu. Şehrin hemen altında başlayan sebze bahçeleri uzanıp gidiyordu.
Uzayıp giden sebze bahçelerinde öncelikle 35 cm aralıkla beyaz top lahanası dikilmiş. Ayrıca havuç, beyaz ve kırmızı pancar, balkabağı, salatalık, az da olsa patates görülüyor. At yemi olarak (muhtemelen Avrupalıların atları için yonca tarlaları görünüyordu. (Yazarın Avrupalılar için dediği hatalı bir bilgidir. Zira Erzurum ve Bayburt yoncası yerli hayvanlar için de özellikle tercih edilen bir hayvan yemidir.)
Bu tarlalar istenildiği kadar bakımlı olmasa da, İstanbul taraflarından çok daha iyi oldukları kesindir.
    Ekin tarlaları da düzenliydi ve hasat zamanını da diğer yerlerde gördüğümden çok daha iyi düşünmüşlerdi. Daha önce de değindiğim gibi meyve konusunda fazla bir şey görünmüyordu ancak köylerin yakınlarında güzel yetişmiş bireysel söğüt ağaçları vardı. Görünüşe göre bu sulak vadiye ağaç dikilse büyük faydası olurdu ve yöre halkı da tezek yakmaya mecbur kalmazdı.
    Albay Dainese bana şehirden önce, şehrin ilginç çevresini tanıtmak için gerçekten hevesliydi. Ticari kervan yolunun Trabzon'a giden 3 saat mesafesindeki Ilıca'ya doğrudan gitmeden önce yeşil vadilerin arasından giden yolu takip ederek, yine Erzurum’da 3 saat mesafedeki Fırat köprüsüne doğru yolumuza devam ettik.
   Yöreye gelen seyyahlar Fırat üzerinden iki köprüden söz ederler, oysaki burada 3 köprü vardır. Seyahat rehberlerinden edindiğim bilgilere göre, Ilıca yakınlarındaki iki köprü hakkında sadece yüzeysel bilgi değil, aynı zamanda konumları hakkında da yanlış bilgiler verilmiştir. Görünüşe göre (tarihçi) İndiciyan Ilıca köprülerinden birini tanımıyor olmasına rağmen iki köprüden söz ediyor olsa da, sözünü ettiği iki köprünün birisini Tortum'a giden yolda olan köprü olduğunu bilmiyor. Ilıca'nın kuzeyindeki köprü Fırat'ın üzerinden 10-11 m genişliğiyle önemsiz derecede alçak ve 8 kemerden oluşmakta olup ayakları yarıya kadar su içindedir. Köprünün mimari yapısını incelediğimde görülüyor ki bu köprü ne Araplar, ne de daha sonraki Müslüman Türkler tarafından yapılmadığı kesin görünüyor. Görünüşe göre; daha önce burada eski bir Ermeni köprüsü olsa da, bu köprünün mimarı yapısı Ermenilere de değil, o eski köprünün temellerini kullanan Rumlara aittir. Erzurum şehrini kuran Anatolius bu şehri kurarken Kralın onuruna layık korunabilir ve aynı zamanda silahlarla donatılmış bu şehrin batıya açılmasına imkân tanımalıydı. Çünkü bahar mevsiminde artan yağmur ve kar suları Erzurum’un bağlantısını batı ile kesebilirdi.
   Bakımsızlıktan dökülmeye yüz tutmuş Köprü, yakından incelendiğinde mimarisinin kimlere ait olduğu hakkında insanın aklına iki ihtimal gelmektedir. Öncelikle; köprünün her iki tarafındaki temellerin kesinlikle çok daha eski olduğu görülmektedir.
   Köprünün yapılışında Ermeni izleri görülmektedir. Daha önce de bu konuya işaret ettiğim gibi, dereden toplanan 30 cm kadar taşları yontmadan üst üste koyarak eskimeyen harç ile düzmüşler. Bir diğeri ise bu sağlam temeller üzerine düzgün taşlardan yapılmış beyazımsı duvarlar görülmektedir.
   Sonuç olarak bu köprünün gerçek mimarinin kim olduğunu söylemek mümkün olmasa da; yine, öteki taşlardan büyük olmayan bir taşın üzerine kazılmış olan bir makas işareti belki ileride bu köprünün gerçek mimarinin kimler olduğuna yardımcı olabilir.
 
-DEVAM EDECEK-
 

Dipnot:
Resimde Tarihi Ilıca-Erzurum köprüsü ve kitapta sözü edilen ve resmi olan, köprünün taşına kazılmış makas. Köprünün kaynağı TRT AVAZ olup, makas kitaptan aktarılmıştır.

Çeviri: Mehmet Nuri SUNGUROĞLU​

Önceki ve Sonraki Yazılar