Başka bir dünya olur mu?

   Tarih boyunca insanoğlunun temel uğraşı sürekli olarak yaşadığı şartları değiştirmeye çalışmak olmuştur. Bu değişim çoğu zaman tesadüflerle ortaya çıkmıştır. Her değişim başka bir değişime neden olmuş ve milyonlarca yıl bu döngü içerisinde günümüze kadar gelinmiştir. Bir bakıma bu harikulade değişikliklerin ortaya çıkması bu tesadüflerin sonucudur. İnsanın ve doğanın aynı zaman diliminde içinde bulundukları bu hareketlilik insanlığın bugün gelmiş olduğu bu gelişmişlik düzeyinin de nedeni ve sonucudur diyebiliriz.
Aslında bu değişimlerin nasıl olduğu, başka disiplinlerden akademik çalışmaların konusudur. Bütün bu konularda tarih boyunca çok özel ve değerli çalışmalar yapılmış olup çok sayıda düşün insanı bugün hala geçerliliğini koruyan fikirleri ortaya koymuşlardır. Günümüzde toplum bilimi, sosyoloji, felsefe, toplumsal psikoloji gibi birçok kavram dönemin düşünürlerinin ileri sürdüğü düşünce sistemi üzerinden izah edilmeye çalışılmaktadır. Günümüzde birçok bilimsel çalışmada bu kuramlardan yararlanılmakta olup birçoğunun da temelini oluşturmaktadır.
   Bu yazının konusu çok basit ve anlaşılabilir bir şekilde bütün bu yaşadıklarımızın ne olduğunu anlamaya çalışmaktır. Doğal olarak düşün adamlarının fikri çalışmalarını ilgi ile takip ediyoruz. Bugün içinde bulunduğumuz bu salgın hastalık sürecindeki bilinmezlik, korku ve kaos her insanı içinde bulunduğu şartlar nispetinde etkilemiştir. Bilim yetersiz kalmış, Dünya üzerinde her alanda büyük bir hegemonya kuran ve dünyanın sahibi olduğunun cakasını satan ülkelerin karizmaları yerle bir olmuştur. İşte bütün bu ve benzeri durumlar insanoğlunun büyük bir yalnızlık duygusu içerisine düşmesine sebep olmuştur.

Milyarlarca insanın üzerinde yaşadığı, acıların, felaketlerin, zulmün, her türlü adaletsizliğin, açlığın, sefaletin hüküm sürdüğü bir yerden bahsediyoruz.
   Evrenin toplamı içerisinde küçük bir hacmi vardır dünyanın aslında. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarının hızla tükendiği bugünün şartlarında paylaşım savaşları korkunç boyutlara ulaşmıştır. Diğerlerini yok etmek üzerine yeni bir dünya düzeni ortaya çıkmıştır. Bu kavganın bir sonucu olarak ortaya yeni suçlar ve bunları işlemeye yardımcı mekanizmalar geliştirildi. Güçsüz insanlar ve zayıf devletler bu ağır şartlarda güçlü olanların karşısında tutunmakta zorlanıyorlar. Sonuçta büyük acılarla, sefaletle ve yoksullukla muhatap olan yine insandır. Çoğu zaman büyük güçlerin işbirlikçisi küçük devletleri yöneten iktidarlar kendi halkının yoksulluk ve sefalet içerisinde yaşamasına rıza gösteriyor.
   Varılmak istenen tek somut gerçek insanın mutluluğu ise eğer, yukarıda bahsettiğimiz bütün bu değişimlerin sonuçlarının bu amacın gerçekleşip gerçekleşmediği üzerinden anlamaya çalışmak lazım. Amacımız, konusu evreni ve hayatı yorumlayan, filozofların ve düşünürlerin işine karışmak değil tabi.
Acıyı yaşamak somut bir olgudur. Bugün insanoğlunun bu kadar büyük gelişmişlik düzeyinden sonra beklenen, bütün bu yaşanan acıların ortadan kalkmış olmasıya da asgariye inmesidir. Bugün dünyaya baktığımızda böyle bir durumla karşı karşıya olmadığımızı görürüz. Her alanda bu kadar büyük gelişmişlik yakalayan dünya çok küçük bir azınlık dışında insanoğlunun mutluluğunu sağlayamamıştır. Kendini güvende hissetmeyen bu mutlu azınlık kendine tehdit olarak yine bu yoksul ülke insanları görmektedir. Bu döngü beraberinde daha büyük felaketleri savaşları ve acıları ortaya çıkarmıştır. İnsanoğlunun kahır ekseriyetle büyük bir çoğunluğu küçük bir azınlığı mutlu etmek için çırpınırken aynı zamanda kendisini yok edecek silahın da barutu olmaktadır.
   Evet, insanoğlu çok çalıştı ve gelişti. Yaşamı kolaylaştırmak adına her alanda göz kamaştırıcı gelişmeler sağladı. Yine aynı şekilde sayılamayacak kadar cihaz ve makineyi insanoğlunun hizmetine sundu. Ayrıca insanoğlu yaşam süresini uzatacak tıbbi gelişmeler sağladı ve bu anlamda birçok hastalığın önüne geçtiği gibi doğa ile giriştiği kavganın sonucunda yeni birçok ölümcül hastalığında nedeni oldu. Neredeyse zaman zaman doğanın kendisine hükmetmeyi başardı. Bir taraftan insanoğlunun yaşam süresini uzatmak ya da hastalıklardan kurtarmak için çok büyük kaynaklar aktaranlar aynı zamanda bir hamlede en fazla insanı aynı anda öldürebilecek silahların da üreticisi oldular. Bu durumun insanlık adına ne kadar hazin bir durum olduğu ayrı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.
İnsanoğlunun yaşam muhasebesine dönersek gelmiş olduğumuz bugün ki noktada ortaya çıkan sonuç kocaman bir hiçtir. Bilimsel kaynaklardan bildiğimiz kadarı ile insanoğlunun kendi atalarının yaşadığı dönemde hayatta kalabilmek ve karnını doyurabilmek için doğanın kendisine sunduklarından yararlanan bu ilk insanlar, doğadan kendilerine yetecek kadarını alabiliyorlardı. Bu durum doğaya kendisini yenileyebilme şansı verebiliyordu. Bu sürgit durumun aynı zamanda açlık tehlikesini ortadan kaldırdığı gibi, herhangi bir kitlesel paylaşım savaşı ya da mücadelesinin olmadığını düşünebiliriz.
    Sonuç olarak mesele karın doyurmak ve hayatta kalmak ise, yüzyıllardır bu yaşananların ne adına yaşandığını nasıl anlamalıyız. Bu durumun ilelebet gitmesi insanoğlunun kendi yarattığı paradoksun içerisinde kendine acı yaratan bir sistemi kurmanın sorumluluğunu yükler. Peki sormak lazım bütün bu büyük icatlar, kavgalar, savaşlar, ölümler, suçlar ve acılar sadece karın doyurmak içinse, başa dönerek doğanın bize verdikleri ile yetinseydik daha yararlı olurdu kanısındayım. Tam da bu noktada Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin şu sözü çok değerli ve günceldir ‘hayat insana bağışlanmış değil, ödünç verilmiştir. Bana göre bu söz tüm insanlık için bağlayıcı değerdedir.
Bu yazı belki bugünün şartlarında yazılmıştır. Çok büyük bir değişim içinde olan dünyamızda gerçeküstücü bir yaklaşımla da kaleme alınmış olabilir. İçinde bulunduğumuz şartlar da bizi böyle düşünmeye yöneltmiş olması da olasıdır.
   Son olarak söyleyebileceğimiz, Acılar denizine dönmüş olan bu dünyada istemeyerek dünyaya gelen milyarlarca insan acı ve zulüm içerisinde yaşamak zorunda bırakılmıştır. Artık yeni dünyada insanoğlunu başa döndürmenin yollarını konuşmanın, hayatı yavaşlatmanın, doğaya kendisini yenileyebilme şansı vermenin vakti geldi. Öncelikle kendi yaşamlarımızdan başlayarak yaşama başka pencerelerden bakabilmeliyiz. Bilmemiz gereken tek gerçek kendi mutluluğumuz etrafımızda yaşayan daha çok insanın mutluluğu ile doğru orantılı olduğudur. Büyük şair Can Yücel’in dediği gibi ‘hayat, yalnız geriye doğru anlaşılabilir fakat ileriye doğru yaşanmak zorundadır’ sözündeki gerçekliği göz ardı etmediğimizi ifade ederek, ama yine de umutlarımızı koruyarak yazımızı bitirelim.


Önceki ve Sonraki Yazılar