Biz sokaklarda büyümüş bir kuşağız

  Yaşamını Almanya’da sürdüren Trabzonlu yazar-şair Sinan Öztürk çocukluğunun ve ilk gençlik yıllarının geçtiği Trabzon’u şöyle özetliyor; “Biz sokaklarda büyümüş bir kuşağız. Bütün mahalle birbirini tanır, bütün sokak aile gibiydi. Teklifsiz herkesin evine gidilebilir, yemek yenilebilirdi. Sokaklar panayır yeri gibiydi bizler için. Bu çağın gerçekleriyle o çağın gerçekleri çok farklıydı. Ama artık geri dönüşü olmayan bir yoldayız. İyi ki yaşadık o dönemleri diyebilirim sadece…”
d62641da-abfb-4e65-a32b-3918a85cee14.jpgTrabzonlu yazar-şair Sinan Öztürk ile yine bir başka Trabzonlu şair Ömer Turan söyleşti…
 

   Ömer Turan: Önemli birçok sanatçının çocukluğu ve gençliği ele avuca sığmaz/afacan diye tabir edebileceğimiz bir yaşantı içerisinde geçmiştir. Şimdi ben, bir psikiyatr edasıyla çocukluk ve gençliğine kadar inmeni istesem; ev ve mahalle içerisinde hal/hareket açısından nereye konumlandırıldın? Bu soruya ek olarak; okuma ama özellikle yazma eğilimine sahip olduğunu ne zaman ve nasıl keşfettin?
 

Sinan Öztürk: Çocukluğum ve gençliğim için, ele avuca sığmaz/afacan diye tabir edilebilecek birisi olmadığımı söyleyebilirim. Bu dönemler aksine her zaman anlayışlı, olgun, büyüklerinin sözünü dinleyen, okulda örnek bir öğrenci olarak geçti. İlkokulda rahmetli hocam Melahat Hanım’la ders sonrası sokaklarda beraber yürürdük, evine gider oturup sohbet ederdik. Zaman buldukça Atapark’taki İl Halk Kütüphanesi’ne giderdim. Çok okurdum. Evimizde de epey kitap vardı. Onları da okurdum. İlkokuldayken liseye giden büyük kardeşlerimin, özellikle genel coğrafya kitaplarını okumaktan büyük zevk alırdım. Ortaokulda yazmaya başladım. Hiç unutmam yazdığım bazı kompozisyonları hocam Haydar Tuncer başka sınıflara da götürür okurdu. Bunu hem kendisi hem de o sınıflardaki öğrenciler bana söylerlerdi. Her çocuğun gönlünde “ilerde olmak istediği” şeyler vardır. Ben hep okuyan yazan biri olmak istedim. O yolda da devam ediyorum.
 

7aaab75f-e9cc-43f3-a46a-6acd1f110e58.jpgÖmer Turan: Sonra üniversite yılları… Biz biliyoruz ki, bu yıllar senin açından çok sıkıntılı geçti. Bu sıkıntılarla boğuşurken ülke gerçeklerine ve hayata karşı da gözlemler/düşünceler geliştiriyordun. Hem o dönemin özetini hem de giderek olgunlaşan dünya görüşünle beraber okuma/yazma sürecini ne yönde etkilediğini öğrenmek istiyorum? Ayrıca okumalar arasında öncelikli türleri de merak ediyorum.
 
Sinan Öztürk: Üniversite yıllarım genel olarak iyi geçmedi diyebilirim. 12 Eylül’den iki yıl sonra KTÜ Eğitim Fakültesi’nde Fizik okumaya başladım. 1986 yılında bir dersten okuldan atıldım. Ardından iki yıl sonra KTÜ İktisat bölümüne başladım ve 1989 yılında Almanya’ya geldim ve burada bu bölümü bitirdim. Aslında bu döneme ilişkin çok şey söyleyebilirim. Ağır darbe koşullarında, ailesi de bundan nasibini almış bir genç olarak baskının en ağırını yaşadık. Bu yıllarda da okuyordum. Özellikle felsefe ve şiir okuyordum. İlk şiirlerimi yazıp arkadaşlarımla paylaşmam da bu dönemlerde oldu. Öyküler, hikayeler de yazdım. Kırk elli sayfayı bulan mektupları da bu dönemlerde yazmaya başladım. Yazdıkça sürekli kendimi geliştirebildiğimi gördüm. Ama kendimi, şu an da dahil sürekli olarak bir öğrenci bir öğrenen olarak gördüm. Yazma eylemime derinlikli olarak daha çok Almanya’da ağırlık verdim.
 

2ddc25f1-2b2e-4b97-9f7f-ab1a99a4c1b4.jpgÖmer Turan: Almanya’ya göç etme serüvenine gelmeden… Trabzon’da yaşadığın dönemde mahalle kültürü henüz ölmemişti ama can çekişmeye başlamıştı sanki. Aramızda dijital çağın genç kuşakları da var, özellikle onlara mahalleli yaşamın dinamiklerini anlatmanı istesem, belli başlı neler söylersin?
 
Sinan Öztürk: Biz sokaklarda büyümüş bir kuşağız. Bütün mahalle birbirini tanır, bütün sokak aile gibiydi. Teklifsiz herkesin evine gidilebilir, yemek yenilebilirdi. Sokaklar panayır yeri gibiydi bizler için. Kız erkek, yaşlı genç fark etmeksizin sokak hepimizindi. Çok çeşitli oyunlar oynardık. Arkadaşlığı yaşayarak öğrenen bir kuşaktık. İyisiyle kötüsüyle çok daha içten, sahici ve samimiydi o dönemlerin ilişkileri. Ama artık geri dönüş yok. Bu çağın gerçekleriyle o çağın gerçekleri çok farklıydı. Dijital dönemlerde yetişmiş olsaydık biz de çağın yetiştirdiği bir kuşak olurduk kuşkusuz. Ama artık geri dönüşü olmayan bir yoldayız. İyi ki yaşadık o dönemleri diyebilirim sadece.

Ömer Turan: Almanya’ya gidişin de başlı başına bir serüven. Hem o gidiş sürecini hem de oraya vardığında nasıl bir duygu atmosferine girdin? Duygularında bir parçalanma mı yoksa ülkende yaşadığın sıkıntılardan ötürü oranın bir çeşit “huzur” mekânı olduğunu mu hissettin? Ya da yaşadığın kent arkadan geldi mi oralara?
 

Sinan Öztürk: Yaşadığım kent her zaman arkamdan geldi, geliyor ve de gelecek. Bu değişmez. Kafavis’e atfen sordun. Canetti ve Freud’la tamamlayabilirim: İkisi de 3-4 yaşlarına kadar yaşadıkları köylerin tesirini hep üzerlerinde taşımışlardır. Almanya hiçbir zaman yaşamayı düşündüğüm bir yer olarak aklımdan geçmemişti. Ama koşullar beni oraya sürükledi. Ankara’da bindiğim uçakta “Ne kendi isteğimle geldim sana / ne de soylu bir atın sırtında” dizelerini mırıldanıyordum. İçim acıyarak ve yanarak gittim. Memleketin son hediyesini gene Ankara havaalanında çırılçıplak soyularak aldım. Apronda uçağa yerleştirilmek üzere giden bavullarım, durdurularak açıldı. Tarumar edildi. Her zamanki gibi hakaret, tehditler ve sorgulamaların ardından nihayet uçağa binebildim. Almanya’nın bir huzur mekânı olmadığını biliyordum. Ancak Türkiye’de de hiç huzurum yoktu. Bilinçli, istemli bir gidiş olmadı. Biraz “kurtulmak, nefes almak” biraz da “yeniden başlama” arzusu ve cesareti diyelim.
 

2f61b59e-58b2-441a-8922-04adac433978-002.jpgÖmer Turan: İki ayrı yaşam biçimi, iki ayrı dil, iki ayrı kültür… Bütün bu ayrılıkları tanımaya ve adlandırmaya başladığında ilk aklından geçenleri merak ediyorum. Bir ikilem mi oluşturdu sende yoksa zenginlik mi?
 

Sinan Öztürk: Yeni bir ülkede elbette en başta ikilemler! Yıllar sonra bile Almanya’nın bize göre bir ülke olmadığını söyleyebilirim. Ahmet Telli’nin çok sevdiğim “olanaksızlık ta bir olanaktır” belirlemesini hayata geçirmeye çalıştım. Sonuçta iki yüz yıl yaşamıyoruz. Hayat insana her zaman yeniden başlama olanağını vermiyor. Ben bu olanağı tırnaklarımla kazıya kazıya elde ettim ve değerlendirmeye çalıştım, çalışıyorum da. Bu çalışmaların beni götürdüğü yerde kısmi bir zenginliğe ulaştığımı söyleyebilirim. Nedir bu zenginlik? Yeni bir dil, kültür, düşünme ve görme biçimi.
 

Ömer Turan: Gelelim “Anısı Bizdik Bu Kentin” romanına… Bir “Trabzon romanı” ama öyle alıştığımız gibi kente bir güzelleme değil aksine; bir kentin kendinden kaçışına, kendini çürütmesine ve kendine yabancılaşmasına sızıyor anlatım. Bundan sonrasını sana bırakıyorum ve bir roman nasıl anlatır kendini?
 

63bb52d8-6351-404a-af19-80f117a108cb.jpgSinan Öztürk: Bu soruya yayınevi için yazdığım ve bir kısmı kitabın arkasında yer alan yazıyla karşılık vermek istiyorum. Bu romana, bir ‘Trabzon Romanı’ da diyebilirim. Şehir milliyetçiliğinin arkasındaki anlamsız hezeyanların, bugünü hep geçmişin, aslında çoğu zaman yalanların üzerine kurup yaşayan insanların ve bir şehrin hikayesi. Doğruyu söylerken bile, hep yalana başvurulmasının romanı. Aynı zamanda bir aşk romanı, aynı zamanda bir gençlik romanı… Ama aynı zamanda da bir 12 Eylül romanı. ‘Gizli din taşıyanların’ romanı da aynı zamanda. İçinde doğup büyüdüğüm, biçimlendiğim bir kent olması bakımından beni çok etkilemiş bu Trabzon’un, aslında ‘çıplak olduğunu’ da anlatmak istedim biraz. Sık sık gittiğim halde, 2005 yılında bir süreliğine Trabzon’da bulunduğumda, bu kentin bana ilk kez bu kadar uzaklaştığını hissettim ve bu durum bana büyük bir acı verdi. Kitap bu yanıyla benim için çok şey ifade etmektedir.
 
Ömer Turan: Yurtdışından Trabzon’a geldiğinde hâlâ buraya ait olduğunu hissediyor musun?
 
Sinan Öztürk: Hissediş her geçen zaman azalıyor. Özellikle son gelişim (Ağustos 2019) bu kopukluğu suratıma sert bir rüzgâr gibi çarptı. Neden mi? Benim yaşadığım Trabzon’dan neredeyse eser kalmadı diyebilirim. Kendimi şehre çok yabancı hissettim ve Trabzon giderek büyüyen bir boşluk haline geldi benim için. Bu durumdan senin gibi birçok arkadaşımın da muzdarip olduğunu biliyorum. Geçmiş yok! Gelecekse; o bana ait bir gelecek değil. Ama Trabzon elbette sadece binalardan yollardan oluşmuyor. Orada çok yakınlarım, dostlarım var. Doğduğum büyüdüğüm kent. Büyüdüğüm evimiz hala bizi konuk ediyor. Mezarlarımız orada, hatıralarımın büyük kısmı Trabzon’la ilgili. Yabancılaşma özellikle kent mimarisi ve kültürüne ilişkin bir yabancılaşma.
 
Ömer Turan: “Yazdan Sonra Yalnızlık” adlı şiir kitabını henüz dosya halindeyken ilk okuyanlardan biriyim. Çeşidi çok temalara yüklediğin yoğun duygular var. O temalar ve duyguları anlatmanı istemekle birlikte başat tema olan “yalnızlık” temasının sendeki gerçeğini/etkisini merak ediyorum.
 

Sinan Öztürk: Hem içe dönük hem de dışa dönük bir insanım. İnsanlarla birlikte olmayı da yalnız kalmayı da severim. Genelde hep bir denge içinde gitmiştir. Ama ilerleyen zamanla birlikte içe dönük kısım daha da arttı. Sanırım bu biraz da bir gereksinimden kaynaklandı. Yalnızlıktan kastım iki türlü; birincisi gerçekten benim tercih ettiğim “seçilmiş yalnızlık” bir de Can Yücel’in dediği gibi “bir başınalık” hali. Sürekli insanlarla olmak benim için oldukça yorucu ve verimimi düşüren bir şey. İnsan kalabalık içinde başkadır, kendisiyle kaldığında başkadır. db35eb31-cf9b-4cdc-b948-37be590072e6.jpgNe kadar yoğun olursam olayım her gün mutlaka kendime ayıracağım birkaç saatim olmalıdır. Bu aynı zaman da bir “arka oda” gibi algılanabilir. İşte bu arka odada yaşadıklarımı gözden geçirip bir değerlendirme yapabiliyorum. Son zamanlarda bu yalnızlığımı çeşitlendirdim ve hemen hemen iki günde bir ormanda yaklaşık on kilometre yürüyüş yapıp sorularıma ve kendime cevaplar bulmaya çalışıyorum. Trabzon’daki denizin yerini burada orman aldı. Orman şiirlerimde de sıkça kullandığım bir imge haline geldi. Ağaçlarla dostluk içindeyim ve bundan da oldukça mutluyum.
 

Ömer Turan: Ve son soru… Bundan sonra Sinan Öztürk’ten neler okuyacağız? Çalışmaların daha hangi alanda? Dil olarak belli bir seçimin var mı?
 
Sinan Öztürk: Üzerinde uzun zamandır çalıştığım, yukarıda da değindiğim gibi salt mültecilerle sınırlık kalmayan, buradaki kültür çeşitliliğini ele alan “kültürlerarası gözlemler” alt başlığıyla bir kitap çalışmam var. Oldukça ilerledim. Biraz daha zamanımı alacak. Bu kitabımı haliyle Almanca hazırlıyorum. Nietzsche ile ilgili, onunla kendi diyaloglarımı sürdürdüğüm, onu zaman zaman bugüne taşıdığım Türkçe deneysel bir çalışma ve sonunun nereye gideceğini henüz benim de bilmediğim bir Türkçe roman üzerinde çalışıyorum.

Röportaj: Ömer Turan​


Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.