Çarpık zihniyetin korkunç halleri!

Kadını, toplumsal bir cinsel meta olarak gören kapitalist-emperyalist anlayışla, bireysel bir cinsel metaya indirgeyen geleneksel-dinci yaklaşımın ortak hedefi, kadının köleleştirilmesidir…(Doç. Dr. Mustafa Bilici’ye zorunlu yanıt)


 


 Düşüncelerini birçok açıdan paylaşmasam da, farklı bakışıyla dikkatimi çeken yazarlardan biridir Doç. Dr. Mustafa Bilici. Bir süre KTÜ Psikiyatri Bölümü’nde çalıştı. AKP’nin iktidara gelmesinin ardından Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne Başhekim oldu.


Bilici’nin Günebakış’taki son yazısını okuyunca dehşete kapıldım.


Kadının, insanın böylesini aşağılanması!


Hem de okumuş-yazmış, toplumun önemli bir kesimi tarafından aydın-entelektüel olarak görülen bir kimlik tarafından.


Daha önce kaleme aldığı ve cinsellik, kadın sorunları, başörtüsü gibi birçok konuda insan hakları, eşitlik ve adalet gözetmeyen değerlendirmeleri oldu. Ama, böylesine bir haksızlığı bu kadar açıkça karşımda görünce içim acıdı, utandım.


Kadınlar, kadın örgütleri, insan hakları savunucuları, şu ya da bu kesimden, nasıl böyle bir yazıya, böyle bir hakarete tepki vermezler? Çünkü olay, bir düşünce ya da kanaat açıklamanın ötesinde cinsiyet ırkçılığının kılıflanmış bir biçimi.


 


  KADIN ERKEĞİN KÖLESİ Mİ


 “Kadının Halleri” başlığını taşıyan yazısında Bilici, “bir kadının hayat boyu bürüneceği halleri en iyi onun yanındaki erkek bilir” diyerek başladığı yazısında, modern yaşamın kadının üzerindeki yıkıcı etkilerinden sözediyor. Kadının cinsel bir metaya dönüştürülmesinden şikayet ediyor. Modernizmin kadının ruhunun kimyasını bozduğunu, bu saatten sonra kadını “toparlamanın” zorluğunu anlatıyor. Bunu din ve geleneğin bile çok zor yapabileceğini savunuyor.


Kadınla erkek arasında bir eşitliğin değil, yaradılıştan gelen farklılıkların korunmasını sağlayacak bir adaletten sözediyor. Yaradılıştan gelen farklılıkları kaldırmanın zulüm olacağını buyuruyor.


Kadını “iyi bir eş” ve “iyi bir anne” olmaya indirgeyen, dolayısıyla erkeğin hizmetinde gören bu zihniyet, kumalığı bile, nesli devam ettirmenin bir yolu olarak görüp meşrulaştırıyor. Geleneksel ve dinsel anlayışların kadını aşağılayan, köleleştiren değerlerini yüceltiyor.


 


KADININ FETİŞLEŞTİRİLMESİ


Kuşkusuz ki kapitalizm ve onun öngördüğü toplumsal düzen, kadını fetişleştiriyor. Kadını, erkeğin beklentilerine uygun bir cinsel rolle donatıp pazarlıyor.


Aslında Bilici’nin düşüncelerinin arkasında erkeğe hizmet eden kadın figürü ile, kapitalist değerlerin erkeğin ihtiyaç ve beklentilerine göre biçimlendirdiği kadın imajı aynı.


Kapitalizmin ve onun yarattığı değerler sisteminin kadını metalaştırması, fetişleştirmesine karşı çıkmak ayrı bir şey, ama kadının özgürleşmesi, eşit haklara sahip olması ayrı bir şey.


İşte sırf bu metalaştırmanın, bu fetişleştirmenin, kadın üzerine döndürülen bu ahlaksız ve aşağılık oyunun, bu baskı ve terörün sona erdirilmesi için özgürlük ve eşitlik şart.


Kadınının toplumsal statüsünün artması, toplumsal rolünün genişlemesi, yaşamı erkekle paylaşma ve sorumluluk alma bilinç ve olanaklarının gelişmesi ne yazık ki Bilici’yi rahatsız ediyor. Kadının bu konumunun, onun annelik ve eşlik rollerini oynamasını engelleyeceğini, bunun da büyük bir yozlaşma getireceğini öne sürüyor.


Diğer bir deyişle, kadının eş ve anne rolüne indirgenen statüsünün düzeni sağlayacağını savunuyor. Kadını erkeğe bağımlı gören ve köleleştirilmesini öngören tipik bir yaklaşım.


 


HAKSIZLIĞIN BU KADARI


Kadının hem özgür olabileceği, hem de toplumsal ve doğal rollerini oynayabileceği bir denge, bir adalet sistemi tasarlayamıyor, tasavvur edemiyor. Çünkü doğuştan eşitsiz ve bağımlı olarak görüyor kadını.


En acısı, en anlaşılmazı, en kabul edilemezi, en haksızı ise, ailenin dağılması ve aile ilişkilerinin soğumasında kadını suçlu gören çarpık zihniyet. Bilici’ye göre “Ailenin soğuması, fıtraten sıcak bir yuva özlemi içinde bulunan erkeğin bu ihtiyacını karşılamak üzere anormal arayışlara tevessül etmesine zemin hazırladı”. Yani kadın erkeğine yeterince ilgi gösterip, cinsellik dahil her türlü isteğine yeterince cevap veremediği için erkek aile dışında başka kadınlara yöneldi.  İşe bakın ki bu zavallı erkekler, yuvasına koşarcasına dönme isteğini yitirince de dışarıdaki tehlikelere (yani şeytan kadının saldırılarına) açık hale geldi.


Aldatmanın, başka kadınlarla beraber olmanın, metres kültürünün kılıfı ne güzel de bulunmuş.


 


ORTAK NOKTA CİNSEL KÖLELİK


Oysa olan şudur: Maddi değerlerin, para ve kazanma hırsının, iktidar gücünün her türlü insanal değere baskın geldiği, aşırı tüketimin kutsandığı, bütün ahlaki değerlerin yerlebir edildiği bugünkü kapitalist-emperyalist sistem, erkek ve kadın arasındaki tarihsel romantizmi, aşkı ve yaşamı birlikte paylaşma kültürünü de öldürüyor. Geçmişin, geleneğin, dinsel inançların, baskıcı ve köleci zihniyetlerin kadını koyduğu toplumsal rol, bugün sadece biçim değiştirdi. Ama her iki anlayışa da sahip olan ortak değer, erkek egemenliği ve kadının köleleştirilmesidir.


Bu zihniyet, kapitalizmin toplumsal bir cinsel meta olarak gördüğü kadını bireysel bir cinsel metaya indirgeme anlayışıdır. Kadını eve, peçeye, örtüye kapatıp, evin erkeğine kadın üzerinde her türlü tasarrufu tanıyan, ama başka erkekleri sapık yerine koyan bir zihniyet.


Özgürlüğün, demokrasinin, refahın, sanatın, kültürün, vicdanın, adaletin önündeki en büyük tehlike işte bu ırkçı anlayışlardır.


Umarız bu Doçent arkadaşımız, kadınlara karşı ne büyük bir haksızlık yaptığının, ne büyük bir suç işlediğinin farkındadır.  Ve umarız, bilgi ve kültürünü, vicdan ve adalet duygusunu bu haksızlığı gidermek için kullanır. Olaylara biraz daha empatik bakar!


 


Nükleer yalanlar!


 


AKP Hükümeti, nükleer santrallerin kurulmasını öngören yasayı geçirdi. Gül de hiç bekletmeden imzaladı. Cumhurbaşkanı olarak, bu yasaya çok ağır eleştiriler getiren kimseyi dinlemeye gerek bile görmedi. Hani yalancıktan dinle de yine onayla!


Nüler lobi, yeni cumhurbaşkanı ile faaliyetlerini hızlandındı. Geçmişte olduğu gibi yine yapay enerji krizleri yaratılmaya başlandı. Ülke onca doğalgaza bağımlı hale getirilirken, nükleer santrallerin tek çıkış yolu gibi gösterilmesi süreci hızlandırıldı.


Geçen gün, çok değerli bilim insanlarından Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İlyas Yılmazer Kanaltürk’teydi. Hemşerimiz Tuncay Mollaveisoğlu’nun Yolsuzluk ve Yoksulluk programında Türkiye’nin enerji sorununa ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.


ABD’nin en önemli enerji dergilerinden biri olan Bulletin’ın Mayıs-Haziran sayısının kapağını gösterdi. Kapağında şöyle yazıyordu: Mountain of Waste. Dağ gibi atıklar.


Yani ABD’de birikmiş dağ gibi nükleer atıkların ne olacağı soruyordu.


ABD, 1978’den bu yana tek bir nükleer santral yapmadı. 100’e yakın yapım halindeki santralden vazgeçildi. Bir kısmını kapattı. Kapatacağı santrallerin kapatma maliyetinin kuruluştan 8-10 kat fazla olduğu gerçeğiyle karşılaştı.


Türkiye’de nükleer enerji yanlılarının en büyük savunusu nükleer teknolojiye sahip olmak. Oysa nükleer teknoloji ile nükleer santrallerin hiçbir ilgisi yok.


Türkiye nükleer santraller olmadan nükleer enerjiye sahip olabilir. Çünkü nükleer enerji nükleer teknolojinin sadece bir yan ürünü.


Eğer Türkiye’nin atom bombasına sahip olmasını isteyenler varsa, buna ulaşmak için santrale ihtiyaç yok. Bu ayrı bir çalışma.


Türkiye’nin enerjiye ihtiyacı var. Ama enerji için başka kaynaklar mevcut.


Türkiye, su kapasitesinin sadece dörtte birini, kömür kapasitesinin beştebirini kullanabiliyor. Üstelik, kayıp ve kaçaklar önlense, yani iletim hatları modernize edilse, 10 adet nükleer santrale eşdeğer enerji korunacak!


İşte müthiş bir rakam daha. Türkiye’nin bugünkü elektrik kurulu gücü 35 GW (Cigavat). Oysa Türkiye’nin rüzgardan elde edebileceği potansiyel gizil güç 80 GW. Baskılar üzerine değiştirilen enerji yasanın değiştirilmesinden sonra, 70 GW’ın üzerinde rüzgar santrali için başvuru olmuş.


Türkiye, nükleer santrallerle gelişmiş ülkelerin çöplüğü yapılmak isteniyor. Ne Akkuyu ile Akdeniz, ne de Sinop’la Karadeniz’in bir nükleer çıplak haline getirilmesine izin vermeyelim.


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Haber yorum bölümünde Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.