ALMAN SEYYAH PROF. DR. KOCH’UN KUZEYDOĞU ANADOLU İZLENİMLERİ -2-

Veba salgını ve Kars’ta hekimlik (1843-44)
 Bir başka doktorun bana anlattığı ise şöyle: Hatırı sayılır bir Ermeni tüccarın oğlu muayenehaneye gelerek babasının ateşi olduğunu söylemiş. Delikanlının anlattığına göre safra ateşi olduğunu düşünerek kendisine bir kutu ilaç vermiş. Parasını isteyince delikanlı, ben size haber veririm diyerek gitmiş. Yarım saat sonra tekrar gelen delikanlı babasının iyileştiğini, ilaca gerek kalmadığını söyleyerek ilacı geriye vermiş. Daha sonra bir başka hastaya verdiği bu ilacın hiçbir etkisi olmadığını gören doktor, olaydan şüphelenerek ilacın geriye kalanını muayene ederek kutunun kireç tozu ile doldurulduğunu tespit etmiş. Hasta tüccar ilacı kullanmış ama yerine kireç koyarak geriye göndermiş. Tiflis'te yaşanan bu olay da doğudaki tecrübelerimizin bir parçası olarak hafızalarımızda yer etmiştir.
Yine Kafkasya’da yaşanmış bir olay ilginç olduğu için onu da atlatmadan geçemeyeceğim.
  Günün birinde bölgenin sayılır Ayanlarından birisi, neredeyse kapanmış gözleri hakkında çare aramak için bir hekimin muayenehanesine gelir. Muayeneyi yapan hekim kendi kontrolü altında kalırsa bunu yapabileceğini, yüzünün eski haline döneceğini temin eder. Hekimin teklifini kabul eden Ayan keseyi açar ve 1000 gümüş Ruble vaat ederek kendisine kalabileceği bir konaklama yerini de temin etmesini hekimden rica eder. Hekim Ayanın kalabileceği bir konaklama yerinin temin eder ve ağa oraya taşınır.
  Tedavisi başarıyla sonuçlanan Ayan aradan birkaç gün geçtikten sonra hekimin muayenehanesine gelerek 1000 gümüş Rubleyi masanın üzerine koyar ve bu başarının kutlanması lazımdır diyerek hekimi vereceği bir yemeğe davet ederek dostlarına tanıtmak istediğini söyler. Böyle bir davete gitmenin en azından muayenehanenin bir gün kapatılması gerekli olduğunu söyleyen hekim, daveti kabul etmeyince Ayan sinirlenerek masaya koyduğu parayı geriye alır ve “en azından davetime bir saat için de olsa gelmeden bu parayı alamazsın” diyerek hekime çıkışır. Çaresiz kalan hekim sonunda daveti kabul etmek zorunda kalır. Ancak verilen gün ve saatte davete giden hekim kimseyi bulamaz ve Ayanın da seyahate çıktığını söylerler. Bu da yetmezmiş gibi Ayanın konakladığı evin de masrafını ödemek zorunda kalır. Çünkü Ayan giderken hesapları hekimin ödeyeceğini söylemiş.
Tiflis’te bu gibi olaylara sıkça rastlandığı için şikâyet etmiş olsa da Ayana bir şey olmamış ve ne olmuşsa sonraki Ayanlara olmuş. Çünkü bu olaydan sonra hekim hiçbir Ayanı peşin ödemeden muayene etmemiş.
  Türkiye'de veba gibi salgın hastalıklar için karantina tedbirlerinin ve insanların dışarıya çıkmasını engellemenin ne kadar zor olduğunu bizde birisine anlatsanız kimse inanmaz. Eminim ki; eğer doğuda bu gibi salgın ve bulaşıcı hastalıklar kendiliğinden kayıp olmazsa, o çok sözünü ettikleri ve övünerek anlattıkları karantina tedbirleri kurallara uymayanlar yüzünden salgının önlenmesine yetersiz kalırdı.
Ermeni tüccarlar mallarını karantinadan kaçırmak için nasıl davranarak baskı yapacaklarını çok iyi biliyorlar. Dr. Herrmann görevli olduğu bölgede askerlerin desteğiyle bir köyü karantinaya aldığında, akşama doğru aniden dışarıya çıkan halk güvenlik kordonunu hiçe sayarak bildikleri yöne doğru gittiklerini anlattı. Kürt bölgesinde karantinadan sorumlu bir doktor köyü karantinaya almağa gittiğinde köye girmeden geriye dönmüş olduğunu anlatılanlardan biliyoruz. Köyün ağasına rastladıklarında ağa onlara nasihatte bulunarak köyü acele terk etmezlerse doktoru da askerlerini de öldüreceklerini söylemiş.
Bu kısa Dr. Herrmann ve diğer yaşananları anlattıktan sonra yeniden seyahatimize geriye dönelim.
 Oltu’ya veda ederken, Narman yollarında…
   Oltu Suyunun kaynağına gitmek için 7 Eylül günü Oltu’ya veda ettik.
Oltu’dan ayrıldıktan sonra alçak vadiler yavaşça yükselmeye başlıyor ve Oltu'dan önce azalan marn ve alçı karışımlı topraklar Oltu sonrası daha da azalarak yerini çeşitli renkler ve porfir karakterine bırakırken daha çok trakit taşlardan oluşuyor.
Buraya kadar Çoruh vadisi ile yüksek yaylaların arasındaki bölgeyi oluşturan dağlar, Oltu'nun doğusunda ayrılıyorlar. Şehrin arkasından yükselen dağların bir kolu Oltu’nun batıya dönük sol, öteki kolu ise doğuya doğru uzanarak sağ tarafını oluşturuyor. Şehrin arkasında ayrılan bu dağlar Oltu Suyunun kaynağında tekrardan birleşmekte olup, Çoruh ile Fırat nehrinin su ayırımının olduğu Gâvurdağı’yla birleşmeden önce, Fırat ve Tortum suyunun kaynağını aldığı semer bir dağ oluşturmaktadır. Oltu'nun arkasında ayrılan dağların daha sonra birleştiği yere kadar, önemsiz olmayan ve yüksek bölgeye dâhil edilecek yükseklikte olup, 7 saat uzunluğunda, ½ saat genişliğinde Oltu suyunun aktığı çukur-vadiyi oluşturuyor.
İki saatlik genişliğinde dağ gövdesine sahip olan batı tarafındaki dağın eteklerinin bir tarafında Oltu ve öteki tarafında ise takriben 3 saat mesafede Narman şehri bulunmaktadır ve iki şehri bağlayan yol, dağların arasından akan Oltu Suyunun dar vadisinden geçmektedir. Burada romantik bir doğanın oluşturduğu vadi ve onu çevreleyen dağlar bana Karadeniz dağlarını hatırlatarak ruhuma haz verdiğini hissettim.
  Irmakların birleşerek aktığı vadinin genişliği Oltu Suyunun sığacağından fazla değil. Yeşillikten yoksun olan yamaçların üzeri ya kırıntı taşlar, ya da çıplak ve sadece bazı yerlerinde kayaların üzerlerinde sözü edilmeyecek kadar bitki örtüleri var. Buna rağmen bitki örtüsü Oltu suyunun aşağısından daha iyiydi. Kümeleşememiş olsa da dağınık alanlarda çalılıklar ve bazı bitkiler vadide olduğu gibi yamaçlarda tutunabilmişlerdi. Ilgın, yalancı iğde, çenekgiller, berneris, Kafkas-hanımeli, uzun ardıçlar çok olmasa da etrafta görünüyordu.
  Narman yolunun ilk yarısı vadi boyunca devam etmekte olup, suyun akmasını dahi engelleyecek kadar vahşi kayaların oluştuğu yamaçların yan tarafından gidildikten sonra, Narman'a yakın bir yerlerde kuzeyden güneye doğru inerek şehre gidiliyor.
Oltu Suyunun beslendiği yükseklerden ve çukur-vadilerden, ırmağın çıkış noktasına kadar olan bölge kendine özgün Müsellimi ile Narman Sancağını oluşturmakta olup, 30 köy, 650 hane ve 3.600 nüfusu ile Oltu’dan daha küçüktür. Gürcüler tarafından Narumak olarak da adlandırılan merkez kasaba Narman'ın, çok eski olduğu söylenir ve tarihçi Wartan, III. Gürcü Kralı David zamanında Mamruan olarak bahs etmiştir; Türk kaynaklarında da Mamrovan olarak söz edildiğine rastlanmıştır.
  Bir zamanlar gelişmiş merkez olan Narman, şimdilerde sönük ve yıkık evleriyle bir sırt üzerinde duruyor ve terk edilmiş olmasa da edilmiş gibi görünmektedir. Şehrin kalesi kendine özgün onuruyla Oltu kalesinden daha muhteşem olarak saygınlığını korumakta olduğu ilk bakışta belli oluyor. Ne yazık ki kaleye çıkışın zor olması nedeniyle detaylarını yakından görmek imkânımız olmadı.
Narman Müsellimi evde yoktu ve Müsellimin oğlu bizi tarihi eski ve çok güzel, ama hala bitmemiş olan evlerinde karşıladı.
Öğleden sonra Erzurum’a doğru yolumuza devam ettik… (Devamı Yarın)
 
Çeviri: Mehmet Sunguroğlu
 
Dipnot: Sahanın 300 milyon yıl öncesinde deniz bölgesi olduğunu söyleyen Coğrafyacı-araştırmacı Serdar Karahan: "Burası, tabanında oluşan birikimlerin daha sonra jeolojik olaylarla yeryüzüne çıkması, aşınması sonucu oluşan bir saha. Ürgüp Göreme'de tam bir peribacası şekli oluşurken, burada biraz daha benzer şekiller oluşuyor. Ama yine şekil oluşum mantığı aynı, o nedenle buraya da peribacası sahası deniliyor."

Önceki ve Sonraki Yazılar