BALIKLIGÖL’ÜN BALIKLARI

   Benim gibi askere saçları ağarmaya yakın gidenlere orada hoca derlerdi. Sadece yaşımızdan değil okumuş çocuk olduğumuzdandı herhalde.
   Adımız hocaya çıkmış ya bir kere, her şeyi bilmek zorundayız sanki. Acemi birliğimizde hepimiz hocaydık ama usta birliklerine dağılınca her bölükte bizden birkaç tane bulunuyor, oldukça kıymet görüyorduk. Bu sebeple de sürekli olarak “hocam bu nedir”, “hocam sence böyle mi olmalı” gibi benzer sorularla devamlı sorgulanıyorduk. Sorgulanma bazen bilgi eksikliğinden bazen de bazı bilmiş askerlerin bizi mat etme isteğindendi. Ama genelde yaşımız onların çok üstünde olduğundan gerçek askerler bize bir hayli saygılı ve sevecen davransalar da, bazen de gerçekten katlanılmaz oluyorlardı;“hay sizin hocanıza” dedirtircesine.
Yine bir Pazar günü çarşı izninden dönüşümde, keyfim gıcır, Urfa’da ne kadar kebapçı varsa uğramış, üstüne neredeyse motorsiklet tekerleği büyüklüğünde künefeyi de çekmişken; bölüğün rampası hiç de keyifli gelmemişti. Harran Oteli’nin hamamında bıraktığım ter yine aynen üzerimde. Sanki hiç yıkanmamışım, tüm kebap kokuları üstüme yeniden sinmiş vaziyette ve de asla bir yemek lafı duymak istememişken; konunun oraya geleceğini nereden bilecektim.

   Koğuştan içeri adımımı attığımda hararetli bir tartışmanın ortasında kaldığımı ve sanki beni beklediklerini söylemeliyim. Bölüğün biraz dindarları ile bizim hoca takımından olup da koğuşta bile namazlarını eksik etmeyenlerden birkaçı ha bire birbirlerine bir şeyler anlatıyorlar. Benim girmemle birlikte:
-Hocaya da soralım o bilir, ne de olsa okumuş adam.
“Hay sizin hocanıza” diyemedim tabi ki.
-Mesele nedir beyler, nedir paylaşamadığınız?
-Hocam
-Efendim
-Bu bizim balıklı göldeki balıklar yenir mi?

Televizyondaki “Çok Güzel Hareketler Bunlar” skeçlerindeki Eşofmanlı Şevket Hoca’ya sorulan sorulardan farkı yok bunun.
Beyler nereden çıktı şimdi bu soru, beklenen cevabı da biliyorum tabi ki. Ama karnım da öyle tok ki, o kadar kebabın üstüne balık muhabbeti hiç çekilmez. Kardeşim şu soruyu çarşı iznine gitmeden sorsanıza, belki bu hafta balık yerdim. Gerçi Urfa’da balık bulacağım da şüpheli ama.
Beklenen cevabı vermiyorum inadına.
- Niye yenmiyormuş ki, balık işte onlar da diğerleri gibi. Hem ben geçen hafta baktığımda bir hayli azalmış, hep ufakları kalmıştı sanki. Demek ki birileri balıkları indire gandi….
-Bırak hocam Allasen, onlar kutsal balık, yenir mi hiç.
-Madem biliyorsun yenmeyeceğini o zaman niye soruyorsun. Kutsalsa sen yeme; çarşıya çıkmadan önce karnım açken getir bakalım nasıl yiyorum. Gerçi tatlı su balığını da pek sevmem ama, askerde çok da seçme şansımız yok değil mi?
Tam “hele yanında bir de rakı olsa” diyecektim ki, dilimi ısırmam gerektiğini kavradım birden. Birkaç saniyelik suskunluğumu gerçek askerlerden (hoca olmayan) biri bozdu, kızgın bir ses tonuyla.
-Bir de hoca olacaksın, bir şey bildiğin yok. Hem günaha giriyorsun hocam, dalga geçme öyle.
Haklıydı çocuk, balıklı göldeki balıkların yenmeyeceğini gerçek askerler bilirdi, bizim gibi şaka olsun diye askere alınanlar değil. Hocalığımız verdiğim cevapta bir işe yaramadı ama daha fazla laf işitmemem de bize hoca demelerindendi. Yoksa o kadar Anadolu çocuğunun içinde kutsal balıklara dil uzatmak ne haddime. Zaten gerek de yoktu, askerlik başka bir şeydi, bunu çok sonra anladım.
Onlar elektrik düğmesinin üstünde yazan,“Lüzumsuzsa söndür” yazısını emir telakki eden askerlerken, biz hoca takımı ise saatin üstüne “Lüzumsuzsa bakma” yazacak kadar askerdik. Ve iyi ki o Anadolu çocuklarıyla birlikte askerlik yapmıştık. Yoksa acemi birliğindeki gibi tamamı hoca lakaplı askerlerle sekiz ayı geçirseydik, Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı’ndan öteye gidemez, askerliği de anlamazdık.
Acemi birliğine katıldığımda o kadar ünlü ile beraber olduğumuzu anladım ki, bir çoğunun adını şimdi burada yazsam sanat ve basın camiasından tanımamanız mümkün değil. Hepsinin ayrı bir hikayesi ve değeri var bende. Ama bir tanesi var ki, gazetedeki köşe yazılarından ve TV programlarından savunduğu değerleri bana anlatması mümkün olmazdı her halde. Ağlayarak “evimi, karımı çok özledim” deyip de iki günlüğüne gizlice evine yollayıp içtimalarda var gösterdiğimiz bu arkadaştan öğrenecek bir vatanseverliğimiz olmadığını düşünüyorum. Bir gün denk gelirse belki daha detaylı yazarım onu da. Gerçek askerlerle karşılaştırdığımda, hatırasını bile anmamam gerekirdi aslında.
Acemi Birliğimi geçirdiğim Amasya’yı ve yine Urfa’yı çok sevmiştim. Urfa’da bölük yazıcısıydım. Bölük komutanı benden bir yaş büyüktü, arkadaş gibiydik. Bölüğe bir şey gerektiğinde komutan çarşıya beni yollar, merkeze indiğimde değişik değişik kebaplar yer, kapalı çarşısında otantik şeyler arar, eve ve ofise telefonlarımı eder geri dönerdim. Bir keresinde Volkan Konak’a rastladım girişteki Tugay Gazinosunda. O da benim gibi Amasya’da yapmıştı acemi askerliğini, oradan Urfa’ya gelmişti. Ama o zaman bölgede merkez olan Diyarbakır yollarında tüketti askerliğini, tugay, bölük vs gazinolarını dolaşmaktan bıkmıştı sanki. “Ben askerlik yapmak istedim onlar bana şarkı söylettiler” demişti bana, içinde bu hikayenin de olduğu kitabımın arka kapağına şunları karalarken:
“Sevgili Tertip,
Yalın berrak bir su gibi hem de dibi görünebilecek kadar berrak dizelerini okudum. Hayatımda özel bir yeri olmadığını zannettiğim anılarımın, aslında çok da kıymetsiz olmadığını fark etim. Sağol….Betimlemelerini ve esprili bir dille anlatımını çok beğendim. İnan resimler geçti gözümden, yere vuran ayakların altında ezilen ve patlayan tohumların muzaffer uğultusunu duydum yeniden.
Yazmaya kıymet veren ellerine ve yaşamayı ciddiye alan öpülesi yüreğine sağlık. Cümlelerinin içindeki sessiz çığlığı duydum ve sanki şu sözleri getirdiler bana.
Sabret yüreğim sabret güneş doğacak
Amasya’nın dağları kan kırmızı olsa da
Uzakta bir yerlerde özgürlüğün sesi var
Elbisemde on dört cep, sol cebimde canım var
Vurulup da düşmedim ama yüreğimde yara var
En derin sevgilerimle

Volkan Konak”


Önceki ve Sonraki Yazılar