BİR ‘DON’ YAZISI!

Gazetemiz yazarı Metin Kondel, ‘Bay Kırmızı İskarpin’ adlı öykü kitabında, pantolon altından giydiğimiz ‘don’ un çeşitleri hakkında kendine has üslubu ile şöyle dedi:

“Külot dikerdik külot, ama iç donu değil ha. Yarım don, dize kadar iniyor. Trabzon külotu, Rize külotu, İngiliz külotu vardı bizde. Hepsinin kendine has deseni, modeli özellikleri vardı. Rize külotu biçimsizdi. Arkadan çuval gibi sarkıyordu, dize kadar inerdi. Trabzon külotu da arkadan bol ama daha biçimliydi, daha şıktı. Dizden üç düğmeliydi. İngiliz külotunu genellikle polisler, subaylar giyerdi’.

Dün sabah gazeteye geldim, ne yazayım diye düşünürken Abdullah “Abi bir don yazısı yazsana” dedi. Abdullah dün Metin’in yazısını okumuş. Don konusunda pek uzman değilim ancak donla ilgili de oldukça hatıram var. Birkaçını okurlarımla paylaşayım dedim.

***

Daracık penye donlar çıkmadan önce eskiden Metin’in de belirttiği donları bir çeşidini giyerdik. Sümerbank’ın beyaz-siyah ve renkli pazenleri ile dikilen donların bazıları göbekten diz kapağına kadar uzanır ve genişti rahattı.  Bizim giydiklerimiz ise daha kısa, geniş, önden üç düğmeli bazıları da düğmesizdi.

Ortaokul ve lisede, beden eğitimi derslerinde düğmesiz siyah don ve üstten hazır penye giyerdik. Omuzdan iki-üç santim askılı atletlerle derse giremezdik, yasaktı… Trabzon Lisesinin beden eğitimi öğretmeni, efsane bedenci, nam-ı değer ‘tek daşak’ Hayri Gür’dü…

Ortaokul 1 veya 2’de idim.  O yıllarda ortaokulda biyoloji dersi vardı. Öğretmenimiz merhum Selahattin Dereli. Dersi yarılamıştık.  O esnada ağız bölümü don lastikli siyah beden eğitimi torbasını evde unuttuğum aklıma geldi… Torbanın içinde, önden düğmesiz siyah don, beyaz penye fanila ve spor ayakkabı… O günlerde günlük olarak önden düğmesiz ancak açık don ile üstte de Faroz’da dokunan fanilaları giyerdik.

Selahattin hoca, kara tahtada elinde tebeşir bir yandan yazıyor bir yandan anlatıyor. Ben, Hayri bey korkusu nedeniyle kızarıp bozarmaya başladım. Yüzümden terler akıyor.  Selahattin Hoca, tahtanın önünden sınıfa döndü. Benim terlediğimi kızardığımı görünce yanımda oturan arkadaşıma bir iki şamar attı ve ‘Oğlum arkadaşın hasta neden ilgilenmiyorsun’ mealinden bir şeyler söyledi. Arkadaşım şaşırdı… Selahattin Hoca’ya, ‘Deli Selahattin’ derdik. Gerçi o esnada ve daha sonra yaptığı eylem de pek akıllıca değildi! Selahattin hoca arkadaşı bıraktı bana döndü, “Şu 25 kuruşu al, Hacı beye git, aspirin al iç” dedi ve cebinden 25 kuruşu çıkardı bana verdi.

Ben de, Numune Hastanesi’nin polikliniğinin karşısındaki Hacı beyin eczanesi yerine doğruca Lise’nin karşısında Türbenin 50 metre ilerisindeki evimize gittim. Beden eğitimi torbasını aldım. Bugün Lisenin konferans salonu olarak kullanılan beden eğitimi salonunun girişindeki ayakkabı dolabının birine koydum ve 2. kattaki sınıfımızın önüne çıktım, teneffüs zilinin çalmasını bekledim. Zil çaldı, Selahattin hoca kapıdan çıkarken, kapının önünde beni gördü, ‘Ne yaptın aspirin içtin mi’ dedi. Ben de, ‘içtim öğretmenim’ diye cevap verdim. Selahattin öğretmen ‘aç ağzını nefes ver bakayım içtin mi’ demez mi?

Bir anda şaşırdım… Aspirin falan içmemiştim. Aspirin içtiğinde koku verir mi vermez mi, bilmiyorum. Neyse, nefesimi tutarak biraz da kendimi sıkarak açtım ağzımı…

Selahattin Öğretmen, ‘Aspirin içtiğin belli oldu, iyileştin’ falan dedi.

Hayri babadan, don, fanila ve beyaz lastik ayakkabı yüzünden sopa yemekten kurtarmıştım.

***

Daha sonraki yıllarda dikme donlar dikilmemeye ve giyilmemeye başlamıştı. Hazır daracık penyeler giyilirdi. Penye donlar dar olduğundan apış aralarını haşat ederdi…

1980’li yılların ortaları. O yıllarda Türkiye’nin en fazla satan gazetesi Tercüman’ın bölge temsilcisiydim. Prof. Dr. Kemal Gürüz, KTÜ’ye rektör atanmıştı.  Kemal Gürüz, Ankara’dan gelirken eski hakemlerden Hakkı Gürüz, kendisine bizim ismimizi vermiş. 

Kemal hoca yeni rektör… Bir gün Uzunsokak’taki gazetenin bürosuna geldi ve “Hasan, Sümerbank’a gidiyoruz” dedi.

“Hayırdır Hoca, ne işimiz var Sümerbank’ta” dedim..

“Trabzon’da dikme don bulamadım, pazen alalım ve Semerciler’de don- gömlek diken biri varmış, ona diktirelim” dedi.

Sümerbank’a gittik. Raflardan üç- beş donluk pazen aldık

Sonra Semerciler yokuşunda Türk Pasajının 2. katındaki terziye gittik.

Meşhur terzinin adresini Prof. Dr. Türkay Tüdeş vermiş. Türkay bey de elbise ve gömleklerini orada diktiriyormuş.

O meşhur terzi,  eski milletvekili Ayşe Sula Köseoğlu’nun babası idi.

Terzi, pantolonun dışından ölçü aldı,  Kemal hoca ‘şöyle şöyle dikeceksin’ dedi, donluk pazenleri bıraktık ve ayrıldık.

Kemal Gürüz, yurt dışında ABD’de uzun bir süre kalmıştı.

Kemal Hoca ile diktirdiğimiz donlar ABD mi yoksa İngiliz don modeli miydi bilemiyorum.

Kemal Hocanın don diktirme olayından sonra ben de tekrar dikme don giymeye başladım. Daha sonra geniş penye ve hazır pazen donlar Trabzon’a gelmeye başladı. Bu sefer onları tercih ettik. Çünkü don diken kalmamıştı!

***

Metin Kondel’in,  donun çeşitlerini belirtirken, ‘külot, iç donu, yarım don’ dedikten sonra Trabzon külotu, Rize Külotu, İngiliz külotunun nasıl olduğunu belirtti.

Rize külotu (donu) için, “biçimsizdi, arkadan çuval gibi sarkıyordu, dize kadar inerdi”, Trabzon külotu için, “arkadan bol, ama daha biçimliydi, daha şıktı, dizden (önden) üç düğmeliydi…”, İngiliz külotu için ise “genellikle polisler, subaylar giyerdi…” diyor.

Donun onca çeşidi var. Rize ve Trabzon donunun özelliklerini Metin’den, Amerikan ve İngiliz donunun özelliğini de Kemal Gürüz hocadan öğrendim… Amerika donları da birkaç çeşit, düğmelisi var, düğmesizi var!

Metin, don yerine giyilen şalvardan bahsetmedi… Arap ülkelerinde milli giysi olan şalvar, belki de en rahatıdır.

Bir de daracık külotlar ve mayolar var. Dar külot ve mayo faslına girmeyeyim.

Bizim Hayri beyin beden eğitimi derslerinde ve sporcuların giydiği don olsa olsa yarım don olur!

Don deyip geçmeyin… Allah kimseyi donsuz bırakmasın… Özellikle de bu devirde!

 

Önceki ve Sonraki Yazılar