Bedri Rahmi Eyüboğlu ile  Trabzon’da Mucizevi Buluşma (1)

Bildiğiniz üzere okuyanları başka dünyalara sürükleyen bilim kurgu-fantastik eserler her geçen gün daha geniş çevrelerce kabul görmeye başladı. Kimi bilim kurgu kitapları sinemaya aktarıldı ve ilham oldu. Aktarılan filmlerin çoğu da izlenme rekorları kırdı. Bu izlenme rekorları kıran filmler çok az kişinin okuduğu kitaplardı.

 

'Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit' isimli kitapların sinemaya aktarılmasında kitapların iyi ve kötünün mücadelesini bir yüzük üzerinden anlatımına şahit olduk. Yine bildiğiniz üzere güçlü güçsüz ayrımı, iyi kötü ayrımı ve daha birçok mesaj içeriyor. Hatta biraz zorlarsak 'Çevreyi koruyalım!' mesajını bile çıkartabilirdik bu filmlerden. Bunun gibi pek çok kitap sayabilirim size veya siz bana sayabilirsiniz!

 

Aklımdan hep Sümela Manastırı'nın bir fantastik romanını yazmayı geçirmişimdir. Bunun için de hala çalışmaktayım. Ancak Türk Edebiyatı'nda maalesef ki gerçeküstü kurgular çok az üretilmekte, yazılan romanlar ne yazık ki ilgi görmemektedir.

 

Sonra bir ara düşündüm, fantastik romanlar hep dünya dışı veya yaşam dışı hayallerden oluşuyor. Ben bu fantastik denilen oluşumu bizim yaşamımızla birleştiremem mi? Mesela çok tanışmayı arzu ettiğim ve şimdi yaşamda olmayan bir sanatçımızın yaşadığı zamana gidemem mi? Veya o benim yaşadığım zamana gelemez mi?

 

Ona herkesin merak ettiği soruları soramam mı? Bu sorulara doğrudan onun ağzından cevap alamam mı? Zamanda yolculuk filmi de olduğuna göre bunu yapabilirim diye düşündüm.

 

Düşünebiliyor musunuz 1930-40'lı yılların Trabzon'una gittiğinizi? İnanın şimdiki zamanın seksen yıl ilerisinde olduğunuzun farkına varmış olurdunuz. Trabzon'un edebiyat ve sanat dünyası ile tanışır, onlarla sohbet ederdiniz. Ne kadar da güzel olurdu değil mi?

 

İşte ben o yıllar Bedri Rahmi Eyüboğlu ile tanışıp onunla konuşmayı çok isterdim. İstanbul'a gittiğimde mümkün oldukça mezarına uğrar, sohbet etme isteğimi hep duadan sonra belirtirdim kendisine! Bunun bir gün gerçekleşeceğini bilmeden 'Hayal işte, ne diyeyim?' dediğimi, kendime söylediğimi biliyorum. Ancak içimden bir ses de 'Bunu sen bir gün yapacaksın!' diye kulağıma fısıldıyordu.

 

Bu sabah erken kalktım; evimin Maçka'ya bakan tarafında bulunan bahçesinde oturuyorum. Bedri Rahmi'nin babası Rahmi Bey'in doğduğu evin tarafına bakıyorum. Güneş Rahmi Bey'in doğduğu evin hemen karşısında Rağos tepesinin üstünden görünmeye başladı. Ancak güneşin doğuşunu binlerce kez izlememe rağmen yine aynı heyecanla gözlüyorum doğuşunu.

 

Güneşin doğmadan sızan ışınları o binlerce kez gözlediğim doğuşa hiç benzemediğini fark ettim. Güneş, doğuşta etrafa yaydığı ışınlarını sanki kendine topluyor, yayılmasını istemiyordu. Artık Rağos tepesinden aşmış, karşımda yaydığı ışınlardan yoksun; ancak bırakmadığı ışınlarla parlak bir altın tabak gibi duruyordu. İçimden 'Aya benziyor.' diye geçirdim.

 

Bir anda nasıl oldu bilmiyorum, güneş ışınlarını birleştirerek bir lazer ışığı görüntüsünde Rahmi Bey'in doğduğu eve çevirdi. Ev gözümün önünde yok oldu. Birden irkildim, oturduğum yerden kalktım ve 'Bu olay gerçek mi?' diye öne doğru bir iki adım attım. Sanki bu bir iki adım arada bulunan bin beş yüz metrelik uzaklığı bana yakınlaştıracakmış gibi geldi.

 

Aman Allahım ev güneşin ışınlarıyla yok olmuştu. Aklım karıştı! Ev ışına dönüşüp güneşe mi ulaştı, güneşin ışınları mı eve ulaştı anlayamıyorum!

 

Evin olduğu yerle Rağos tepesi arası parlak bir ışığa dönüştü. Hemen arkasından bir karanlık oluştu ve dünya sanki çok hızlı bir şekilde dönüşünü durdurdu ve aksi yöne dönmeye başladı! Her şey gözümde zaman açısından geriye gidiyordu. Artık yok olan eski Erzurum yolunu görüyorum! Maçka deresinin pırıl pırıl aktığı zamanı görebiliyorum!

 

Doğada hafif değişiklikler oluyor, sanki zaman geriye sarıyordu. Bir anda gökyüzünden boşalırcasına yağmur yağmaya başladı; ama ben ıslanmıyorum! Elimi öne doğru uzatıyorum; ancak elime yağmurun bir tek damlası bile isabet etmiyordu!

 

Birden ayaklarımdan yukarıya doğru bir sıcaklık hissetmeye başlamıştım. Bu korkunun ilk aşamasıydı; zira vücudumu sarışından ve korkuya kapılışımdan anlıyordum!

 

'Her halde rüya görüyorum!' diye içimden geçirdim. Bağırıyorum ve bağırdığımı duyuyorum. Önümde olup bitene bir türlü bir anlam veremiyorum! Çok korktuğum için bahçenin o tarafından koşarak merdivenleri çıktım ve ön bahçeye sığındım. Havuzu geçerek bulduğum ilk sandalyeye oturdum.

 

'Büyük ihtimalle panik atak geçiriyorum!' diye düşündüm. Kendime telkinde bulunmaya çalışmak için derin derin nefes alıp kendimi toparlamak istiyorum. Köpekler korktuğumu hissetmiş olacak ki 'Sakin ol!' dercesine çıkardıkları kısık sesle başlarını sağa sola eğerek dikkatlice yüzüme bakıyorlardı. 'Ne oldu? Korkma, biz senin yanındayız!' diye bana hissettirmeye çalışıyorlar.

 

Ben derin derin nefes almaya devam ediyor, gözlerimi kapalı tutuyorum. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Nefes alışımın yavaşladığını biraz daha sakinleştiğimi hissettiğim için gözlerimi açmaya karar verdim. Oturduğum sandalye çardağa dönük olduğundan gözlerimi açtığımda ilk çardağı gördüm.

 

Gözlerimi tam olarak açamamışım ki çardaktaki sandalyede bir karartı görüyorum. Biraz daha gözlerimi araladığımda birinin oturduğunu ve bana baktığını fark ettim. Hemen gözlerimi kapattım. 'Şimdi hayal görmeye mi başladım?' diye içimden geçirdim.

 

Yavaş yavaş gözlerimi tekrar açtım. Çardakta oturmuş, bana bakan biriyle göz göze geldim. Çok rahat oturması beni ürküttü bir anda! Birisinin kapısına altı buçukta geleceksin ve bu kadar rahat olacaksın! Bu davranışı beni tedirgin etti! Kendimi toparladım ve yavaş yavaş yanına doğru ilerledim.

 

Biraz daha yaklaştım. Ağzım açık kaldı, nutkum tutuldu. Ayağımı atmak istiyorum, ayağımı hissetmiyorum. Adımların nasıl atılacağını şaşırdım. Basit olarak yaptığımız yürümenin ne kadar zor olduğunu hissetmeye başladım.

 

Şaşkınlığımı hissetmiş olacak ki 'Gel, gel bakalım! Gel otur, biraz konuşalım!' diye seslendi. İçimden 'Bu bir rüya!' diye geçiriyorum; ancak bu arada havuzda balıkları görüyor, köpeklerin havlamasını duyuyorum. Ertesi gün Maçka'ya inerken unutmayayım diye dış kapının yanına koyduğum ağız maskesine bakıyorum.

 

Cesaretimi toplayıp yanına doğru gittim. Benim ona doğru yöneldiğimi görünce ayağa kalktı ve elini uzattı. Ben de gayri ihtiyari elini tutarak ona:

 

'Hoş geldiniz efendim!' dedim.

 

'Hoş bulduk!' diyerek sandalyesine oturdu. Hani insanın basireti bağlanır ya ben de öyle oldum!

 

Karşısında ona hayranlıkla bakıyorum. O konuşmaya başladı; ama ben ise sanki bildiğimiz atasözünün uygulayıcısı olarak temsilen oradaydım. Hani bir atasözümüz var ya 'Söz gümüşse, sükut altındır.' diye! Halbuki karşımda oturanın kim olduğunu bilseniz benim sessiz duruşumun çok bilmekten değil de onun yanında konuşacak lafım olmadığından olduğunu anlarsınız!

 

Halbuki zamanda yolculuk yapıp onunla konuşmayı ve ona soru sormayı ne kadar istemiştim. İşte dualarım kabul oldu ve ben zamanda yolculuğa çıkmadım; ama o zamanda yolculuk yaparak yanıma gelmişti. Az önce şahit olduğum doğaüstü olay onun zamanda yolculuğa çıkmasının bir işareti ve belirtisiydi.

 

Bu fırsatı iyi değerlendirmem gerektiğini düşünüyor ve aklımdan soracağım soruları geçiriyordum. 'Ya yanımda kısa kalırsa! Ya beni hiç konuşturmazsa! Ya sorduğum sorulara hiç cevap vermezse!' diye içimde tedirginliğimi büyütüyordum o kısacık sürede.

 

Tedirginliğimi bir an önce yenip bu anı fırsata çevirmek ve bunca yıldır düşündüğüm karşılıklı konuşmayı yapmak için kendimi toparladım. Birkaç adım atıp karşısındaki sandalyeye oturdum.

 

'Efendim benim adım Turhan Eyüboğlu! Ben Mehmet Eyüboğlu'nun torunu, Ahmet Hilmi'nin oğluyum. Sizinle yüz yüze konuşmayı çok istiyordum. Bunun için mezarınıza geldiğimde her duadan sonra bu isteğimi tekrarlardım. Ancak bunun gerçekleşeceği hiç aklıma gelmemişti.'

 

'Turhan, o kadar istedin ki bu isteğini yerine getirmek için buradayım.

 

'Hakkımda bilinmesini istediğin tüm soruları sorabilirsin'

 

'Evet! Müsaade ederseniz tüm soruları sormak istiyorum.'

 

'Hadi o zaman başlayalım! Hazır bu zamana geldim, ne istiyorsan sorabilirsin!'

 

"Efendim size Bedri Rahmi Eyüboğlu diye mi hitap edeyim, yoksa sanat dünyasının size hitap ettiği Reis mi diyeyim, ne dersiniz?"

 

"Reis! Baban da bana öyle hitap ederdi"

 

"Beni maruz görün, siz bizim büyüğümüzsünüz. Size efendim dememde bir mahsur yoksa öyle hitap etmek isterim."

 

"Hadi sen nasıl hitap edersen öyle hitap edebilirsin; bir mahsuru yok."

 

-DEVAMI HAFTAYA-

 

Önceki ve Sonraki Yazılar