04.08.2022, 11:04

AYNI NAKARAT

Zor yollardan sıklıkla geçtiğimizi ve sürekli istismar edilebilecek konular bulunduğunu maalesef görerek yaşıyor ve tekrarlanan senaryoların bitmediğini fark ediyoruz.

Sevr yanlıları ve yerli işbirlikçiler her ayaklanma, terör, mezhep çatışmaları, etnik farklılıkların kutuplaşmasından ziyadesiyle memnun olmuş ve her fırsatta istismar etmeye çalışmıştır. Oysaki bu farklılıkları zenginlik olarak gören Mustafa Kemal Atatürk 1922 yılında düşmanlarını hayli üzen konuşmasında şöyle seslenmişti. ‘’İngilizler, Musul civarında bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Onun için sınırı güneyden geçirmek gerekir.’’ Gerçekleşemedi... Konuşmasına devamla,’’ Kürt sorunu Türklerin çıkarları için kesinlikle söz konusu olamaz. Kürt öğeleri Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşturmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek Türkiye’yi mahvetmek gerekir. TBMM hem Türklerin hem Kürtlerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur.’’

1921 Anayasasının konuya dair bir maddesi şöyledir: ’’ İl yönetimi yerel işlerde manevi kişilik sahibidir. Dış ve iç siyaset, dinsel, adli ve askeri işler, uluslararası ekonomik ilişkiler ve birçok ili ilgilendiren işler dışında medreseler, eğitim, tarım, bayındırlık, sosyal yardım işlerini düzenlemek il kurullarının yetkisindedir.’’ Maddenin açıkladığı, yerel özerklik olmasına rağmen belirli alanlarda sınırlı olduğu açıktır.

Anayasada yer alan bu yerel özerkliğin kullanılabilmesi için TBMM'nin özel bir yasa çıkarıp söz konusu kurullara yetki vermesi de zorunluydu. TBMM anayasada bulunan bu hükmün uygulanması için gereken yasaları çıkarmaz ya da o madde anayasadan çıkarılacak olursa özerklik olanağının da yasal dayanağını yitirilecekti. Nitekim öyle olmuş ve ilgili madde 1924 Anayasasında yer almayacaktır.

O maddelerle devam edilseydi ne olurdu? Yaşamadan bilinmez tabii ki. Denenebilir ve sakıncaları varsa görüldükten sonra değişiklik yapılabilir miydi? Böylece hala süregelen tartışmalar, özerklik ve parçalanma endişelerinden kurtulunmuş olunur muydu? Tarih okumalarında kesin hüküm olmaz.

Gerçek olan şu ki, geçmişin süper gücü İngiltere şimdilerde ise Amerika, bölgeyi kendi eyaleti gibi çok seviyor. Sevgisi de karşılıksız değil, yeraltı kaynaklarını işleterek sevgisine karşılık buluyor. Musul’u dalavere ile nasıl aldıklarını hatırlayalım. Turkish Petroleum şirketi İngiltere’ye başvurarak Musul’un Türklere bırakılmamasını istemiş ve o dönem tesadüftür ki Nasturi ayaklanması başlamıştı. İngiltere ayaklanmayı da bahane ederek sorunu Milletler cemiyetine taşır.

Hâlbuki Mustafa Kemal 30 Ocak 1923’te sonucu tahmin ettiğinden şöyle der ’’Musul vilayeti, Türkiye Devletinin hudud-u millisi dâhilindedir; buraları anavatandan koparıp şuna buna hediye etmek hakkı kimseye ait olamaz. Cemiyet-i Akvam ile de bu meselenin münasebeti yoktur.’’ Ancak, Türk tarafının yapılırsa lehine olacağı, plebisit (halk oylaması) ısrarı kabul edilecekken yine tesadüftür, bu sefer de Şeyh Sait isyanı (şahsın kendi tabiri ile kıyam) başlayacaktı. Sonuç; beş yüz bin sterlin karşılığı 5 Haziran 1926 tarihinde Musul İngilizlerin kurnaz, hain ve kalleş planları yüzünden terk edilmek zorunda kalınacaktı. O zaman İngiltere şimdi Amerika, ne fark eder al birini vur ötekine. Aynı hain, kalleş ve kurnaz parçalama planları yürürlükte.

Atatürk döneminde başaramadıklarını şimdi yapmaya çalışanlara tokat atmak zor değil. Bu yüzden ülke sorunları yalnızca siyasilere devredilerek sorumluluktan kaçılmamalıdır. Mevcut durum çok ciddidir, din üzerinden siyaset yapanlara artık itibar etmemeli ve bilimin peşinde koşulmalıdır.

Son günlerde bir inançla ilgili kurumlara ait saldırılar bu anlamda değerlendirilmeli ve açık, gizli failleri açıklanarak toplumun adalete güveni artırılmalıdır. İnanç üzerinden yapılanların kahir ekseriyet farkındadır ve onaylamamaktadır.

Konunun istismar edilerek sürekli gündemde tutulması ve çoğunluğun şiddetle reddettiği olayın ayrıştırıcı dil kullanılarak malzeme yapılması da o derecede tehlikelidir.

Coğrafya kader olduğuna göre, asgari müştereklerde buluşarak, anlaşarak kardeşliği artırmak hainleri üzerken Milletin geleceğini aydınlatacaktır. Aynı nakarat olarak senaryolar oynandı, çok acıklı idi, figüran oyuncular kötüydüler ve saklanamadılar. Failleri genel anlamda biliniyor, bunların senaryoları artık bu iklimde artık asla filmleştirilemeyecektir.

Sağlıcakla kalın, saygılarımla…

Yorumlar (0)